15 Haziran 2009 Pazartesi
DÜŞMANA DOST ORDUYA DÜŞMAN
Son zamanlarda malum çevrele sürekli Türk Ordusunu yıpratma çabalarının içine girdiler. Sistemli, planlı, örgütlü çabalar dikkatli bakanların gözünden kaçmıyor...
Aynı kişilere bakıyorsunuz, hep ülkemizi yok etmeye çalışanlarla sarmaş dolaş! En büyükleri düşmanın kucağında oturuyor, ineceği de yok! Arada bir oturduğu yerden fetva veriyor. Daha önceki konuşmalarına bakınca bugün yapılanların neden yapıldığını anlıyorsunuz zaten. Ama onlara bakan yok artık... Son aşamaya geldik mi ki?
Bir de kuklaları var, ipi başkalarının elinde!.. Deli bunlar... Akıllı olsalar zaten kukla olmazlardı değil mi?
Delilerden biri eline verilen taşı atıyor ortaya. Sırada bekleyen diğer deli hemen atlıyor üstüne, başlıyor tepinmeye!.. Sonra kurgulanmış olan diğer deli: Aaaaa duydunuz muuuuu? Bak bak ne diyorrrr! Sonra elden ele, dilden dile , manşetten manşete, kanaldan kanala dolaşan deliler ortamı kıvamına getiriyor. Bir sonraki emre kadar olay pişirilmiş, aferinler alınmış oluyor.
Sonra yetmiş milyon akıllı bu iftiraları ayıklamak için akla karayı seçmeye çalışıyor... En öndeki akıllılar türlü yollarla susturulmaya çalışılıyor. En azından burdan görünen böyle...
Bir de şu var sorulması gereken: Siz orduda olsanız, gizli planlar yapsanız, bu planları, ARAYANLARIN ELİYLE KOYMUŞ GİBİ BULACAĞI BİR YERE KOR MUSUNUZ? Çocuklar bile yapmaz bunu.
Sade bu olayda değil, diğer önemli davada da her şey çok kolay bulunuyor. Sanki, gel beni hemen bul! der gibi darbe planları, silahlar, bombalar orta yerlerde bırakılıyor...
Bu işte bir tuhaflık yok mu? Eğer ülkenin iyiliği için yapıyorlarsa bu karalamaları, neden düşmanların birinin kucağından inip diğerinin kucağına oturuyor bu kişiler söyler misiniz?
Türk Ordusuna saldırarak ne yapmak istiyorlar?
ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR
Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa
Sıkılıp utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocukhoşgörüyle yetiştirilmişse
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetiştirilmişse
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse
BU DÜNYADA MUTLU OLMAYI ÖĞRENİR.
Sevgili Dostlar,
Hani sık sık soruyoruz ya, "Biz neden böyleyiz? " diye... Acaba diyorum yukarıdaki satırlardan yanıtını bulabilir miyiz?
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa
Sıkılıp utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocukhoşgörüyle yetiştirilmişse
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetiştirilmişse
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse
BU DÜNYADA MUTLU OLMAYI ÖĞRENİR.
Sevgili Dostlar,
Hani sık sık soruyoruz ya, "Biz neden böyleyiz? " diye... Acaba diyorum yukarıdaki satırlardan yanıtını bulabilir miyiz?
14 Haziran 2009 Pazar
ÖLÜRSEM SEBEBİ SENSİN
Ölürsem Sebebi Sensin !.. Bu da nereden çıktı demeyin. Ben de yeni duydum.
Biraz abartma olsa da, işin zorluğunu anlatması bakımından önemli...
Bugün sınava giren tüm öğrencilere geçmiş olsun diyerek açıklıyorum. Efendim bu ÖSS'nin açılımıymış!
Her şey gönlünüze göre olsun...
TUT ATALAR SÖZÜNÜ

Tut atalar sözünü kalbi selim ol
Gönülden gönüle yol var demişler
Gider yavuzluğun tab'ı halim ol
Sert sirke küpüne zarar demişler
Aldanma cihanın sakın varına
Düşmeyegör onun ah-ü zarına
Bugünkü işini koyma yarına
Yar yıkıldığı gün tozar demişler
Düşmeyegör onun ah-ü zarına
Bugünkü işini koyma yarına
Yar yıkıldığı gün tozar demişler
Çoktur bu alemde boşa yelenler
Nerde bilenler ile bilmeyenler
Eskiden adettir dağdan gelenler
Bağda olanları kovar demişler
Nerde bilenler ile bilmeyenler
Eskiden adettir dağdan gelenler
Bağda olanları kovar demişler
Dediler bu pendi sordumsa kime
Tuz ekmek bilmeze müşkilin deme
Kül kömür ye, namert lokması yeme
Gün olur başına kakar demişler
Tuz ekmek bilmeze müşkilin deme
Kül kömür ye, namert lokması yeme
Gün olur başına kakar demişler
Arzeyle bu pendi kendi özüne
Dost addetme her güleni yüzüne
İncinme dostunun doğru sözüne
Doğru söz insana batar demişler
Dost addetme her güleni yüzüne
İncinme dostunun doğru sözüne
Doğru söz insana batar demişler
Güneş balçık ilen sıvanmaz ey dil
Bi-zeban da olsa bellidir kamil
Kendüden gayruyu beğenmez cahil
Kendi çalar kendi oynar demişler
Bi-zeban da olsa bellidir kamil
Kendüden gayruyu beğenmez cahil
Kendi çalar kendi oynar demişler
Yukarıdaki dizeler LEVNİ'nin... Ününü daha çok ressam olarak yapan, minyatürleriyle tanınan Levni'nin bir de ozan yanı vardır. Gerçi Aşık Ömer'in etkisinde kalmıştır, ama ince alaycı bir tutumu var. Dili de çağına göre yalındır. Zeki, iğneleyici bir yanı da var şiirlerinde.
