26 Nisan 2008 Cumartesi
BİR BAŞKA TEPEDEN
" Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul !
Görmedim : Gezmediğim, sevmediğim, hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul !
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer. " (Y.Kemal)
Rüya gibi güzel günler yaşattınız bana... Yenilenmiş, canlanmış, güçlenmiş olarak işte buradayım. Mutluluk sevgiyi bölüşmek, güzellikleri paylaşmak , yavrularıyla kucaklaşmak değil de nedir ? Mutluyum, çok mutluyum.
Hangisinden başlasam, hangisini anlatsam bilemiyorum.
Fenerbahçe Marina'da yenen o güzel akşam yemeğimizden mi ?
Bostancı sahilinde yediğimiz balık ekmek sefasından mı ?
Ya da küçük kızımın arkadaşlarını eve toplayıp onlara verdiğimiz sebze yemekleri partisinden mi ?
Hangisinden ? Hepsi birbirinden güzel anılarla süslü.
Sahilde içilen çayı güzelleştiren yavrularımın sıcaklığı, sevecenliği... Elimdeki en küçük paketi bile bana taşıtmamak için birbirleriyle yarışmaları mı ? Mutluluk bu mu ? Hangi sabah kahvaltısı birlikte yapılan o kahvaltıdan daha güzel olabilir ki...
Vapurla Beşiktaş'tan Kadıköy'e geliş. Boğazın doyumsuz güzelliği. Marina'da binlerce yelkenli... Bostancı'da evlerin tamamını süsleyen bayraklar , Atatürk posterleri...
İstanbul güzel, çok güzel bir şehir. Ve ondan da güzeli bunu çocuklarımla paylaşmış olmak... İyi ki gitmişim. İnsan uzaktayken katlanıyor. Çaresiz katlanıyor. Özlem yakınlaşınca daha mı fazla hissediliyor ne ?
Ve dönüş zamanı... Mecidiyeköy'den küçük kızımın uğurlayışı... Gelirken yakındığım ağustos sıcağının yerini alan şubat soğuğu... Git, bekleme uyarılarımı dikkate almadan sabırla servisin kalkışını bekleyişi... Servis uzaklaşıncaya kadar el sallayışı... Gözlerime söz geçiremeyişim !
Sonra Çağlayan Varan tesisleri... Telefonun ucunda büyük kızım, işten arıyorum, nasılsın, iyi yolculuklar dileği... Duygulanmalar... Ve Çağlayan'dan hareket... Yoğun bir trafik ve adım adım ilerleyiş. Boğaz'a son bir veda bakışı... Uyuklama , ardından Ataşehir Varan tesislerinde uyanma... Rüya mı görüyorum ? Hayır rüya değil... Kızım ve damadım işten çıkıp gelmişler, beni bekliyorlar. Vedalaşmak için. Ne güzel , iniyorum otobüsten kucaklaşmalar, sarılmalar, koklaşmalar ve yeniden hareket... Artık gözlerim hiç söz dinlemiyor. Ayrılıkla mutluluk sarmaş dolaş olmuş beni kuşatıyor.
Yollar uzayıp gidiyor. Beni yavrularımdan ayırırken bir başka sevdiğime kavuşturuyor...
21 Nisan 2008 Pazartesi
YOLLARIN ARDINDA KIMLER VAR ?
" Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi..."
Pazar günüm oldukça yoğun geçti. Önce evde, sonra da dershanade...
Evde taze taze olsun diyerek son güne bırakılan pasta, börek işi; dershanede cuma günü yapılacak olan bölüm sınavıyla ilgili hazırlıklar ve dersler. Hani kan ter içinde kaldım denir ya öyle...
Akşam kendimi otobüsün koltuğuna güçlükle attığımda derin bir soluk aldım. Ne kadar da yorulmuşum. İnsan koşuştururken farkına varmıyor. Zamansız gelen ağustos sıcağı da üstüne eklenince daha fazla direnemeden bir süre uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda otobüs duruyordu. Geldik mi yoksa, neredeyiz, ben kimim ,derken ayıldım. Baktım yolcu almak amacıyla durmuş otobüsümüz. Bir saattir yoldayız.
Ben uyku mahmurluğunu atmaya çalışırken genç bir bayan gelip yanımda durdu ve selamsız sabahsız : " Pencere kenarı benim !" diyince iyice açıldım. Kalktım ve o pencere kenarına otururken ben de yeni koltuğuma yerleştim. Otobüsümüz de tekrar hareket etti. Dinlenmiştim. Biraz sohbet iyi olurdu. Yan gözle yol arkadaşıma baktım. Hayır, böyle bir şansımız olmayacaktı. Arkadaşım kulaklığını takıp iç dünyasına kapanmıştı bile... Aslında ben de yolculukta fazla konuşmayı sevmeyenlerdendim ama arkadaşım benden de beter durumdaydı. Çevreme baktım, herkes kulaklıklıydı. Çaresiz ben de kervana katıldım. Kanallar arası yolculuğuma da başlamış oldum böylece...
İlk kanalda bir reklam... Hocaefendimiz burada da beni bulmuştu. Reklamı hemen kapattım. Diğer kanala geçtim hemen. Eskilerden bir şarkı: " Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi... " Geçen yıl da "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"nı İstanbul'da çocuklarımla geçirdiğimi hatırladım.
Manzara çok güzeldi . Yolla birlikte yeşilin her tonu gözlerimizin önünden akıp gidiyordu. Buna zaman zaman denizin maviliği de eklenince görülmeye değer güzellikler oluşuyordu. Deniz nasıl da sakindi. Çarşaf gibi. Nisanda olacak iş mi bu ? Doğanın dengesini mi bozduk iyice...
Tekrar kanal değiştirdim. Yine dini yayın yapan bir kanal , ne kadar da çoğaldı son zamanlarda. Aslında dinle ilgili değil sohbetler. Hurafelerle ilgili demek yanlış olmaz sanırım. Ne dediği anlaşılamayan garip sohbetler din diye yutturulmaya çalışılıyor. Baktım çoğunluk ikinci kanalda durmuş. Ben de açtım o kanalı. Televizyonun sesiymiş meğer. Acun pazarlıkta programı açıktı , ekranda görüyordum; şimdi sesini de duyuyorum artık..
Açalım mı ? Açmayalım, sayalım... Yirmiii, on dokuzzz, on sekizzz, on yediiii... Oldum olası sevemedim bu tür programları. Kolay para kazanmak isteyenler toplanmış, aç yok açma; içinden ne geçiyor, açsın mı açmasın mı ? Bilgi yarışması olsa neyse... Bir ara M.Ali Erbil de insanları yalvarta yalvarta bir şeyler veriyordu. Dilenciliğin modernleşmesi bu olsa gerek!..
Neyse mola yerine de gelmiştik. Yarım saat Sapanca'dayız. Sonra ver elini İstanbul...
Yolların ardında sevdiklerim var...
.
19 Nisan 2008 Cumartesi
KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
Kapıları birer birer
Gözünüze görünemem
Göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli
Oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım.
Büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce.
Gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim.
Külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
Hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
Kaat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı
Teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
Şeker de yiyebilsinler.
(Nazım Hikmet-1956)
Not: Sevdiğim bloglardan söz ederken unuttuğum Çayır Çimen 'den, bugün bir mesaj aldım. Yukardaki duyuruyu göndermişler, sizlerle paylaşmak istedim.
