30 Nisan 2009 Perşembe

KANLI 1 MAYIS 1977

Gazete Haberlerinden Alıntı:


" 1 Mayıs Kanlı Bitti."

" Törene Yüzbinlerce Kişi Katıldı."

" 33 Ölü..."
.....


Muhabirler olayları kamuoyuna şöyle yansıttılar:

"Son dakikalarda patlak veren kanlı olaya kadar 1 Mayıs İşçi Bayramı görkemli bir tören ve büyük bir coşkuyla yüzbinlerin katılmasıyla kutlanmıştır. Mitingin sonlarına doğru Saraçhane'den gelen kitlelerin arasında yer almış bazı kışkırtıcı gurupların Tarlabaşı Caddesinden Taksim Alanına sarkmak için kalabalığı zorladıkları ve bu arada saptanan sloganlar dışında bazı sloganlar attıkları duyulduğu bir sırada birden bire silahlar patlamıştır.

Görgü tanıkları ilk silah sesleriyle beraber Sular İdaresi binasının duvarları üzerinde mevzilenmiş bir takım kişilerin alandaki kalabalığa doğru yoğun biçimde kurşun sıkmaya başladıklarını bildirmişlerdir. Hemen hemen aynı Taksim Alanının öteki köşesindeki İntercontinental Otelinin bulunduğu yerden ve yine görgü tanıklarının öne sürdüğüne göre otelden kalabalığa ateş edilmeye başlanmıştır.

Kurşun yağmuru altında Taksim alanını dolduran büyük kalabalığın özellikle Sular İdaresi binası ve İntercontinental Oteli kesimlerinde büyük panik baş göstermiş, halk otelin ve yöredeki dükkanların camlarını parçalayarak içeri girip kendini korumaya çalışır, sokaklara doğru kaçışırken kurşun yağmuru da tüm kalabalığı hedef alır biçimde yoğunlaşmıştır. Bu sırada alanın yan tarafında bulunan polislerin ve polis panzerlerinin de olaya karıştıkları, kalabalığa rasgele ateş açtıkları ve panzerlerden su sıkıldığı görülmüştür."

Cumhuriyet, 2 Mayıs 1977)



3 Mayıs tarihli gazeteler ise, ölü sayısının 34'e çıktığını bildirmişti.

Çeşitli kuruluşlar olayları " CİA yönetiminde bir provakasyon olarak" nitelediler.

CHP Genel Yönetim Kurulu yayımladığı bildiride, " Yasal bir toplantı silahlı saldırıya uğradı... Bir tertip bulunduğu yolundaki kuşkular artıyor." biçiminde görüş bildirdi.

MSP Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan, " Taksim olaylarında yabancı ajanların parmağı vardır. Kirli ellerini Türkiye'den çeksinler." diye konuştu.

Türkiye İşçi Partisi adına TİP Merkez Araştırma Bürosu Sekreteri Yavuz Ünal yayımladığı bildiride şöyle dedi: " Türkiye İşçi Sınıfı 1 Mayıs 1977'yi ve onun öğrettiklerini de unutmayacaktır. Taksim Meydanını dolduran yüzbinlerce işçi, emekçi burjuvazinin işçi hareketini çekmek istediği, ne uzlaşıcı, ne maceracı alanlara düşmeden , bu bilincin disiplini ve uyanıklığı ile yeniden meydanları dolduracaktır."

1 Mayıs 1977'de öldürülenlerin isimleri:

Ziya Baki (işçi)
Kahraman Alsancak (işçi)
Niyazi Darı (işçi)
M. Atilla Özbilen (işçi)
Hasan Yıldırım (işçi)
Leyla Altıparmak (hemşire)
Ömer Narman (öğretmen)
Mustafa Elmas (öğretmen)
Hikmet Öztürkçü (öğrenci)
Divan Nergis (bekçi)
Kenan Çatak (öğretmen)
Bayram Çıtak (öğretmen)
Hüseyin Kırkın (işçi)
Nazan Ünaldın (öğrenci)
Meral Özkal (hastabakıcı)
Kıymet Duman (hemşire)
Rasim Elmas (işçi)
Bayram İyi (inşaat ustası)
Ahmet Gözükara (öğretmen)
Ercüment Günkut (öğrenci)
Alako Kenteus (müstahdem)
Mehmet Ali Genç (gece bekçisi)
Hacer İpek (öğrenci)
Sibel Açıkalın (öğrenci)
Karabet Akyan (işçi)
Jale Yeşimil (öğrenci)
Kadir Balcı (tezgahtar)
Hamdi Toka (seyyar satıcı)
Hülya Emecan (ev kadını)
Bayram Sürücü (işçi)
Mustafa Ertan (öğrenci)
Ali Yeşilgül
Yücel Elbistanlı
Özcan Gürkan
Tevfik Beysoy
Nazmi Arı (toplum polisi)


Hepsini saygıyla anıyorum...