Asıl adı Abdülcelil Çelebi'dir.Ondan bir dörtlük daha yazıp bırakayım. Umarım beğenirsiniz...
Asıl adı Abdülcelil Çelebi'dir.Ondan bir dörtlük daha yazıp bırakayım. Umarım beğenirsiniz...
Çiçeğe arı arıya asel
Aptala boru boruya gazel
Şaire türkü türküye güzel
Güzele gerdan ne güzel uymuş
Aptala boru boruya gazel
Şaire türkü türküye güzel
Güzele gerdan ne güzel uymuş
İyi Pazarlar...
12 Haziran 2009 Cuma
OKUL ÖĞRETMEN SINAV ÇOCUKLARIMIZ ve BİZ
Bir eğitim-öğretim yılının sonuna yine geldik. Karneleri elinde, tatile merhaba diyecek çocuklarımız. Sınavlar bitmek üzere.Yarın altıncı sınıflar SBS'ye, pazar günü de gençlerimiz ÖSS'ye girecek.Bitecek bu maraton. Bitecek derken ŞİMDİLİK bitecek! Ya sonra ?
Ülkemizde insanlar, ne yazık ki , uyurgezer durumda yaşamaya alıştırılmış. Sorunlar, bizim karşımıza çıkınca biraz uyanır gibi yapıyoruz. Temelden çözmek için çaba harcamak, çorbaya bir tutam da olsa tuz katmak yerine, şimdilik geçiştiriyoruz. Ne zamana kadar? Tekrar benzer sorunla karşılaşana kadar!
Oysa EĞİTİM, sadece öğretmenlerle sınırlandırılamayacak kadar ciddi çaba gerektiriyor. Ve toplumun her kesimini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor.
Fransız devrimci Dalton: "Ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi eğitimdir." derken yanlış mı söylüyor. Büyük önderimiz Atatürk: " Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır veya ulusu esirliğe ve sefalete terk eder." diyerek konunun önemini her zamanki gibi ne güzel vurguluyor.
Bakanlığımızın adı, Milli Eğitim Bakanlığı değil mi? Peki milli eğitim ( ulusal eğitim) yapılıyor mu ülkemizde. Yapılıyor. Başka türlü eğitim de el altından himaye edilerek yürütülüyor mu? Yürütülüyor. Hepimiz, bunu görüyor, duyuyor, biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. Biliyoruz da gür bir şekilde sesimizi duyurabiliyor muyuz? Hayır!
Toplumda birbirine diş bileyen iki farklı insan tipi yetiştirilirken gelecekte bunların huzur içinde yaşayacaklarını mı sanıyoruz? Sanmasak da henüz çocuklarımız bizim yanımızda, biz onlar için her şeyi yaparız, saflığı içinde gecemizi gündüzümüZü çocuklarımızın ayaklarının altına seriyoruz. Ya sonra? Sonrayı sonraya bırak öyle mi? Bence bırakamayız, bırakmamalıyız. Çocuklarımız için harcadığımız emekler boşa gitmemeli. Onlar mutlu, huzurlu,sağlıklı, akıllı kısaca insanca yaşamalı ve ahlaklı, çalışkan, üretken yetişkinler olarak ulusuna ve insanlığa katkı sağlamalı...
Çocuklarımızın yukarda belirttiğimiz niteliklerle yetişkin bir insan haline gelmesi için laik eğitimden geçmesi zorunludur. Laik eğitim olmazsa demokrasi, demokrasi olmazsa laik eğitim olmaz. Keşke Atamızın başlattığı demokratik laik eğitimi ödün vermeden sürdürebilseydik! Laik eğitim özümsenseydi bugün okumaz-yazmaz insanımız kalmazdı. Şeriatçı-ırkçı partiler bu denli halk desteği bulmazdı. Ülkemiz terörle yatıp terörle kalkmazdı. Ulusumuz, o zaman AB kapılarında bekletilmez, hak ettiği saygınlık içerisinde davet edilirdi. Yurtta ve dünyada barış ekseninde daha iyi ilişkiler kurabilen yetişmiş insanlarımız olurdu yönetimlerde...
Ulusal değerlerden , bilimsellikten yoksun eğitim sistemi ülkenin hastalıklarının ana kaynağıdır.
Ekonomimize, durumumuza, ulusal gelirimize, dış ve iç borçlarımıza, ulusal birliğimize, köyümüze, kentimize, ormanımıza, caddemize, sokağımıza, parkımıza, hastanelerimize, hapishanelerimize şöyle bir bakın lütfen. Eğitimdeki başarısızlıklarımızın neden olduğunu siz de göreceksiniz. Ve benim gibi çok üzüleceksiniz. Üzüleceğiz, ama bu tek başına bir işe yaramayacak.
Peki ne mi yapmalıyız? Ani bir şokla hepimiz uyanmalıyız, hepimiz ayılmalıyız ve yeni bir Kurtuluş Savaşı motivasyonu içinde eğitim seferberliğine girişmeliyiz. Sokaklara dökülelim demiyorum. Sesimizi duyuralım, yanlışlıklara tepkisiz kalmayalım. Susmayalım, en azından susmayanlara destek olalım. Sorun hepimizin sorunu, ülke hepimizin ülkesi, çocuklarsa bizim gözbebeğimiz, geleceğimiz...
Eğitim ciddi bir iştir. Sistematik programlar (müfredat) gerektirir. Ancak bu programların doğru, bilimsel değerlerle hazırlanması gerekir. Bu işi de, şunun bunun kayırmasıyla bir yerlere getirilenlerle değil, gerçek eğitimcilerle uzun süreli uygulanabilecek şekilde ve devlet politikasına dönüştürülerek hazırlatılması gerekir. Partiler üstü gerçek eğitimcilerle olmalı kesinlikle... Zırt pırt da değiştirilmemeli.Okul kitapları da buna uygun hazırlatılmalı.