Ben de onlara Nazım Hikmet 'in Kız Çocuğu şiirini armağan olarak buradan gönderiyorum, saygılarımla birlikte.
Aslında tam da unuttum denemez, onlar için ayrı bir yazı geçiyordu aklımdan.Nasıl unuturum ki ? Çayır çimen geze geze yorulmuşken, durdum sitelerinde, biraz gevezelik ettim. Yöneticilerine darılma dedim. Sitenize gönül verdim diye de ekledim. Sitenin adresini sevdiklerime ekleyeceğim. Meraklısı bakabilir. Bizim için uğraşıyorlar. El vermek lazım.
Saygılar... İnsanca bir gelecek herkese...
BLOGLAR ARASI YOLCULUK
Son zamanlarda seyahat etmek oldukça ilgimi çekiyor. Hem gerçek yaşamımda hem de sanal olanında...
Bugün sanal yolculuklarımdan söz etmek istiyorum. Evet , başlıktan da anladınız blogları dolaşıyorum sık sık.
Blog yazmayı hiç düşünmemiştim. Daha doğrusu varlığından haberim bile yoktu... Bir rastlantı sonucu öğrendim. Merakla neymiş bakalım derken bir anda blog sahibi oldum. Ve daldım içine... İçimde yılların biriktirdiği yazma tutkusunu da düşünürsek arayıp da bulamadığım bir ortamdı benim için... Çılgınlar gibi yazmaya başladım. Sonradan görmüşlerin şaşkınlığı içinde yazdım yazdım. Abur cubur atıştırmak gibi yazdım. Hem geçmişimi , anılarımı, günlüklerimi, mektuplarımı, aşkımı, sevgilerimi yazmak istiyordum; hem de bugünü... Şaşkın şaşkın yazıyordum sadece... Okunacağını da sanmıyordum doğrusu...
Sonra derin bir uykudan uyanır gibi kendime geldim. Yazdıklarım okunuyordu, üstelik birileri üşenmeyip bunlara yorum da yazıyordu. Ve benden başka blog yazarları da vardı. Başkaları da başka yerlerde yazıyorlardı. Ne yazıyorlardı, nasıl yazıyorlardı ? Merak ve öğrenme iki kardeş değil mi ? Bende ikisi de var . Başladım yolculuğu...
Bazılarında kısa, bazılarında uzun konakladım. Beğendiklerim de oldu, beğenmediklerim de...Türk Blog Yazarları Topluluğuna üye oldum. Birkaç tartışmaya katıldım. Sanal alemde sosyalleşmeye başladım böylece...
Blog yazarlarını tanıdım, amaçları hakkında az da olsa bilgi sahibi oldum. Amaçlar da , istekler de , yöntemler de çeşit çeşit... Her birinin tadı başka. Zamanımız çok olsa da daha çok okuyabilsek birbirimizi. Ulaşamadığımız kimbilir ne değerler vardır, keşfedilmeyi bekleyen...
Yolculuk sırasında sevdiklerimi bloguma ekledim. Zamanla yenilerini de ekleyeceğim.
Bu arada dolaşırken dikkatimi çeken bir blogdan da söz etmek istiyorum. Adı " Beyin Labirentlerimden Yansıyanlar". Okudum yazılardan bir kısmını, çok beğendim. Bunu da eklemeliyim diye düşündüm. Ve yazan kısmına bakınca şaşırdım. " Alternatif Yaşam Planlaması " blogunda okuyup beğendiğim kişi imiş yazarı. İnsan ruhu çok tuhaf. Neden bazı şeyler bizi bu kadar kendine çekiyor ? Yorumu size bırakarak bir dostla karşılaşmış gibi sevindiğimi sizlerle paylaşmak istedim.
Bir başka blog da " Bana Cümleni Ver "... Bu blog ve yazarı Kelime...
Beni kendine çekti , tutkuyla bağlandım. Hem düşünsel , hem duygusal hem de sanatsal birçok güzelliği bir arada yaşatıyor bana. Ayrıca bir yazıma da gönderme yapmış. Çok sevindim. Marifet iltifata bağlıymış. Bu bende daha güzeli arayıp bulma, daha güzeli yaratma isteği uyandırıyor.
Kelime... Ne güzel isim. Bana Cümleni Ver, yaratıcılığın kendisi değil mi ? Okumak, tatlı tatlı kendinden geçmekmiş. Sevgili Kelime seni okurken kendimden geçtiğimi hissediyorum... Duyguyla düşüncenin harmanlandığını görmek bende hayranlık duygusu uyandırıyor.
Alternatif ve Beyin, nedense huzur duymamı sağlıyor.
Yazi- yorum, beni gençliğime taşıyor.
Sibel'in Günlüğü , onun gezdiği yerleri , yediği yemekleri, içtiği dibek kahvesini , yorum yazan arkadaşlarını sevdiriyor bana...
Türk Blog Yazarları' ndan, tanımaya başladığım yeni bloglar, bende öğrenme isteği uyandırıyor. Teknoloji konusunda yardım öneren blogcu arkadaşlar, yardımlaşmanın güzelliğini anımsatıyor.
Artemis, özgürlük duygumu güçlendiriyor.
Osman Börtücene , bilime saygı uyandırıyor...
Mert Ulaş 'ın askerlik anısı beni güldürüyor. Asker , komutan ve silah gözlerimin önünde birden somutlaşıyor.
Evet, bu kadar değil doğal olarak . Başkaları da var. İyi ki de var. Daha da artmalı okuyanımız ve de yazanımız. Yaza yaza yazma yeteneğimiz gelişiyor. Yazdıkça yazmak, yazdıkça okumak istiyoruz. Çok güzel bloglar var. Amacımız güzelin daha güzeline ulaşmak. Bu da kendi kendine olmuyor. Nasıl yazılması gerektiğini bilmek, iyi yazmak anlamını da taşımıyor. Yazarak bunu geliştirebiliyoruz. Tıpkı çoğumuzun, ya da benim diyeyim; çantamda taşıdığım ehliyet gibi. Araba kullanmayı bilmeniz, ehliyet almış olmanız iyi sürücü olduğunuzu kanıtlamıyor ki... Kalabalık bir caddede, tek başınıza, direksiyonun başına geçeceğiniz güne kadar uğraş vermek zorunda değil misiniz ? Evet, evet yılgınlık yok yazmaya devam...
Okuyan, yazan, eleştiren, yorumlayan herkese selam olsun. Bloglar güzelliklerle dolsun...
Bugün sanal yolculuklarımdan söz etmek istiyorum. Evet , başlıktan da anladınız blogları dolaşıyorum sık sık.
Blog yazmayı hiç düşünmemiştim. Daha doğrusu varlığından haberim bile yoktu... Bir rastlantı sonucu öğrendim. Merakla neymiş bakalım derken bir anda blog sahibi oldum. Ve daldım içine... İçimde yılların biriktirdiği yazma tutkusunu da düşünürsek arayıp da bulamadığım bir ortamdı benim için... Çılgınlar gibi yazmaya başladım. Sonradan görmüşlerin şaşkınlığı içinde yazdım yazdım. Abur cubur atıştırmak gibi yazdım. Hem geçmişimi , anılarımı, günlüklerimi, mektuplarımı, aşkımı, sevgilerimi yazmak istiyordum; hem de bugünü... Şaşkın şaşkın yazıyordum sadece... Okunacağını da sanmıyordum doğrusu...