..............


Yarın 1 Mayıs, tüm emekçilerin bayramı kutlu olsun. Dileğim korkulanlar olmaz...

Güvenlik güçlerimiz her türlü önlemi alır ve söyledikleri gibi işçilerimizi, emekçilerimizi ellerindeki çiçeklerle karşılarlar.

Zaten sendikalı işçi sayısı oldukça azaldı son yıllarda. Gerek kriz nedeniyle işten çıkarılanlar, resen emekli edilenler,gerekse özel sektörde çalışıp bulduğu işi kaybetmekten korkanlar, işsizler ordusu, terör korkusuylu sindirilenler, geçen yıl 1 Mayıs'ta yaşananların etkisiyle eyleme katılanların sayısı fazla olamayacak. Herkes gölgesinden korkar oldu. Bu nedenle güvenlik güçlerimizin işi daha kolay. Önlemlerini alarak kimsenin burnunun kanamadığı güzel bir bayram yaşatabilirler isterlerse emekçilerimize. Hepimiz kanlı eylemler görmekten bıktık usandık.Geçmişten ders alma zamanımız gelmiştir umarım...

29 Nisan 2009 Çarşamba

PİNEKLEMEYE ÇAĞRI


* Dokuz askerimiz şehit oldu...

* İstanbul Bostancı'da başarılı bir operasyon(!) sonucu bir komiser, bir sivil yurttaş şehit oldu, bir terörist ölü olarak ele geçirildi.

* Bilkent Üniversitesi'nde canlı bomba!

* Genel Kurmay Başkanı Basın Toplantısı yaptı. Bana göre oldukça doğru açık ve gerçekçi saptamalar yaptı. Keşke aynı şeyi siyasetçilerimiz de yapsa...

Sahi siyesetçilerimiz, yöneticilerimiz ne yapıyor?

...........


En iyisi bir şiire sığınmak... Salah Birsel'in "Pineklemeye Çağrı" şiirine kulak verelim:


Duralım efendiler biraz
Koşmayalım öyle delice
Yormayalım kalbimizi
Katmerlendirip gerdanımızı
Oturalım efendiler biraz

İsteyen dikilsin gönlünce
Çökelim bir yere şöyle bir
Açalım ağzımızı ilkin
Gerelim omuzlarımızı sonra
Giderek bayıltıp gözlerimizi
Esneyelim efendiler biraz

Aldırmayalım öyle üç beşe
Yayalım göbeğimizi iyice
Dönelim sırtımızı İŞE AKLA
Acıyan çıkmaz sonra halimize
Vakitken çocuklar büyükler henüz

Pinekleyelim pinekleyelim
Horlayalım efendiler biraz

YAĞMUR


Bir Yağmur
Bir Yağmur,
Bir Yağmur ki

Olsa da öpsek
Gelse de koklasak...


Dün gece geldim. Bugün özledim. Ne olacak benim bu halim?
Bilsem de söylesem...

27 Nisan 2009 Pazartesi

BOSTANCI'DA ÇATIŞMA



Sabah büyük bir gürültüyle uyandım. Saat 6.30'du. Balkona çıktım. Alçaktan uçan bir helikopter sürekli havada dönüp duruyordu. Çok korktum. Helikopter bizim oturduğumuz evin çevresinde elips çizerek defalarca dönüyor, Gösteri Merkezi'nin üstünde duruyor, geri geri gidiyor, tekrar dönmeye başlıyordu. Düşecek sandım. Düşerse ne yapacağımızı düşündüm.

Sonra gitti helikopter. Ben de bilgisayarı açtım. Helikopter yazdım, Bostancı yazdım, baktım bir haber yok. İnternet haberi araştırdım, son dakika haberlerine baktım, bir şey yok. Daha sonra TV'ye baktım, operasyon haberlerini gördüm...