Milli Eğitim Bakanı bu kadar sorun varken ölen arkadaşının kızının mezuniyet töreninde ağlamamalı sadece. Ağlayacaksa eğitimimizin durumuna da bir iki gözyaşı dökmeli. Hatta ağlayacağına biraz bilimsel araştırmalar ışığında çalışmalara başlamalı.
Ha bu arada zorunlu eğitimin dokuz yıla çıkarılması olumlu bir gelişme, onu da söyleyeyim. Haksızlık etmeyelim. Hatta kreş eğitimine de devletin daha ciddi eğilmesini bekliyoruz kadın bakanımızdan. Anne Bloglarına bir göz atarsa annelerin nasıl sıkıntılı olduğunu görecektir. Bebeğini hangi güvenli ellere bırakıp yıllarca emek verdiği mesleğine dönecektir, bu genç annelerimiz? Anneanne-babaanne herkeste yok, olsa da bilimsel bir çözüm değil. Bebeklerimizin çağdaş bakıma herkesten çok gereksinimi var, biliyorsunuz. Temel burada atılıyor, unutmayalım. Gerçek eğitim verelim tüm çocuklarımıza...
Gerçek eğitimin amacı, çocukları, ZİHİNSEL-BEDENSEL-DUYGUSAL alanda kapasitesinin en yüksek alanına çıkarmak olmalıdır.
Biz bugün sadece ZİHİNSEL Alanla uğraşır olduk. Sanki herkes doktor, mühendis, avukat olmalıymış gibi bilgi yüklemeye çalışıyoruz çocuklarımıza. Onu da tam yapamıyoruz ya! Sadece test sınavı çözerken doğru yanıtı hatırlama yeteneğini geliştirmeye çalışıyoruz. Gerçek öğrenme: Anlama, kavrama, akıl yürütme, hatırlama, soru sorma, problem çözme, hayal gücünü çalıştırmayı gerektirir. Bunlar yok, varsa yoksa test test test... Çünkü sınavlar buna endeksli.
Dersaneleri azaltacağız diye yola çıkanlar sınav sayısını çoğaltarak dersaneye gitme yaşını ilk okul dördüncü sınıfa indirdiler. Dersaneler küçük çocuklarımızın da eklenmesiyle doldu taştı. Çünkü sınavlar test test test... Çoktan seçmeli eğitim. Çağrışım yoluyla işaretle olsun bitsin. Anlat desen iki cümle kuramayan çocuklar mı yetiştireceğiz bu şekilde?
Neyse uzatıyorum, konu önemli. Sıkılan okumasın... Okumanızı isterim, yanlış anlamayın lütfen. Ama tam da okulların tatil olduğu gün bu da yapılır mı, diyebilirsiniz. Olsun, yazı burada dursun, belki birilerinin işine yarar...
En çok önem verdiğimiz Zihinsel Eğitimde başarılı değiliz. Peki BEDENSEL Eğitimde durum nedir? Hani "Sağlam kafa sağlam vücutta..." diyoruz ya? Hiç sormayın demeyeceğim. Bence sorun, takip edin. Çocuğunuzun Beden Eğitimi öğretmenini Matamatik öğretmeni kadar önemseyin. Boş bırakmaya hiç gelmez. Kaytarmaya en uygun öğretmenliktir Beden Eğitimi öğretmenliği. Çoğu bir top verir çocuklara, bahçede oynayın, der. Oysa öğretmenin kurguladığı oyunun ciddiyeti vardır çocuk için. Öğretmen hakemdir, yönlendirir. Sağlıklı gelişimine katkı sağlar. Ekip çalışmasını öğretir. Bedenini doğru geliştirecek yöntemleri uygular. Ama bazısı bunları yapmaz, kendi haline bırakır çocukları, bazısı yarışmalarda okulu temsil edecek olanlarla ilgilenir sadece, bazısı da Beden Eğitimi yerine TEST çözmeleri için izin verir. Bu konuya dikkat ediniz lütfen. Çok önemli!
Diğer bir konu da çocuğun DUYGUSAL Eğitimidir... Görmezden gelinir çoğu kişi için. Hatta bazı öğretmenler de dahildir buna. Çocuğun Müzik, Resim gibi sanat ağırlıklı ders saatlerini Matematikle değerlendirdiğine inanan çok öğretmen vardır. Bir okadar da bundan övgüyle söz eden veli...
İnsan ufağı çocuk karmaşık bir yapı. Birinden biri eksik kalırsa olur mu? Olmaz! Olmadığını da görüyoruz. Çevrenize bakın, eskiyle kıyaslayın lütfen. Hepsi demiyorum ama çoğu daha az bilge, daha az çalışkan, daha az sağlıklı, daha az ahlaklı, daha az iradeli değiller mi? Giderek artan şiddet, uyuşturucu vb. bunu kanıtlamıyor mu?
Duygularımızı ifade ederken biz büyükler bile ne kadar zorlanıyoruz, karışıklıklara neden oluyoruz, yerinde ve doğru ifadeleri seçemiyoruz, iletişim sorunları yaşıyoruz. Çocuklarımızın işi daha zor. Biz farkındayız, onlar değil. O zaman Duygusal eğitimlerine de gereken önemi vermeliyiz. Resim, müzik derslerinin öğretmenlerini de en az diğerleri kadar özenle desteklemeliyiz.Kültür ve sanat, tiyatro gibi etkinliklere özendirmeliyiz çocuğumuzu.