Sonra derin bir uykudan uyanır gibi kendime geldim. Yazdıklarım okunuyordu, üstelik birileri üşenmeyip bunlara yorum da yazıyordu. Ve benden başka blog yazarları da vardı. Başkaları da başka yerlerde yazıyorlardı. Ne yazıyorlardı, nasıl yazıyorlardı ? Merak ve öğrenme iki kardeş değil mi ? Bende ikisi de var . Başladım yolculuğu...
Bazılarında kısa, bazılarında uzun konakladım. Beğendiklerim de oldu, beğenmediklerim de...Türk Blog Yazarları Topluluğuna üye oldum. Birkaç tartışmaya katıldım. Sanal alemde sosyalleşmeye başladım böylece...
Blog yazarlarını tanıdım, amaçları hakkında az da olsa bilgi sahibi oldum. Amaçlar da , istekler de , yöntemler de çeşit çeşit... Her birinin tadı başka. Zamanımız çok olsa da daha çok okuyabilsek birbirimizi. Ulaşamadığımız kimbilir ne değerler vardır, keşfedilmeyi bekleyen...
Yolculuk sırasında sevdiklerimi bloguma ekledim. Zamanla yenilerini de ekleyeceğim.
Bu arada dolaşırken dikkatimi çeken bir blogdan da söz etmek istiyorum. Adı " Beyin Labirentlerimden Yansıyanlar". Okudum yazılardan bir kısmını, çok beğendim. Bunu da eklemeliyim diye düşündüm. Ve yazan kısmına bakınca şaşırdım. " Alternatif Yaşam Planlaması " blogunda okuyup beğendiğim kişi imiş yazarı. İnsan ruhu çok tuhaf. Neden bazı şeyler bizi bu kadar kendine çekiyor ? Yorumu size bırakarak bir dostla karşılaşmış gibi sevindiğimi sizlerle paylaşmak istedim.
Bir başka blog da " Bana Cümleni Ver "... Bu blog ve yazarı Kelime...
Beni kendine çekti , tutkuyla bağlandım. Hem düşünsel , hem duygusal hem de sanatsal birçok güzelliği bir arada yaşatıyor bana. Ayrıca bir yazıma da gönderme yapmış. Çok sevindim. Marifet iltifata bağlıymış. Bu bende daha güzeli arayıp bulma, daha güzeli yaratma isteği uyandırıyor.
Kelime... Ne güzel isim. Bana Cümleni Ver, yaratıcılığın kendisi değil mi ? Okumak, tatlı tatlı kendinden geçmekmiş. Sevgili Kelime seni okurken kendimden geçtiğimi hissediyorum... Duyguyla düşüncenin harmanlandığını görmek bende hayranlık duygusu uyandırıyor.
Alternatif ve Beyin, nedense huzur duymamı sağlıyor.
Yazi- yorum, beni gençliğime taşıyor.
Sibel'in Günlüğü , onun gezdiği yerleri , yediği yemekleri, içtiği dibek kahvesini , yorum yazan arkadaşlarını sevdiriyor bana...
Türk Blog Yazarları' ndan, tanımaya başladığım yeni bloglar, bende öğrenme isteği uyandırıyor. Teknoloji konusunda yardım öneren blogcu arkadaşlar, yardımlaşmanın güzelliğini anımsatıyor.
Artemis, özgürlük duygumu güçlendiriyor.
Osman Börtücene , bilime saygı uyandırıyor...
Mert Ulaş 'ın askerlik anısı beni güldürüyor. Asker , komutan ve silah gözlerimin önünde birden somutlaşıyor.
Evet, bu kadar değil doğal olarak . Başkaları da var. İyi ki de var. Daha da artmalı okuyanımız ve de yazanımız. Yaza yaza yazma yeteneğimiz gelişiyor. Yazdıkça yazmak, yazdıkça okumak istiyoruz. Çok güzel bloglar var. Amacımız güzelin daha güzeline ulaşmak. Bu da kendi kendine olmuyor. Nasıl yazılması gerektiğini bilmek, iyi yazmak anlamını da taşımıyor. Yazarak bunu geliştirebiliyoruz. Tıpkı çoğumuzun, ya da benim diyeyim; çantamda taşıdığım ehliyet gibi. Araba kullanmayı bilmeniz, ehliyet almış olmanız iyi sürücü olduğunuzu kanıtlamıyor ki... Kalabalık bir caddede, tek başınıza, direksiyonun başına geçeceğiniz güne kadar uğraş vermek zorunda değil misiniz ? Evet, evet yılgınlık yok yazmaya devam...
Okuyan, yazan, eleştiren, yorumlayan herkese selam olsun. Bloglar güzelliklerle dolsun...
18 Nisan 2008 Cuma
DELİLER ve AKILLILAR
Kimi acıkmış
Bir dilim ekmek bulamamış yemeğe
Kimi bıkmış
Ciğeri beş para etmezlere boyun eğmekten
Türlü acılara göğüs germekten
Kimini de
Bu sefil dünyada yaşamak sıkmış
Bilmem ki
Ne diye onların adı deliye çıkmış.
(Ümit Yaşar- Taşlar ve Başlar)
Kim akıllı , kim deli ? Bilen varsa söylesin.
Bakıyorum insanlarımıza. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor.
Kimisi dünyanın bütün yükü kendi omuzlarındaymış gibi üzgün, sıkıntılı. Milletin derdi , onu germiş , Okuyor, yazıyor, çiziyor, söylüyor, bağırıyor, tartışıyor... Mutsuz ki ne mutsuz... Nerde bir yanlışlık, nerde bir haksızlık varsa sorumlusu kendisiymiş gibi uğraşıyor. Uykuları kaçıyor, ilişkileri bozuluyor, sevimsiz oluyor. Bazen hapse bile düşüyor. Başlıyor o zaman türküye:
" Hapisane içinde üç ağaç incir
Kollarım kelepçe , boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil. "
Aslında ne gerek var bütün bunlara... Okumuşsun yazmışsın. Mesleğin var. Gözlerini kapa, işine bak. İlişkilerini düzenle. Para kazan, paran kadar konuş. Bak sen ve senin gibiler her geçen gün yoksullaşıyor. Neredeyse adamdan bile sayılmayacaksınız. Sözünü dinleyen mi var ? Dinlemek isteyenler olsa bile nereden duyuracaksın düşüncelerini ? Kaç gazeten, kaç televizyonun var ?
Şöyle etrafına bir bak ... Millet " Lale Devri " ni yaşıyor. Her yer lale bahçesine dönmüş. Gerçi bir heves dikilmiş, ama sulanmadığı için kurumaya yüz tutmuş çiçekler . Olsun onların sayesinde kimbilir
kimlerin yüzü gülmüş, kimlerin kasası dolmuş ? Lale Devri çocukları değiliz biz, biliyorum , zamanımız geçmiş. Ama zamanı geçmeyenler de var. Nedim 'e taş çıkarırcasına mutlu, mesut yaşıyorlar. Arada Nedim'in şarkılarını söylüyorlar :
" Gülelim oynayalım, kam alalım dünyadan
Ma'-i Tesnim içelim Çeşme-i Nev-peydadan
Görelim ab-ı hayat aktığın ejderhadan
Gidelim serv-i revanım yürü Sa'd-a bad'a "
(Gülelim , oynayalım; dünyadan murad alalım. Nev-peyda adlı çeşmeden Tesnim ( Cennetteki ırmaklardan birinin adıdır. Ed-Dehr suresinde adı geçer.) suyu içelim. Ejdarhanın ağzından hayat suyu aktığını görelim. Yürü ey servi boylu, servi salınışlım , Sadabad'a gidelim.)