Az önce üst üste silah sesleri, bomba sesleri duyuldu ve siren sesleri... Olay Gösteri Merkezi'nin yanında, biz bir arka sokaktayız. Yollar kesildiği için trafik alt üst oldu bizim sokakta da... Küçük kızım ve damadım işe geç kaldılar. Ulaşıp ulaşamadıklarını da bilemiyorum şu anda...

Dün ve önceki gün gezdik, dolaştık. Ne güzel bir yer burası diye düşünmüştüm. İnsanları duyarlı, saygılı... Trafikte bile herkes kurallara uyuyor, kimse kimsenin yaşam alanına saldırmıyordu. Burada böyle bir olayın oluşması tuhaf çok tuhaf!

İlk haberlerde bir polisin öldüğü duyuruldu, sonra yedi yaralı olduğu haberleri yansıyor ekranlara... Çatışma devam ediyor. Ben arka taraftaki pencerelerden bakmaya gidiyorum şimdi. Oradan Gösteri Merkezi az da olsa görünüyor... Umarım bitmiştir.

Silah sesleriyle uyanmak istemiyoruz...

...........

Saat 9.40... Art arda silah sesleri geliyor şu anda. Bir de yoğun siren sesleri... Arka pencereden sadece polisleri görebildim.

SELAM


Çok olmuş yazmayalı. Neler neler birikti...

19Nisan'dan bu yana İstanbul'dayım. Dayanamadık, yine geldik. Yağmur ve İstanbul... İkisine de doyulmuyor. Sayılı günler tükendi, bugün yolda olacaktım, üç gün daha, diyip bileti ertelettik, anlayacağınız uzatmaları oynuyorum...

Yazamadım, hiç olmazsa yorumlara yanıt vermek isterdim, ama bilgisayarım çöktü. Kafası bozulmuş . Çocuklar beynini değiştirdiler de girebildim. Tüm yorumlara teşekkür ediyorum. Eve dönünce yanıtlayacağım. Gecikmeden ötürü özürlerimi kabul edin lütfen...

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiiriyle veda edeyim şimdilik.


Anneanneciğim, anlattı yeni öğretmen gülerek
Tartmışlar ışıkla karanlığı
Yüz milyonda biri gelmiş
Işık karanlığın.

Demişler ki
İlkin
Işık olsaydı
Olmazdı karanlık.

Düşünmüşler biraz
Değil mi ki parlamaktadır
Öyleyse
Karanlıktan sonradır ışık.

Ekledi öğretmen
Korkmayın çocuklar
Bundan sonraki yol
Karanlıklara doğru.

Anneanneciğim ne güzel
Ne uçsuz bucaksız yaşama bu, şaşıyorum.

18 Nisan 2009 Cumartesi

ÜZMEZ'İ ÜZMEYİN!

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CH%C3%BCseyin%20%C3%9Czmez,%20mizah%20dergileri%20kapa%C4%9F%C4%B1nda%5C6764775.jpg



14 Yaşındaki İlköğretim öğrencisi B.Ç 'ye Bursa-Mudanya'da cinsel taciz suçundan yargılanan Üzmez' i üzmeme çalışmalarının bütün hızıyla devam ettiği anlaşılmıştır.

Adli Tıp'tan verilen birinci raporda "Çocuk B.Ç. tacizden etkilenmemiştir!" yönündeki raporun usulsüz ve vicdansız bir rapor olduğu anlaşılınca ikinci bir raporun hazırlanmasına karar verilmişti.

Raporun sağlıklı hazırlanması için de Doç. Dr. Ayten Erdoğan Adli Tıp Kurumunda dört ay önce görevlendirilmişti. Ve bugün gazetelere şu haber düşmüştür:

"Doç. Dr. Ayten Erdoğan, 'Bu koşullarda sağlıklı rapor çıkarmak zor' gerekçesiyle Adli Tıp Kurumu'ndan istifa etti. 7 sayfalık istifa dilekçesinde neden İhtisas Kurumu'nda çalışamayacağını 27 madde halinde sıralayan Erdoğan, Adli Tıp Kurumu'na yönelik ithamlarda bulundu ve B.Ç.'ye yine aynı raporun verileceğini iddia etti.

İstifa eden psikiyatrist Doç Dr. Ayten Erdoğan, Adli Tıp kurumuna ağır eleştiriler yöneltirken, "B.Ç.'ye yeniden aynı raporu verecekler" dedi. Erdoğan, istifa gerekçesinde, "Bu koşullarda sağlıklı rapor çıkarmak çok zor" ifadesini kullandı.