Türkçe'nin önemini yazmama gerek yok zaten. Herkes biliyor. "Dil söyler saklanır, baş belaya katlanır." sözü dili doğru kullanmanın önemini vurguluyor, benim de çok sevdiğim bir söz olduğu için kullanıverdim.
Yazı ne kadar uzun oldu bilmiyorum. Bakmıyorum, bakarsam kısa kesme telaşına düşmek istemiyorum. Az kaldı zaten.
Kreş, Anaokulu ve İlköğretim... Bunlar eğitimin temel taşları. İyi temel atılmazsa sonradan yapılan çabaların boşa gitme sorunuyla karşılaşabiliriz.
Eğitimin temel taşını kim koyacak? Tabi ki öğretmen. Henüz onun yerini dolduracak bir şey bulunamadı. Diğer tüm çabalar öğretmenin çabasını güçlendirmek için gerekli. Ancak öğretmenin de öğretmen olarak yetiştirilmesi gerekiyor doğal olarak. Sınıf öğretmeni iyi seçilmeli. Özellikle ilk üç yıl. Temel kazanımlar bir anne şefkatiyle yaklaşacak, deneyimli, işinin uzmanı, çocukları seven bir öğretmen olmalı. Dört ve beşinci sınıfta bazı derslere branş öğretmenlerinin girmesinde yarar var.
İşiniz zor veliler, ama çocuklarınız için bir hafiye gibi araştırmak zorundasınız. 1990'lı yıllarda öğretmen olmayan 130 bin üniversite ve yüksek okul mezunu genç mesleğiyle ilgili iş bulamadığı için Sınıf öğretmeni olarak atandı. Düşünün bir kere: İyi bir veterinerin sizin çocuğunuzun sınıf öğretmeni olmasını ister misiniz? Ya da köylümüz hastalanan ineğini veteriner yerine iyi bir öğretmenin ellerine güvenerek bırakır mı hiç?
Son sözü yazmalıyım artık. 14 Haziran Pazar günü ÖSS'ye girecek gençlerimize ve SBS'ye girecek altıncı sınıftaki yavrularımıza başarılar diliyorum. Her şey gönüllerine uygun olsun. Karne tatiline giren çocuklarımıza iyi tatiller derken, kitabın tatillerine renk katacağını da hatırlatmadan geçemiyorum.
Siz sevgili ana-babalar, sizlere de bu yıllık geçmiş olsun, sınav sonuçları tez zamanda çocuklarınızı mutlu edecek şekilde gelsin diyorum.
Sevgi ve Saygılarımla...
Not: Pazar Günü dersanede yapılan "geleneksel kahvaltı"ya davet edildim. Beni unutmadıkları için çok mutlu olduğumu belirtmek istedim. İnsanın ayrıldığı yerden hatırlanması güzel oluyor sevgili dostlar. Paylaşmadan geçemedim.
Ülkemizde insanlar, ne yazık ki , uyurgezer durumda yaşamaya alıştırılmış. Sorunlar, bizim karşımıza çıkınca biraz uyanır gibi yapıyoruz. Temelden çözmek için çaba harcamak, çorbaya bir tutam da olsa tuz katmak yerine, şimdilik geçiştiriyoruz. Ne zamana kadar? Tekrar benzer sorunla karşılaşana kadar!
Oysa EĞİTİM, sadece öğretmenlerle sınırlandırılamayacak kadar ciddi çaba gerektiriyor. Ve toplumun her kesimini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor.
Fransız devrimci Dalton: "Ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi eğitimdir." derken yanlış mı söylüyor. Büyük önderimiz Atatürk: " Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır veya ulusu esirliğe ve sefalete terk eder." diyerek konunun önemini her zamanki gibi ne güzel vurguluyor.
Bakanlığımızın adı, Milli Eğitim Bakanlığı değil mi? Peki milli eğitim ( ulusal eğitim) yapılıyor mu ülkemizde. Yapılıyor. Başka türlü eğitim de el altından himaye edilerek yürütülüyor mu? Yürütülüyor. Hepimiz, bunu görüyor, duyuyor, biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. Biliyoruz da gür bir şekilde sesimizi duyurabiliyor muyuz? Hayır!
Toplumda birbirine diş bileyen iki farklı insan tipi yetiştirilirken gelecekte bunların huzur içinde yaşayacaklarını mı sanıyoruz? Sanmasak da henüz çocuklarımız bizim yanımızda, biz onlar için her şeyi yaparız, saflığı içinde gecemizi gündüzümüZü çocuklarımızın ayaklarının altına seriyoruz. Ya sonra? Sonrayı sonraya bırak öyle mi? Bence bırakamayız, bırakmamalıyız. Çocuklarımız için harcadığımız emekler boşa gitmemeli. Onlar mutlu, huzurlu,sağlıklı, akıllı kısaca insanca yaşamalı ve ahlaklı, çalışkan, üretken yetişkinler olarak ulusuna ve insanlığa katkı sağlamalı...
Çocuklarımızın yukarda belirttiğimiz niteliklerle yetişkin bir insan haline gelmesi için laik eğitimden geçmesi zorunludur. Laik eğitim olmazsa demokrasi, demokrasi olmazsa laik eğitim olmaz. Keşke Atamızın başlattığı demokratik laik eğitimi ödün vermeden sürdürebilseydik! Laik eğitim özümsenseydi bugün okumaz-yazmaz insanımız kalmazdı. Şeriatçı-ırkçı partiler bu denli halk desteği bulmazdı. Ülkemiz terörle yatıp terörle kalkmazdı. Ulusumuz, o zaman AB kapılarında bekletilmez, hak ettiği saygınlık içerisinde davet edilirdi. Yurtta ve dünyada barış ekseninde daha iyi ilişkiler kurabilen yetişmiş insanlarımız olurdu yönetimlerde...