Gördünüz mü deli kim akıllı kim?
" Bir nim neş'e say bu cihanın baharını
Bir sagar-ı keşideye tut lalezarını "
diyor Nedim . Sonra o dönemdeki güzeli şöyle anlatıyor bize.
" Bir civan- kaşi sarık sarmış efendim başına
Sürme çekmiş ıtr-ı şahiler sürmüş kaşına
Şimdi girmiş dahi tahminimde on beş yaşına
Gül yanaklı, gülgüli kerrakeli, mor hareli "
( Saç tuvaleti, giyimi, kuşamı ve çehre güzelliği ile ne kadar da günümüzdekilere benziyor değil mi ? )
Şimdilerde de lale moda on sekizinci yüz yılın Lale Devrindeki gibi. Yalnız o dönemde sanata , sanatçıya önem verilmiş. Fakat halkın gerçek sorunları göz ardı edildiği için sonu iyi gelmemiş. Patrona Halil denen bir deli ortalığı toz duman eden bir isyan çıkarmış. O canım köşkler, saraylar, lale bahçeleri yerle bir edilmiş. Lale Devri sona ermiş bu isyanla. Şair Nedim de korkudan damdan dama atlayarak kaçarken , ne yazık ki , düşüp ölmüş.
Biz çiçek çiçek sever bir toplumuz. Bir heves başlıyoruz da bir türlü sonunu getiremiyoruz nedense... Yakın bir zamanda da Papatyaya merak sarmıştık. Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum. Hatta bir kısım kendilerine Papatya diyen hanımlarımız halkımızla da ilgilenmeye başlamıştı. Köyleri eşkiyalarca basılan , ölülerinin cenazesi başında ağlaşan çocuklarımıza lolipop dağıtmışlardı. Ama kimseye yaranamamışlardı, o dönemin prenslerinin dışında. Biz akıllılar nankörüz, akıllanmayız. Sonradan o prenslerin prensliklerini de yıktık, papatyaları da kuruttuk.
Deliyiz deli... Artık ben de akıllanmak istiyorum. Bilsem sözlerini buraya yazacağım, vallahi söyleyenin adını da unuttum. Kimdi o ? Hani biraz toplu... Ya neşeli neşeli bir şarkı söylüyor... " Boş versen, elalem ne dermiş aldırma, hadi hadiiiiiii hadi... "
Gelmedi aklıma. En iyisi ben tanıdık birinden sonlandırayım yazımı .Siz de deli olmayın sakın. Aklınızı başınıza toplayın. Doldurun ceplerinizi zaman varken. Hep beraber şarkı söyleyelim, Nedim'den ya da başka birinden.
" Erişti nevbahar eyyam açıldı gül ü gülşen
Çerağan vakti geldi lalezarın didesi rüşen
Çemenler döndü ruy- i yare , reng-i lale vü gülden
Çerağan vakti geldi lalezarın didesi rüşen "
( eyyam: günler, zaman
didesi rüşen: gözleri aydın.
Çerağan : Lale Devri'nde , Topkapı Sarayı'nda , Beşiktaş'taki İbrahim Paşa Sarayı'nda , Kaptan Mustafa Paşa'nın Vefa'daki lale bahçesinde veya Sa'dabat'ta mumlarla çerağanlarla , kandillerle yapılan gece şenlikleri. Gece kaplumbağaların sırtlarına mumlar, meşaleler konur, bunlar dolaştıkça ışıklarda hareket ederdi. )
Kim akıllı kim deli, nasıl ayırt etmeli !.. Bence buraya kadar okumayı başardınızsa siz bir delisiniz. Hem de iflah olmaz bir deli... İşiniz çok zor. Kolay gelsin desem mi ki...
Bir dilim ekmek bulamamış yemeğe
Kimi bıkmış
Ciğeri beş para etmezlere boyun eğmekten
Türlü acılara göğüs germekten
Kimini de
Bu sefil dünyada yaşamak sıkmış
Bilmem ki
Ne diye onların adı deliye çıkmış.
(Ümit Yaşar- Taşlar ve Başlar)
Kim akıllı , kim deli ? Bilen varsa söylesin.
Bakıyorum insanlarımıza. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor.
Kimisi dünyanın bütün yükü kendi omuzlarındaymış gibi üzgün, sıkıntılı. Milletin derdi , onu germiş , Okuyor, yazıyor, çiziyor, söylüyor, bağırıyor, tartışıyor... Mutsuz ki ne mutsuz... Nerde bir yanlışlık, nerde bir haksızlık varsa sorumlusu kendisiymiş gibi uğraşıyor. Uykuları kaçıyor, ilişkileri bozuluyor, sevimsiz oluyor. Bazen hapse bile düşüyor. Başlıyor o zaman türküye:
" Hapisane içinde üç ağaç incir
Kollarım kelepçe , boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil. "
Aslında ne gerek var bütün bunlara... Okumuşsun yazmışsın. Mesleğin var. Gözlerini kapa, işine bak. İlişkilerini düzenle. Para kazan, paran kadar konuş. Bak sen ve senin gibiler her geçen gün yoksullaşıyor. Neredeyse adamdan bile sayılmayacaksınız. Sözünü dinleyen mi var ? Dinlemek isteyenler olsa bile nereden duyuracaksın düşüncelerini ? Kaç gazeten, kaç televizyonun var ?
Şöyle etrafına bir bak ... Millet " Lale Devri " ni yaşıyor. Her yer lale bahçesine dönmüş. Gerçi bir heves dikilmiş, ama sulanmadığı için kurumaya yüz tutmuş çiçekler . Olsun onların sayesinde kimbilir
kimlerin yüzü gülmüş, kimlerin kasası dolmuş ? Lale Devri çocukları değiliz biz, biliyorum , zamanımız geçmiş. Ama zamanı geçmeyenler de var. Nedim 'e taş çıkarırcasına mutlu, mesut yaşıyorlar. Arada Nedim'in şarkılarını söylüyorlar :
" Gülelim oynayalım, kam alalım dünyadan
Ma'-i Tesnim içelim Çeşme-i Nev-peydadan
Görelim ab-ı hayat aktığın ejderhadan
Gidelim serv-i revanım yürü Sa'd-a bad'a "
(Gülelim , oynayalım; dünyadan murad alalım. Nev-peyda adlı çeşmeden Tesnim ( Cennetteki ırmaklardan birinin adıdır. Ed-Dehr suresinde adı geçer.) suyu içelim. Ejdarhanın ağzından hayat suyu aktığını görelim. Yürü ey servi boylu, servi salınışlım , Sadabad'a gidelim.)
Gördünüz mü deli kim akıllı kim?
" Bir nim neş'e say bu cihanın baharını
Bir sagar-ı keşideye tut lalezarını "
diyor Nedim . Sonra o dönemdeki güzeli şöyle anlatıyor bize.
" Bir civan- kaşi sarık sarmış efendim başına
Sürme çekmiş ıtr-ı şahiler sürmüş kaşına
Şimdi girmiş dahi tahminimde on beş yaşına
Gül yanaklı, gülgüli kerrakeli, mor hareli "
( Saç tuvaleti, giyimi, kuşamı ve çehre güzelliği ile ne kadar da günümüzdekilere benziyor değil mi ? )
Şimdilerde de lale moda on sekizinci yüz yılın Lale Devrindeki gibi. Yalnız o dönemde sanata , sanatçıya önem verilmiş. Fakat halkın gerçek sorunları göz ardı edildiği için sonu iyi gelmemiş. Patrona Halil denen bir deli ortalığı toz duman eden bir isyan çıkarmış. O canım köşkler, saraylar, lale bahçeleri yerle bir edilmiş. Lale Devri sona ermiş bu isyanla. Şair Nedim de korkudan damdan dama atlayarak kaçarken , ne yazık ki , düşüp ölmüş.