İşte "Adli Tıp Kurumu'nda çalışan birçok üye ve yönetici tarafından eleştirilere ve yıpratmalara maruz kalmaktayım" diyerek istifa eden Doç. Dr. Erdoğan’ın istifa dilekçesinden çok çarpıcı iddialarda bulunmuştur."


Sayın doktorun iddialarını gazetelerden okuyabilirsiniz.

Beni şaşırtan Hüseyin Üzmez'i üzmemek için elbirliği edenlerin, Sayın Türkan Saylan'ı üzmek için güç birliği etmeleri! Bu size de garip gelmiyor mu?

Aynı şekilde Lozan'ı karalayanların Serv'i hortlatmak isteyenlerle işbirliği yapmasına siz de şaşırıyor musunuz benim gibi? Serv bir ulusun ölüm antlaşması, Lozan varoluş destanı değil miydi?

Ve son bir şey daha...

Hapishanelerimizin konuklarının eğitim düzeylerinin yüksekliğiyle dışardıkileri sollamış olması size de komik gelmiyor mu?

Gülsek mi ağlasak mı?

Galiba gülme aşamasına geldik toplumca!..

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CH%C3%BCseyin%20%C3%9Czmez,%20mizah%20dergileri%20kapa%C4%9F%C4%B1nda%5C6764776.jpg


17 Nisan 2009 Cuma

DÜŞ MOLASI



Çok sıkıldım artık. ..

Haberler içimi acıtıyordu, dün evde duramadım. Çarşıya gittim. Nereye uğradımsa "Ne olacak bu memleketin hali?" konuşuluyordu. Herkes çok tepkiliydi. İçim iyice bunaldı. Kuaföre gittim, bana iyi geliyor diye. Oturdum koltuğa, kuaförüm: "Hocam nereye gidiyoruz?" demez mi? Sen de mi Brütüs?

Eşimi aradım, "Dışardayım, buluşalım mı?" dedim. İş çıkışı buluştuk. "Nereye gidelim?" dedi. "Düş Molası"na, dedim...

Düş Molası, Zonguldak rıhtımında bir balık lokantası. Gittik, buyur ettiler, çok oldu gelmiyeli, sitemini de eklediler. Gerçekten de uzun zaman olmuş gitmeyeli. işi iyice büyütmüşler. Yan taraftaki balıkçının yerini de alıp ikisini birleştirmişler.

Neyse rahatlamıştım. Biraz mola , düş molası iyi gelmişti. Balığımızı söyledik. Balıklar hazırlanırken balık çorbası getirdiler. Limon sıkıp, baharat da ekleyince harika bir şey oldu çorbamız. Ardından yeşil salata, balık, keyifli bir sohbet, miss!.. Keyfim yerine geldi. Ve tam o sırada TV'de haberler başlamasın mı? Herkes yemeğini bıraktı, lokmalar boğazımızda düğümlendi, gözlerimiz, kulaklarımız ekrana kilitlendi! Türkan Saylan haberlerdeydi...

Gece uzun süre uyuyamadım. Sonra dalmışım. Düş mü kabus mu bilemiyorum. Çırpınıp duruyorum. Konuşmak istiyorum, bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor. Korkuyorum, çok korkuyorum...

İki çete vardı düşümde.

Biri, Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu mahkemelerce karara bağlanmış bir hükümeti değiştirmek amacıyla örgütlenmiş. Bu hükümetten nasıl kurtuluruz, diye konuşup duruyorlarmış aralarında.Kendilerinin laik, demokratik ,hukuk devletinden yana olduklarını , Atatürk İlke ve Devrimlerinden vazgeçmeyeceklerini haykırıyorlarmış meydanlarda. Çok tehlikeliymiş bu çete! Aralarında para toplayıp yoksul çocuklara burs bile veriyorlarmış. Atatürkçü gençler yetiştiriyorlarmış. Bunları tek tek toplayıp hapse tıkıyorlarmış. Hepsi içeri tıkıldıktan sonra "Kalan sağlar" yargılanacakmış...