Ulusal değerlerden , bilimsellikten yoksun eğitim sistemi ülkenin hastalıklarının ana kaynağıdır.
Ekonomimize, durumumuza, ulusal gelirimize, dış ve iç borçlarımıza, ulusal birliğimize, köyümüze, kentimize, ormanımıza, caddemize, sokağımıza, parkımıza, hastanelerimize, hapishanelerimize şöyle bir bakın lütfen. Eğitimdeki başarısızlıklarımızın neden olduğunu siz de göreceksiniz. Ve benim gibi çok üzüleceksiniz. Üzüleceğiz, ama bu tek başına bir işe yaramayacak.
Peki ne mi yapmalıyız? Ani bir şokla hepimiz uyanmalıyız, hepimiz ayılmalıyız ve yeni bir Kurtuluş Savaşı motivasyonu içinde eğitim seferberliğine girişmeliyiz. Sokaklara dökülelim demiyorum. Sesimizi duyuralım, yanlışlıklara tepkisiz kalmayalım. Susmayalım, en azından susmayanlara destek olalım. Sorun hepimizin sorunu, ülke hepimizin ülkesi, çocuklarsa bizim gözbebeğimiz, geleceğimiz...
Eğitim ciddi bir iştir. Sistematik programlar (müfredat) gerektirir. Ancak bu programların doğru, bilimsel değerlerle hazırlanması gerekir. Bu işi de, şunun bunun kayırmasıyla bir yerlere getirilenlerle değil, gerçek eğitimcilerle uzun süreli uygulanabilecek şekilde ve devlet politikasına dönüştürülerek hazırlatılması gerekir. Partiler üstü gerçek eğitimcilerle olmalı kesinlikle... Zırt pırt da değiştirilmemeli.Okul kitapları da buna uygun hazırlatılmalı.
Milli Eğitim Bakanı bu kadar sorun varken ölen arkadaşının kızının mezuniyet töreninde ağlamamalı sadece. Ağlayacaksa eğitimimizin durumuna da bir iki gözyaşı dökmeli. Hatta ağlayacağına biraz bilimsel araştırmalar ışığında çalışmalara başlamalı.
Ha bu arada zorunlu eğitimin dokuz yıla çıkarılması olumlu bir gelişme, onu da söyleyeyim. Haksızlık etmeyelim. Hatta kreş eğitimine de devletin daha ciddi eğilmesini bekliyoruz kadın bakanımızdan. Anne Bloglarına bir göz atarsa annelerin nasıl sıkıntılı olduğunu görecektir. Bebeğini hangi güvenli ellere bırakıp yıllarca emek verdiği mesleğine dönecektir, bu genç annelerimiz? Anneanne-babaanne herkeste yok, olsa da bilimsel bir çözüm değil. Bebeklerimizin çağdaş bakıma herkesten çok gereksinimi var, biliyorsunuz. Temel burada atılıyor, unutmayalım. Gerçek eğitim verelim tüm çocuklarımıza...
Gerçek eğitimin amacı, çocukları, ZİHİNSEL-BEDENSEL-DUYGUSAL alanda kapasitesinin en yüksek alanına çıkarmak olmalıdır.
Biz bugün sadece ZİHİNSEL Alanla uğraşır olduk. Sanki herkes doktor, mühendis, avukat olmalıymış gibi bilgi yüklemeye çalışıyoruz çocuklarımıza. Onu da tam yapamıyoruz ya! Sadece test sınavı çözerken doğru yanıtı hatırlama yeteneğini geliştirmeye çalışıyoruz. Gerçek öğrenme: Anlama, kavrama, akıl yürütme, hatırlama, soru sorma, problem çözme, hayal gücünü çalıştırmayı gerektirir. Bunlar yok, varsa yoksa test test test... Çünkü sınavlar buna endeksli.
Dersaneleri azaltacağız diye yola çıkanlar sınav sayısını çoğaltarak dersaneye gitme yaşını ilk okul dördüncü sınıfa indirdiler. Dersaneler küçük çocuklarımızın da eklenmesiyle doldu taştı. Çünkü sınavlar test test test... Çoktan seçmeli eğitim. Çağrışım yoluyla işaretle olsun bitsin. Anlat desen iki cümle kuramayan çocuklar mı yetiştireceğiz bu şekilde?
Neyse uzatıyorum, konu önemli. Sıkılan okumasın... Okumanızı isterim, yanlış anlamayın lütfen. Ama tam da okulların tatil olduğu gün bu da yapılır mı, diyebilirsiniz. Olsun, yazı burada dursun, belki birilerinin işine yarar...
En çok önem verdiğimiz Zihinsel Eğitimde başarılı değiliz. Peki BEDENSEL Eğitimde durum nedir? Hani "Sağlam kafa sağlam vücutta..." diyoruz ya? Hiç sormayın demeyeceğim. Bence sorun, takip edin. Çocuğunuzun Beden Eğitimi öğretmenini Matamatik öğretmeni kadar önemseyin. Boş bırakmaya hiç gelmez. Kaytarmaya en uygun öğretmenliktir Beden Eğitimi öğretmenliği. Çoğu bir top verir çocuklara, bahçede oynayın, der. Oysa öğretmenin kurguladığı oyunun ciddiyeti vardır çocuk için. Öğretmen hakemdir, yönlendirir. Sağlıklı gelişimine katkı sağlar. Ekip çalışmasını öğretir. Bedenini doğru geliştirecek yöntemleri uygular. Ama bazısı bunları yapmaz, kendi haline bırakır çocukları, bazısı yarışmalarda okulu temsil edecek olanlarla ilgilenir sadece, bazısı da Beden Eğitimi yerine TEST çözmeleri için izin verir. Bu konuya dikkat ediniz lütfen. Çok önemli!