Biz çiçek çiçek sever bir toplumuz. Bir heves başlıyoruz da bir türlü sonunu getiremiyoruz nedense... Yakın bir zamanda da Papatyaya merak sarmıştık. Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum. Hatta bir kısım kendilerine Papatya diyen hanımlarımız halkımızla da ilgilenmeye başlamıştı. Köyleri eşkiyalarca basılan , ölülerinin cenazesi başında ağlaşan çocuklarımıza lolipop dağıtmışlardı. Ama kimseye yaranamamışlardı, o dönemin prenslerinin dışında. Biz akıllılar nankörüz, akıllanmayız. Sonradan o prenslerin prensliklerini de yıktık, papatyaları da kuruttuk.
Deliyiz deli... Artık ben de akıllanmak istiyorum. Bilsem sözlerini buraya yazacağım, vallahi söyleyenin adını da unuttum. Kimdi o ? Hani biraz toplu... Ya neşeli neşeli bir şarkı söylüyor... " Boş versen, elalem ne dermiş aldırma, hadi hadiiiiiii hadi... "
Gelmedi aklıma. En iyisi ben tanıdık birinden sonlandırayım yazımı .Siz de deli olmayın sakın. Aklınızı başınıza toplayın. Doldurun ceplerinizi zaman varken. Hep beraber şarkı söyleyelim, Nedim'den ya da başka birinden.
" Erişti nevbahar eyyam açıldı gül ü gülşen
Çerağan vakti geldi lalezarın didesi rüşen
Çemenler döndü ruy- i yare , reng-i lale vü gülden
Çerağan vakti geldi lalezarın didesi rüşen "
( eyyam: günler, zaman
didesi rüşen: gözleri aydın.
Çerağan : Lale Devri'nde , Topkapı Sarayı'nda , Beşiktaş'taki İbrahim Paşa Sarayı'nda , Kaptan Mustafa Paşa'nın Vefa'daki lale bahçesinde veya Sa'dabat'ta mumlarla çerağanlarla , kandillerle yapılan gece şenlikleri. Gece kaplumbağaların sırtlarına mumlar, meşaleler konur, bunlar dolaştıkça ışıklarda hareket ederdi. )
Kim akıllı kim deli, nasıl ayırt etmeli !.. Bence buraya kadar okumayı başardınızsa siz bir delisiniz. Hem de iflah olmaz bir deli... İşiniz çok zor. Kolay gelsin desem mi ki...
17 Nisan 2008 Perşembe
ONUNCU YIL NUTKU
Atatürk , Cumhuriyetimizin Onuncu Yılında söylemiştir bu güzel nutkunu.
( 29 Ekim 1933). Bu tarih Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcının on beşinci yıl dönümüdür.
On beş yılda yapılanlar kısaca şunlardır:
Yurdumuzu işgal eden dünyanın en güçlü devletlerine karşı Türk ulusu ve Türk ordusu ( yaşlı genç, kadın erkek ve çocuklarıyla ) çeşitli olanaksızlıklar içinde Bağımsızlık Savaşını kazanmış; yıkılmakta, paylaşılmakta olan bir devletin yıkıntısı üzerine yepyeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmasının yolu açılmıştır.
TBMM açılarak halk temsilcilerinin yurdun ve ulusun geleceğini etkileyecek kararlar alması sağlanmıştır.
Kişi egemenliğine dayanan saltanat kaldırılmıştır.
Ulus egemenliğine dayanan Cumhuriyet ilan edilmiştir.
Halifelik kaldırılarak laik devlet düzenine geçilmiştir. Böylece çağın olumlu gelişmelerinin bağnazlığa kapılmadan kolayca uygulanabilirliği sağlanmıştır.
Eğitim ve öğretimin yaygınlaştırılması, gelişmiş toplumlarla ilişki kurulabilmesi için yeni yazı kabul edilmiştir. Eğitim ve öğretimde birlik sağlanmıştır.
Medeni Kanun kabul edilmiştir.
Bayındırlık, endüstri, tarım, ticaret yaşamında yenilikler, gelişmeler sağlanmıştır. Tükettiğini üreten bir ekonomik düzen öngörülmüştür.
Güzel sanatların her dalında Türk ulusunun duyuş ve düşünce zenginliğini ve yaşantı zenginliğini yansıtacak , yorumlayacak çalışmalara yön verilmiştir.
Türk ulusuna çağdaş bir görünüm kazandırmak için kılık kıyafet ve şapka devrimleri yapılmıştır.
Atatürk'ün En Büyük Eseri Olan Cumhuriyet'in Temelinde :
Kurtuluş Savaşı'nı kazanmamıza yol açan Türk kahramanlığı, özverisi vardır.
Halkın kendi kendini yönetebilmesi için gerekli olan yaşantı zenginliği, deneyim, bilgi birikimi ve sezginin oluşturduğu Türk kültürü bulunmaktadır.
Atatürk 'ün Belirttiği Gibi Yapılanlar Yeterli Değildir :
Çağdaş uygarlık seviyesine çıkmak için Büyük Önder Atatürk 'ün gösterdiği yoldan gitmeliyiz. Çağın bilim, teknik ve sanatının gelişmelerinden yararlanmalıyız.
Güzel Sanatların her dalında ( edebiyat, resim, müzik, tiyatro,mimarlık, heykel
gibi ) yaratıcı olabilmek için gerekli ortam sağlanmalı; sanatçılar korunmalıdır.
Ülkenin en ücra köşelerine kadar okul, yol, elektrik, fabrika, hastane vb. hizmetleri götürülmelidir.
Gençlerimizin kendilerini yetiştirmelerine, geliştirmelerine olanaklar tanımalıyız. Ekonomik, sosyal sorunlarını devlet eliyle çözmeli , onları karanlık düşünceli kişilerin eline düşmekten kurtarmalıyız.
Bizimkiler sizinkiler diyerek ayrımcılık yapılmamalı , herkese eşit olanaklar sağlanmalıdır.
Yolsuzluğun, hırsızlığın, arsızlığın ortadan kaldırılması için gerekli önlemler derhal alınmalıdır.
Ulus olarak hepimiz, savurganlıktan, aşırı tüketimden, ayrımcılıktan, kurtulmak zorunda değil miyiz ? Sadece törenlerde " Onuncu Yıl Marş "nı söyleyerek bir yere varamadığımızı görmüyor muyuz ? Hadi o zaman !..
Daha ne bekliyoruz ?
( 29 Ekim 1933). Bu tarih Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcının on beşinci yıl dönümüdür.
On beş yılda yapılanlar kısaca şunlardır:
Yurdumuzu işgal eden dünyanın en güçlü devletlerine karşı Türk ulusu ve Türk ordusu ( yaşlı genç, kadın erkek ve çocuklarıyla ) çeşitli olanaksızlıklar içinde Bağımsızlık Savaşını kazanmış; yıkılmakta, paylaşılmakta olan bir devletin yıkıntısı üzerine yepyeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmasının yolu açılmıştır.
TBMM açılarak halk temsilcilerinin yurdun ve ulusun geleceğini etkileyecek kararlar alması sağlanmıştır.