Diğer bir konu da çocuğun DUYGUSAL Eğitimidir... Görmezden gelinir çoğu kişi için. Hatta bazı öğretmenler de dahildir buna. Çocuğun Müzik, Resim gibi sanat ağırlıklı ders saatlerini Matematikle değerlendirdiğine inanan çok öğretmen vardır. Bir okadar da bundan övgüyle söz eden veli...
İnsan ufağı çocuk karmaşık bir yapı. Birinden biri eksik kalırsa olur mu? Olmaz! Olmadığını da görüyoruz. Çevrenize bakın, eskiyle kıyaslayın lütfen. Hepsi demiyorum ama çoğu daha az bilge, daha az çalışkan, daha az sağlıklı, daha az ahlaklı, daha az iradeli değiller mi? Giderek artan şiddet, uyuşturucu vb. bunu kanıtlamıyor mu?
Duygularımızı ifade ederken biz büyükler bile ne kadar zorlanıyoruz, karışıklıklara neden oluyoruz, yerinde ve doğru ifadeleri seçemiyoruz, iletişim sorunları yaşıyoruz. Çocuklarımızın işi daha zor. Biz farkındayız, onlar değil. O zaman Duygusal eğitimlerine de gereken önemi vermeliyiz. Resim, müzik derslerinin öğretmenlerini de en az diğerleri kadar özenle desteklemeliyiz.Kültür ve sanat, tiyatro gibi etkinliklere özendirmeliyiz çocuğumuzu.
Türkçe'nin önemini yazmama gerek yok zaten. Herkes biliyor. "Dil söyler saklanır, baş belaya katlanır." sözü dili doğru kullanmanın önemini vurguluyor, benim de çok sevdiğim bir söz olduğu için kullanıverdim.
Yazı ne kadar uzun oldu bilmiyorum. Bakmıyorum, bakarsam kısa kesme telaşına düşmek istemiyorum. Az kaldı zaten.
Kreş, Anaokulu ve İlköğretim... Bunlar eğitimin temel taşları. İyi temel atılmazsa sonradan yapılan çabaların boşa gitme sorunuyla karşılaşabiliriz.
Eğitimin temel taşını kim koyacak? Tabi ki öğretmen. Henüz onun yerini dolduracak bir şey bulunamadı. Diğer tüm çabalar öğretmenin çabasını güçlendirmek için gerekli. Ancak öğretmenin de öğretmen olarak yetiştirilmesi gerekiyor doğal olarak. Sınıf öğretmeni iyi seçilmeli. Özellikle ilk üç yıl. Temel kazanımlar bir anne şefkatiyle yaklaşacak, deneyimli, işinin uzmanı, çocukları seven bir öğretmen olmalı. Dört ve beşinci sınıfta bazı derslere branş öğretmenlerinin girmesinde yarar var.
İşiniz zor veliler, ama çocuklarınız için bir hafiye gibi araştırmak zorundasınız. 1990'lı yıllarda öğretmen olmayan 130 bin üniversite ve yüksek okul mezunu genç mesleğiyle ilgili iş bulamadığı için Sınıf öğretmeni olarak atandı. Düşünün bir kere: İyi bir veterinerin sizin çocuğunuzun sınıf öğretmeni olmasını ister misiniz? Ya da köylümüz hastalanan ineğini veteriner yerine iyi bir öğretmenin ellerine güvenerek bırakır mı hiç?
Son sözü yazmalıyım artık. 14 Haziran Pazar günü ÖSS'ye girecek gençlerimize ve SBS'ye girecek altıncı sınıftaki yavrularımıza başarılar diliyorum. Her şey gönüllerine uygun olsun. Karne tatiline giren çocuklarımıza iyi tatiller derken, kitabın tatillerine renk katacağını da hatırlatmadan geçemiyorum.
Siz sevgili ana-babalar, sizlere de bu yıllık geçmiş olsun, sınav sonuçları tez zamanda çocuklarınızı mutlu edecek şekilde gelsin diyorum.
Sevgi ve Saygılarımla...
Not: Pazar Günü dersanede yapılan "geleneksel kahvaltı"ya davet edildim. Beni unutmadıkları için çok mutlu olduğumu belirtmek istedim. İnsanın ayrıldığı yerden hatırlanması güzel oluyor sevgili dostlar. Paylaşmadan geçemedim.
9 Haziran 2009 Salı
ÖZLEMİŞİM
Aklımın, yüreğimin büyük bölümünü İstanbul'da bırakarak döndüm...
Yağmur Bebek büyüyor, büyüdükçe tatlılaşıyor. Bir o kadar da iş yükü artıyor. Bir haftalığına gittim, bir aya yakın kaldım. Çocukları isyan ettirecek kadar evlerini didik didik ettim. Her şeyi, ama her şeyi tek tek elemeden geçirdim. Sadece ben yapsam iyi! Temizlikçi dahil, evdeki herkesi de çalıştırdım. Çok şey attırdım, kendi evimde yapamadığımı çocukların evinde yaptırdım. Ancak iyi de oldu. Ev arındı, düzenlendi. Artık Yağmur Bebek daha rahat edecek. Her şey onun içindi...
Gerçi onların düzensizlik içinde bir düzenleri vardı. Mutlu mutlu yaşıyorlardı. Düzensizliğin getirdiği rahatlıkları da cabası... Şimdi düzenleri var, birazcık rahatları kaçtı. Ne çok uğraşılarak düzen oluşturulduğuna tanık oldukları için de daha fazla özen göstermek zorunda kalacaklar. Haa ha haaa!..
Neyse efendim, işi çılgın annaaneliğe de vererek İstanbul'a şimdilik veda ettim. Evime döndüm. Özlemişim.
Eşimi özlemişim, evimi özlemişim, tembellik yapmayı özlemişim,bilgisayarımı özlemişim, blog yazmayı, blog okumaları özlemişim, kendimle kalmayı özlemişim...
Eşimle evleninceye değin çok ayrılık yaşadığımız için evlendikten sonra hiç bu kadar uzun ayrılıklar yaşamamıştık. Gerçi ara ara gelip gidiyor İstanbul'a , ama Yağmur Bebek bizi ayırıyor. Ancak gönüllü ayrılıklar bunlar, sevginin, torun sevgisinin getirdiği, gönüllü ayrılıklar bunlar. Zevkle yapıyoruz, keyifle yapıyoruz. Yapacağız da...
Yorgundum, dün akşam geldim. İlk kez otobüste yol boyu uyumuşum. Hem de gündüz yolculuğunda! Gece de erken yattım. Sabah dokuzda dinlenmiş olarak uyandım.
Çamaşırlar birikmiş! Neden erkekler ev makinalarından bu kadar uzak duruyor ki? Bir edebiyatçı olan ben, evdeki makinaları bu kadar ustalıkla kullanabiliyorsam; makine mühendisi eşim neden bu kadar beceriksizmiş gibi davranıyor? Burada bir cinlik yok mu ey erkekler? Sözüm size!.. Neyse ilk partiyi makineye doldurdum, düğmesine bastım. Onlar yıkana dursun. Ben telefonun başına oturdum...
Bazı arkadaşlarıma döndüğümü müjdeledim. Sonra da Bursa gezimizi düzenleyen arkadaşım Safiye'yi aradım. Gezinin ayrıntılarını öğrendim. Yolculuk sırasında çocukluk arkadaşım Nilgül aradı, nerede kalacağımızı sordu, söyleyemedim. Dönünce bildiririm demiştim telefonda. Ve öğrendim yaşasın...
19-20-21 Haziran'da Muradiye Turizm-Otelcilik Lisesinde yerimiz ayırtılmış bile. İki gece üç gün, hiç fena değil. Nilgül'ü aradım, telefonu cevap vermedi, biraz sonra yeniden ararım. Zamanı iyi planlamak gerekiyor değil mi? Hem üniversite sınıf arkadaşlarım hem de orta okul arkadaşımla buluşacağım kolay mı? Ayrıca Ankara'daki arkadaşım Nural'la konuştum. Buluşmamıza Yeni Türk Edebiyatı Hocamız Mustafa Bey'in de katılma olasılığından söz etti. Harika bir şey olur katılırsa. "Ölçüyü Kaçıran Nine" masalının ninesi gibi iyice çocuklaşacağımızdan korkuyorum iyi mi?
Artık burada keseyim. Sevgili Eşim, dün akşam hazırladığı yemekle beni bir güzel şımartmıştı. Sıra bende, akşam yemeğini hazırlamam gerekiyor.
Şimdilik hoşçakalın, tekrar görüşeceğiz efendim...
7 Haziran 2009 Pazar
SEN-E BEN-E SİZ-E BİZ-E
"Ben sana 'sen' demiyorum, Sayın Baykal!"
Başbakan Tayyip Erdoğan
"Sen" sözcüğü ismin -e yönelme ekini alınca "sana";
"Ben" sözcüğü ismin -e yönelme ekini alınca "bana" olur Sayın Başbakan! Beni çok güldürdünüz...
Ben size "sen" demiyorum, Sayın Baykal, deseydiniz olurdu.
"Sana" derken aslında "sen" (sen-e) dediğinizin farkına varabilecek bir danışmanınız yok mu Sayın Başbakan? Bence olmalı... Ya sizce ?
6 Haziran 2009 Cumartesi
AÇIK TEŞEKKÜR
Sevgili Dostlar,
Hepinize çok teşekkür ediyorum. Blog yazmak kadar okumayı da seviyorum. Gerçi bu sıralar fazla zaman ayıramasam da yakında evime döneceğim. Daha bol zamanım olacak.
Bugün arkadaşımla telofonlaştık. Aynı duygularla dolu olduğunu gördüm, bir kez daha sevindim. O da beni bulma çabalarına girişmiş. Ben blog sayesinde(Sevgili Banu Durgunlu sayesinde) ona ulaştım. Bir kez daha tüm blog dostlarıma teşekkür ediyorum. Buluşmamızı da yazacağım.
Hepiniz iyi ki varsınız ve yazıyorsunuz. Durmak yok, yazmaya devam!
Sevgilerimle...
Hepinize çok teşekkür ediyorum. Blog yazmak kadar okumayı da seviyorum. Gerçi bu sıralar fazla zaman ayıramasam da yakında evime döneceğim. Daha bol zamanım olacak.
Bugün arkadaşımla telofonlaştık. Aynı duygularla dolu olduğunu gördüm, bir kez daha sevindim. O da beni bulma çabalarına girişmiş. Ben blog sayesinde(Sevgili Banu Durgunlu sayesinde) ona ulaştım. Bir kez daha tüm blog dostlarıma teşekkür ediyorum. Buluşmamızı da yazacağım.
Hepiniz iyi ki varsınız ve yazıyorsunuz. Durmak yok, yazmaya devam!
Sevgilerimle...
5 Haziran 2009 Cuma
MUCİZE
Yıllar yıllar önceydi. Henüz orta okula yeni başlamıştık. Ne zaman, nasıl tanıştığımızı anımsamıyorum. Ancak tüm zamanlarımızı birlikte geçirir olmuştuk. Üç yıl boyunca hep beraberdik. Ders çalışmak için evlerimizde de buluşuyorduk. Ancak lisede ayrıldık. Astsubay olan babasının tayini çıkmıştı, liseyi Bursa'da okuyacaktı.