Kişi egemenliğine dayanan saltanat kaldırılmıştır.
Ulus egemenliğine dayanan Cumhuriyet ilan edilmiştir.
Halifelik kaldırılarak laik devlet düzenine geçilmiştir. Böylece çağın olumlu gelişmelerinin bağnazlığa kapılmadan kolayca uygulanabilirliği sağlanmıştır.
Eğitim ve öğretimin yaygınlaştırılması, gelişmiş toplumlarla ilişki kurulabilmesi için yeni yazı kabul edilmiştir. Eğitim ve öğretimde birlik sağlanmıştır.
Medeni Kanun kabul edilmiştir.
Bayındırlık, endüstri, tarım, ticaret yaşamında yenilikler, gelişmeler sağlanmıştır. Tükettiğini üreten bir ekonomik düzen öngörülmüştür.
Güzel sanatların her dalında Türk ulusunun duyuş ve düşünce zenginliğini ve yaşantı zenginliğini yansıtacak , yorumlayacak çalışmalara yön verilmiştir.
Türk ulusuna çağdaş bir görünüm kazandırmak için kılık kıyafet ve şapka devrimleri yapılmıştır.
Atatürk'ün En Büyük Eseri Olan Cumhuriyet'in Temelinde :
Kurtuluş Savaşı'nı kazanmamıza yol açan Türk kahramanlığı, özverisi vardır.
Halkın kendi kendini yönetebilmesi için gerekli olan yaşantı zenginliği, deneyim, bilgi birikimi ve sezginin oluşturduğu Türk kültürü bulunmaktadır.
Atatürk 'ün Belirttiği Gibi Yapılanlar Yeterli Değildir :
Çağdaş uygarlık seviyesine çıkmak için Büyük Önder Atatürk 'ün gösterdiği yoldan gitmeliyiz. Çağın bilim, teknik ve sanatının gelişmelerinden yararlanmalıyız.
Güzel Sanatların her dalında ( edebiyat, resim, müzik, tiyatro,mimarlık, heykel
gibi ) yaratıcı olabilmek için gerekli ortam sağlanmalı; sanatçılar korunmalıdır.
Ülkenin en ücra köşelerine kadar okul, yol, elektrik, fabrika, hastane vb. hizmetleri götürülmelidir.
Gençlerimizin kendilerini yetiştirmelerine, geliştirmelerine olanaklar tanımalıyız. Ekonomik, sosyal sorunlarını devlet eliyle çözmeli , onları karanlık düşünceli kişilerin eline düşmekten kurtarmalıyız.
Bizimkiler sizinkiler diyerek ayrımcılık yapılmamalı , herkese eşit olanaklar sağlanmalıdır.
Yolsuzluğun, hırsızlığın, arsızlığın ortadan kaldırılması için gerekli önlemler derhal alınmalıdır.
Ulus olarak hepimiz, savurganlıktan, aşırı tüketimden, ayrımcılıktan, kurtulmak zorunda değil miyiz ? Sadece törenlerde " Onuncu Yıl Marş "nı söyleyerek bir yere varamadığımızı görmüyor muyuz ? Hadi o zaman !..
Daha ne bekliyoruz ?
UYUZ OLMAK
Bugün derse başladım. Baktım bazı çocuklar kıpır kıpır... Yerinde duramıyorlar. Hatır hatır kaşınıyor kimisi...
Ne oluyor demeden biri müjde verir gibi "uyuz olmuşlar öğretmenim !" diyiverdi. Şaka mı derken şaka olmadığı anlaşıldı kısa sürede. Aynı okuldan gelen beş öğrenci engellenemez bir şekilde kaşınıyor. Diğerleri de psikolojik olarak kaşınmaya hazır durumda. Gülmeler, kızmalar, dalga geçmeler , öğretmeniiimm sesleri... Güçlükle sakinleştirdim, önceki konuyla ilgili bir test verdim. Onu çabucak bitirip yeni konuya geçmek istiyorum... Bu arada yapamadıkları soruları tek tek yanlarına gidip açıklıyorum. Test de ders de bitti... Kaşıntı bitmedi!..
İkinci derse girdiğimde kaşıntı artarak sürüyordu. Yanıma gelme, yanımdan git, tartışmaları da. "Kaşınanlar kitaplarını toplasın, izinlisiniz, doğru eve... " dedim, dedim ama, kaşınanlar gitmek istemiyor. " O kadar da çok kaşınmıyor. " dedi biri. Diğeri " Ben teneffüste yıkadım, artık kaşınmıyor ." Bir başkası da " Yeni konuyu anlatacaksınız ama ! " diyiverdi. Yeni konuyu haftaya bırakıyorum, şimdi tekrar yapacağız dedim , yine de gitmek için nazlandılar. Çok garip değil mi bu ?
Güç bela o beş kişiyi eve yolladım. Biz de kalanlarla tekrar yaptık.
Eve gelince ilk işim, "uyuz" hakkındaki bilgilerimi tazelemek için, bilgi toplamak oldu.
Efendim uyuz , halk arasında "gale" veya "gidişik" adıyla da biliniyormuş. Sarcoptes Scabiei Von Hominis adlı bir böcek tarafından insanlarda oluşuyormuş. Böcek derinin üst katmanlarında tüneller açarak ilerleyip kaşınmaya neden oluyormuş. En çok gece kaşıntı yapıyormuş.
Bulaşıcı bir hastalık, yakın temasla ilgili olduğu için tüm aile bireylerinin de tedaviye alınması gerekiyormuş. Pislikle bir ilgisi de yokmuş. Çamaşırların kaynatılması da tedavi sırasında gerekli.
Ben bulaşma yollarına baktım. İnanır mısınız dans etme, tokalaşma da bulaşma yollarının içinde var. Her şey var da "soru çözmenin " bu yollardan biri olduğuna ya da olmadığına dair bir bilgiye ulaşamadım. Bilen varsa söylesin.
Sinir oldum ya ! Başka bir şekilde söylemek isteyenler " Uyuz oldum " deyimini de kullanabilirler... Siz hiç uyuz oldunuz mu ?
Amat dikkat ! Bu yazı da bulaşıcı olabilir. Okumayın isterseniz.
Ne oluyor demeden biri müjde verir gibi "uyuz olmuşlar öğretmenim !" diyiverdi. Şaka mı derken şaka olmadığı anlaşıldı kısa sürede. Aynı okuldan gelen beş öğrenci engellenemez bir şekilde kaşınıyor. Diğerleri de psikolojik olarak kaşınmaya hazır durumda. Gülmeler, kızmalar, dalga geçmeler , öğretmeniiimm sesleri... Güçlükle sakinleştirdim, önceki konuyla ilgili bir test verdim. Onu çabucak bitirip yeni konuya geçmek istiyorum... Bu arada yapamadıkları soruları tek tek yanlarına gidip açıklıyorum. Test de ders de bitti... Kaşıntı bitmedi!..
İkinci derse girdiğimde kaşıntı artarak sürüyordu. Yanıma gelme, yanımdan git, tartışmaları da. "Kaşınanlar kitaplarını toplasın, izinlisiniz, doğru eve... " dedim, dedim ama, kaşınanlar gitmek istemiyor. " O kadar da çok kaşınmıyor. " dedi biri. Diğeri " Ben teneffüste yıkadım, artık kaşınmıyor ." Bir başkası da " Yeni konuyu anlatacaksınız ama ! " diyiverdi. Yeni konuyu haftaya bırakıyorum, şimdi tekrar yapacağız dedim , yine de gitmek için nazlandılar. Çok garip değil mi bu ?
Güç bela o beş kişiyi eve yolladım. Biz de kalanlarla tekrar yaptık.
Eve gelince ilk işim, "uyuz" hakkındaki bilgilerimi tazelemek için, bilgi toplamak oldu.
Efendim uyuz , halk arasında "gale" veya "gidişik" adıyla da biliniyormuş. Sarcoptes Scabiei Von Hominis adlı bir böcek tarafından insanlarda oluşuyormuş. Böcek derinin üst katmanlarında tüneller açarak ilerleyip kaşınmaya neden oluyormuş. En çok gece kaşıntı yapıyormuş.
Bulaşıcı bir hastalık, yakın temasla ilgili olduğu için tüm aile bireylerinin de tedaviye alınması gerekiyormuş. Pislikle bir ilgisi de yokmuş. Çamaşırların kaynatılması da tedavi sırasında gerekli.
Ben bulaşma yollarına baktım. İnanır mısınız dans etme, tokalaşma da bulaşma yollarının içinde var. Her şey var da "soru çözmenin " bu yollardan biri olduğuna ya da olmadığına dair bir bilgiye ulaşamadım. Bilen varsa söylesin.
Sinir oldum ya ! Başka bir şekilde söylemek isteyenler " Uyuz oldum " deyimini de kullanabilirler... Siz hiç uyuz oldunuz mu ?
Amat dikkat ! Bu yazı da bulaşıcı olabilir. Okumayın isterseniz.
16 Nisan 2008 Çarşamba
İLHAN SELÇUK ve TURHAN ÇÖMEZ ve AHMET HAKAN
İkisinden de özür diliyorum...
Ahmet Hakan'ı Kanal 7 yıllarından tanıyorum. Düşüncelerime tamamen karşı bir kanal. Ama ben aykırı olanı da merak etmişimdir hep. Ne düşünüyorlar, nasıl yorumluyorlar, neleri önemsiyorlar ? Bilmeden, öğrenmeden, araştırmadan, tek yanlı yönlendirilmelerden kaçınmak için yaparım bunu... Sağlıklı karar vermek, haksızlık yapmamak için de diyebilirim...
Ahmet Hakan'ı o yıllarda tanıdım. Haberleri sunuyordu. Söylediklerine katılmam olanaksızdı ama yine de beğeniyordum sunuşunu. Diğer magazine dönüşmüş ana haberlerden daha ciddi bir duruşu vardı ve inananlar üzerinde etkiliydi.
Sonra değiştiğini söylemeye başladı. Kuşkulandım. Ama zaman zaman yazılarını okumaya devam ettim. Hatta bir yazısından sonra onu eleştiren bir ileti gönderdim kendisine. Alıp almadığını bilmiyorum, yanıtlamadığı için. İnsanları kandırmamasını istemiştim kendisinden. Değişmediğine inanıyordum o sıra. Sanırım kendisinin de bir bocalama devresi oldu.
Neyse efendim, bugün onun değiştiğine inanmaya başladım, Hem de olumlu bir değişiklik olduğuna... Tarafsız bakmaya çalışıyor sanırım. Ben de okumaya devam edeceğim.
İkinci kişi Turhan Çömez... Başından beri dikkatimi çekiyordu. Çok farklı bir duruşu, doğru saptamaları vardı. Ona inanmayı çok istiyordum ama kuşku duymadan da edemiyordum. Çünkü hem eleştiriyor hem de aralarında kalmaya devam ediyordu. Bugün artık onunla ilgili kuşkularımdan da kurtulmuş gibiyim. İzlemeye devam edeceğim.
Ve İLHAN SELÇUK... O , kendimi bildiğimden beri hep vardı yaşantımda. O ve Cumhuriyet Gazetemiz. Hep güvendim, hep inandım. Okudum, öğrendim ve aydınlandım...
Sevgili İlhan Selçuk, çabuk iyileş ve dön aramıza... PENCEREM açık seni bekliyorum. Hadi çabuk ol... Sağlıkla... Sensiz olmuyor...
Ahmet Hakan'ı Kanal 7 yıllarından tanıyorum. Düşüncelerime tamamen karşı bir kanal. Ama ben aykırı olanı da merak etmişimdir hep. Ne düşünüyorlar, nasıl yorumluyorlar, neleri önemsiyorlar ? Bilmeden, öğrenmeden, araştırmadan, tek yanlı yönlendirilmelerden kaçınmak için yaparım bunu... Sağlıklı karar vermek, haksızlık yapmamak için de diyebilirim...
Ahmet Hakan'ı o yıllarda tanıdım. Haberleri sunuyordu. Söylediklerine katılmam olanaksızdı ama yine de beğeniyordum sunuşunu. Diğer magazine dönüşmüş ana haberlerden daha ciddi bir duruşu vardı ve inananlar üzerinde etkiliydi.
Sonra değiştiğini söylemeye başladı. Kuşkulandım. Ama zaman zaman yazılarını okumaya devam ettim. Hatta bir yazısından sonra onu eleştiren bir ileti gönderdim kendisine. Alıp almadığını bilmiyorum, yanıtlamadığı için. İnsanları kandırmamasını istemiştim kendisinden. Değişmediğine inanıyordum o sıra. Sanırım kendisinin de bir bocalama devresi oldu.
Neyse efendim, bugün onun değiştiğine inanmaya başladım, Hem de olumlu bir değişiklik olduğuna... Tarafsız bakmaya çalışıyor sanırım. Ben de okumaya devam edeceğim.
İkinci kişi Turhan Çömez... Başından beri dikkatimi çekiyordu. Çok farklı bir duruşu, doğru saptamaları vardı. Ona inanmayı çok istiyordum ama kuşku duymadan da edemiyordum. Çünkü hem eleştiriyor hem de aralarında kalmaya devam ediyordu. Bugün artık onunla ilgili kuşkularımdan da kurtulmuş gibiyim. İzlemeye devam edeceğim.
Ve İLHAN SELÇUK... O , kendimi bildiğimden beri hep vardı yaşantımda. O ve Cumhuriyet Gazetemiz. Hep güvendim, hep inandım. Okudum, öğrendim ve aydınlandım...
Sevgili İlhan Selçuk, çabuk iyileş ve dön aramıza... PENCEREM açık seni bekliyorum. Hadi çabuk ol... Sağlıkla... Sensiz olmuyor...
15 Nisan 2008 Salı
ÖLDÜRMEYECEKSİN
_ " Asla öldürmeyeceksin "
(TEVRAT. Göç 20 )
_ " Senden önce inenlere, sana inen kitaba da inanırlar... Onlar Tanrının gösterdiği doğru yoldadır, onlar kurtulurlar... "
(KUR'AN. Bakara Suresi )
Dinlerin buyruğuydu
Öldürmeyeceksin
Tapınaklarda çaktılar çarmıhları
Elleri kanlı camilerden çıktılar
Kalem kırdılar yargı yerlerinde
Peygamberlerini dinlemediler
Kudurgan dalgalar
Tekneleri yutar denizlerde
Çöllerden esen yeller
Ekinleri kurutur
Bil ki umut yeşildedir
Yenilmeyen yeşilde
Benim küçük serçem
Kanaryam bülbülüm
Kuru dal, çalı diken
Konmuş ötersin
Öt sen, öt, kardeş sesin
Sulara rüzğarlara karışsın
Zalim ürksün sağır işitsin
Öldürmeyeceksin.