Ayrılmıştık, ama kopamamıştık. Yıllarca mektuplaştık. Hala durur bazıları, saklamışım. Nişanlandığım yıl bir haftalığına gezmeye geldiğinde görüşmüştük. Sonra yazışmalarımız hep sürdü. İkimiz de evlendik, çocuklar oldu ve iletişimimiz koptu. Ama unutmadım, hiç unutmadım...
Sevgili Banu Durgunlu (Zuzuların Annesi) sayesinde yeniden buluşacağız.
19-20 Haziran'da Samsun Eğitim Enstitüsündeki arkadaşlarımla Bursa'da buluşacağım. Son birkaç yıldır değişik illerde buluşuyoruz. Yeniden öğrencilik yıllarımıza dönüyoruz. Çok da mutlu oluyoruz.
Bursa'da buluşma gündeme gelince, çocukluk arkadaşım Nilgül'le de buluşabilseydim diye düşünmeye başladım. Aklıma -olmaz ama diye diye- Bursalı blog arkadaşım Banu'dan yardım istemek geldi. O da sağ olsun, tanıdığı Bursalı Annelere haber verdi, aralarında iletiler gidip geldi veeeee arkadaşıma ulaştılar. Nilgil'ün de çok sevindiği haberiyle birlikte hem ev hem de cep telefonunu bana ulaştırdılar. Biraz önce gönderdiği iletiyi gördüm. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Şimdi geç oldu, yarın Nilgül'le telefonlaşacağız. Sonra da Bursa'da buluşacağız...
Çok teşekkür ederim Sevgili Banu sana ve katkısı olan tüm Bursalı Annelere... Bu mucize gibi değil mi?
Ben bu gece biraz zor uyurum. Yarın telefonda çocukluğumdan bir sesle konuşacağım ve yakında Bursa'da onunla buluşacağım. Çok mutluyum çoook!
2 Haziran 2009 Salı
SERTLEŞME
Fıstıkçı Şahap'ı tanımayanınız var mı? Sanırım yoktur. Biraz okur-yazar herkes duymuştur adını. Bir de Çift Haseki Paşa var ki onu tanıyan daha azdır. Ama bilenler de azımsanmayacak kadar çoktur.
Efendim, nereden çıktı bunlar, demeyin lütfen.Bazı arkadaşların yazısını okurken gözüme gözüme giriyor. Kendimi engellemeye çalışıyorum. Tut kendini, artık öğretmen değilsin! diyorum kendime ama öğrenmenin yaşı da yokta karar kıldım yazıyorum.
Yazmadan önce şunu da vurgulamalıyım. Yazıları çok beğenerek okuyorum. Oldukça zengin ve güzel içeriğe sahipler. Güzelliği doğru Türkçeyle taçlandırmanın tadı da bir başka oluyor değil mi? "De ve mi " bir başka yazının konusu olsun artık...
Gelelim "sertleşme" diğer adıyla "ünsüz benzeşmesi" konusuna...
"c-d-g" ile başlayan ekleri düşünün lütfen. Neler var?
" -ci, -ce, -cik " , " -de, di, -dik " , " -gil, -gi " gibi...
Bu eklerden birisi sert ünsüzle biten sözcüğe eklenince yumuşak olan "c-d-g" sertleşiyor ve "ç-t-k" oluveriyor. Dilimizde bu olaya "sertleşme" ya da "benzeşme" adı veriliyor.
Örneğin: çiçe- k- ç-i , soka- k- t-a , e- t- k-i
Sert ünsüzler şunlar efendim. Kimse korkmasın lütfen, ezberlemeniz gerekmiyor. Sadece arada sırada ' Fıstıkçı Şahap'ın ünlülerini atıp ünsüzlerini anımsamaya çalışacaksınız. Hepsi bu...
"f s t k ç ş h p " işte bunlarla biten sözcüklerin sonuna "c-d-g" ile başlayan ek getirilirse "ç-t-k" oluyorlar.
fotograf- (da)-ta
yemiş- (ci) -çi
geç- (-di)- -ti
kitap(-cı) - çı
Sevgilerimle...
1 Haziran 2009 Pazartesi
DELİRTEN TİPLER
Delirten tipleri her yerde, her biçimde bulabilirsiniz. Onlar enerjilerini güçten almaktadır. Çok sık olarak zengin ve ünlüler arasından çıksa da, çok tanıdıklardır aslında.
Yaşamınızda anneniz, babanız, kardeşiniz, patronunuz, arkadaşınız, eşiniz delirten bir tip olabilir. Ve bu tipler, yaratıcılığınızı mahvetmeye çalışır.
Üniversite sınavına sayılı günler kalmışken delirten tipin: "Komşuların senin için ne düşündüğünü biliyor musun?"dediğini varsayalım. Zavallı çocuk bir anda kendisini korkunç bir karabasanın içinde bulmaz mı?
Delirten tipler akıllarına estikçe sizi ararlar. Zaman kavramı sadece onlarla ilgilidir. Sizin için geç ya da erken olması önemli değildir. Sizin koyduğunuz sınırları tanıyor ve saygı duyuyormuş gibi görünürler ama asıl olan davranıştır.
Sizden ödünç olarak aldıklarını ya getirmezler ya da kırık dökük bir şekilde getirirler. Üstelik bozukmuş da diyebilirler. Kötü giden hiçbir şey onların hatasından kaynaklanmaz, suç genellikle sizindir.
Bu tipler özel ilgi beklerler. En sıkışık zamanınızda, dikkat ve ilgi gerektiren bir sorunla karşınıza çıkıverirler. Delirten tipler yakınlarındaki insanın zamanını, parasını, enerjisini çalarlar.
Sizi de delirtenler var mı? Bu tiplerle başa çıkmanın bir yolu olmalı değil mi? Yoksa hep birlikte çıldıracağız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......