( Necati Cumalı)
(TEVRAT. Göç 20 )
_ " Senden önce inenlere, sana inen kitaba da inanırlar... Onlar Tanrının gösterdiği doğru yoldadır, onlar kurtulurlar... "
(KUR'AN. Bakara Suresi )
Dinlerin buyruğuydu
Öldürmeyeceksin
Tapınaklarda çaktılar çarmıhları
Elleri kanlı camilerden çıktılar
Kalem kırdılar yargı yerlerinde
Peygamberlerini dinlemediler
Kudurgan dalgalar
Tekneleri yutar denizlerde
Çöllerden esen yeller
Ekinleri kurutur
Bil ki umut yeşildedir
Yenilmeyen yeşilde
Benim küçük serçem
Kanaryam bülbülüm
Kuru dal, çalı diken
Konmuş ötersin
Öt sen, öt, kardeş sesin
Sulara rüzğarlara karışsın
Zalim ürksün sağır işitsin
Öldürmeyeceksin.
( Necati Cumalı)
ÇAĞIN TANIĞI OLMAK
Fırlat at uzağa
Döner gelir bumerang.
Yukardan aşağı, boş küpler,
Soldan sağa
Hangi harfleri koymalı
Ki çözülsün bilmece ?
Diş diş
Kalıntı çağ mazgalları
Sonra yeni katmanlar
Bir intihar gibi içerde.
Aldatışı yakınların
Bilinseydi
Kime inanacaksın
Ki hangi yolları yürümeli ?
Çocukluk, gene ancak çocukluk
Gerçi o da acı
Ama iyi ki var
Yerine hangi mutlu yaşantı ?
O nineler, o kızlar , o evler
De yoksa
Kimin bu toprak
Çok düşünmüşümdür.
ONU BENDEN, BENİ ONDAN AYIRAN
DÜZENLER
BIRAKMAZ BİZİ BİZE , BÖLÜCÜ
ÖLMÜŞ NİCE DEĞERLER, BEN DE ÖLMÜŞÜMDÜR.
İçindeyim, diretiyorum çağa
Size ne miyim ben, siz bana nesiniz ?
Bir hayal, bir masal mı eski
Ama ben görmüşümdür.
Fırlat at uzağa
Döner gelir bumerang.
(Behçet Necatigil )
Döner gelir bumerang.
Yukardan aşağı, boş küpler,
Soldan sağa
Hangi harfleri koymalı
Ki çözülsün bilmece ?
Diş diş
Kalıntı çağ mazgalları
Sonra yeni katmanlar
Bir intihar gibi içerde.
Aldatışı yakınların
Bilinseydi
Kime inanacaksın
Ki hangi yolları yürümeli ?
Çocukluk, gene ancak çocukluk
Gerçi o da acı
Ama iyi ki var
Yerine hangi mutlu yaşantı ?
O nineler, o kızlar , o evler
De yoksa
Kimin bu toprak
Çok düşünmüşümdür.
ONU BENDEN, BENİ ONDAN AYIRAN
DÜZENLER
BIRAKMAZ BİZİ BİZE , BÖLÜCÜ
ÖLMÜŞ NİCE DEĞERLER, BEN DE ÖLMÜŞÜMDÜR.
İçindeyim, diretiyorum çağa
Size ne miyim ben, siz bana nesiniz ?
Bir hayal, bir masal mı eski
Ama ben görmüşümdür.
Fırlat at uzağa
Döner gelir bumerang.
(Behçet Necatigil )
ÇILDIRDIK MI DOKTOR ?
Biraz önce haberleri izledim bir TV kanalında. Keşke izlemeseydim...
Bursa'da bir genç kız annesini öldürmüş . Sebebi annesi evlenmesine izin vermemiş , o da annesini öldürmüş !
Bu ilk değil, korkarım son da olmayacak. Hatırlarsanız yakın bir geçmişte iki genç kızımız daha annesini öldürmüştü. Ne kolay yazılıyor bakar mısınız ?
Bursa'daki olay emniyet müdürlüğünün karşısında bir yerde yaşanıyor. Seyircisi, meraklısı çok. Çocuğunun elinden tutan, çocuğunu kucağına alan koşmuş, bu korkunç manzarayı izliyorlar hep birlikte... O çocuklar ne hissediyor acaba. Aman boşver ! O tasa bu tasa...
Katil genç kız polislerin arasında götürülüyor. Gazetecilerin sorularını yanıtlıyor : Maddi sıkıntılar diyor, evlenmemi istemiyordu diyor, bizim de fotoğrafımızı çekecekmişsiniz demek ki diyor, annem öldü mü diyor...
Barış amacıyla yola çıkan, ancak yolculuğu bir sapık tarafından ülkemizde ne yazık ki son bulan İtalyan sanatçı Pippa Bacca utanç gözyaşları arasında ülkesine uğurlanıyor...
Dünya'nın en güzel şehri, kültür başkenti dediğimiz İstanbul Kadıköy'de,çöp kutusunda bebek ceseti buluyoruz. Göbek bağı bile kesilmemiş!
Haber sunucusu sıkkın, bu kötü haberlerden bizi uzaklaştırmak istediğini söyleyerek yeni habere geçiyor. Görüntüler de var. Güzel bir düğün haberi !
Çok katlı bir pastanın önünde gelinle damat... Önce pastayı kesiyorlar birlikte, karşılıklı birbirlerine yediriyorlar. Gözleri ışıl ışıl, mutlular. Ben de mutlanıyorum. Güzel anılarım canlanıyor , gülümsüyorum kendi kendime... Ohh nihayet biraz rahatladık diyerek izlemeyi sürdürüyorum. Sırada takı merasimi var. Takılar takılıyor. Kucaklaşmalar,sevgi gösterileri... Ben işte bunlar da var, her şeyi abartmayı çok mu seviyoruz ne? Biraz da bardağın dolu tarafından söz etsek diye düşünmeye yöneliyordum ki !.. Eyvah , o da ne ? Ne oluyor , demeye kalmadan polisler damadın boynuna sarılmasın mı, damadı öpen teyzeyi iteleyerek !.. Hem de ne iteleme ! Kalabalık bir ekip gelmiş anladığım kadarıyla. Dolandırıcıymış Edirne 'deki damadımız . Aranıyormuş, daha önceki baskından kaçmayı başarmış... Gelin arabası da çalıntıymış. Geline de nikah yapmayacakmış...
Evet, hepsi doğru, suçlu olduğu sanılıyor ki polisler düğüne baskın yaptılar. Ama nedense onu kutlamak için boynuna sarılı teyzenin durumu, damadın o hali ve polislerin yakalayış biçimi bir tuhaf göründü gözüme!
Çıldırıyor muyuz doktor ? Bak sunucunun durumu da normal değil ! Güzel haber diye bize sunduğu habere bakın. Yoksa hep birlikte çıldırdık mı doktor ?
Bu yazı da çok garip gelmiyor mu doktorcuğum sana? Blogerin ayarları da kontrolümden kaçıyor. Bazı yerler kalın bazı yerler ince yazıyor. Cümleler istemediğim yerden bölünüyor. Burada da mı bir tuhaflık yok ? Bu da mı çıldırdı yoksa ! Çıldıran ben miyim , yoksa sen misin ? Doktor, hey doktor !
Aman doktor, canım doktor ! Derdime bir çare...
Çaresiz dertlere düştük, nolur bize bul çare!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......