Diğeri masummuş. Onlar hükümetle pek sevişirlermiş. Onların derdi, hükümetle değil, devletin düzeniyleymiş. Bu düzen değişmeli, diyorlarmış, kapalı kapılar ardında.Buna uygun öğrenciler yetişiyorlarmış. Özel evleri, dersaneleri, okulları varmış. Bunlar tehlikesizmiş. Herkese gülücükler dağıtıyorlarmış ekranlarda. Çok da sulu gözlüymüş bunlar. Vara da ağlıyorlarmış, yoğa da... Aslında yokluk içindekilerin elindekini avucundakini aldıkları için oldukça zenginlermiş. Zaten dünyanın her yerinden bunlara maddi destek yağıyormuş. Siz yeter ki ağlayın, ağlayan çocuğa meme veririz, büyüyün iyice. Siz büyüyünce birlikte hallederiz devleti. Zaten biz de çok kızıyoruz devletinize,aramızda bölüşürüz kardeşçe. Biz de hükümetinizi çok seviyoruz, diyorlarmış.

Kan ter içinde uyandım. Baktım yatağımdayım. Ohhh çok şükür! Düş görmüşüm neyse ki... Ya gerçek olsaydı?

Düş molası iyi geldi bana, akşam iyi ki gitmişiz. Bugün de arkadaşlarım gelecekti. Sabah mutlu mutlu hazırlıklarımı yaptım. Arkadaşlarım gelince gülüp eğleneceğiz diye de hayaller kuruyorum. Torunumun resimlerini göstereceğim. Onu nasıl özlediğimden söz edeceğim. Hala düş molasındayım ya! Ama öyle olmadı. Arkadaşlarım geldi, ve daha "Nasılsınız?" diyemeden:

"Ne olacak bu memleketin hali, nereye gidiyoruz?" diye bir başladılar, düş müş hayal oldu. Oysa arkadaşlarım torunuma "Hayırlı Olsun" demeye gelmişlerdi...

16 Nisan 2009 Perşembe

DELİLLERİ KARARTMAK



Dün genç bir üniversite öğrencisi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'e biraz uzaktan sesini duyurmaya çalışıyor. Adalet Bakanı etrafını sarmış kendisini soru yağmuruna tutan gazetecilerden bunalmış bir ruh halinde, denizde boğulacakken son anda atılmış can simidi gibi çocuğun sesine dönüyor:

" Sen gel bakayım buraya..."

diyor, yüzünde en babacan ifadesiyle. Nasıl olmasın? Hem gazetelere her seferinde aynen söylediği cümleyi tekrarlamaktan kurtulacak, hem de bir gençle ilgilenerek güzel bir imaj yakalayacak!

Ama yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor sayın bakanımız. Çağırdığına çağıracağına bin pişman oluyor. Keşke gazetecilerin arasında kalsaymış.

Genç öğrenci mutlu bir yüz ifadesiyle bakana yanaşıyor ve soruyu patlatıyor:


" Ergenekon" soruşturmasında her şey fazla serbest de ;
"Deniz Feneri" soruşturmasında her şey fazla yasak, NEDEN?"


Bakanımız: " Ben karışamam, Savcılar Bağımsızdır." dedi. Öyle uygun görmüşler... Tarafsız olduğunu söyledi.


İki davada şu anda yargı aşamasında. Yargılananların hiçbiri için suçlu da suçsuz da diyemeyiz. Bekleyip göreceğiz.

Yalnız öğrenci kardeşimizin sorusunu da düşünmeden edemeyeceğiz:

"Ergenekon" kapsamında , gece yarıları apar topar,gözaltına alınan, ülkemizde saygınlık kazanmış, gözbebeğimiz, onur kaynağımız insanların evleri didik didik aranıyor, deliller toplanıyor. Eleştirenlere de "Deliller karartılmasın diye böyle yapıyoruz." deniyor. Peki, güzel... Ama biraz çabuk olun da suçsuzlar içerde boş yere ceza çekmesin, diyoruz biz de...

Sonra da "Deniz Feneri" davasını düşünüyoruz. Burada konuşmak yasak. Hala Almanca'dan Türkçe'ye tercüme işlemleri yapılıyor. Adalet Bakanımız birkaç hafta içinde tercüme işlemi biter, herhalde, diyor. O zaten tarafsız. Tercüme işi bitince orada suçlananların da evleri aranacak, deliller toplanacak, gözaltına alınacaklar... Yargı sonucunda suçlularla suçsuzlar ayrılacaklar.


Biz genç öğrencinin sorusuyla bitirelim yazımızı:

" Neden, Ergenekon'da her şeyi serbest bıraktınız da Deniz Feneri'nde her şeyi yasakladınız?

15 Nisan 2009 Çarşamba

YAŞAMIN ANLAMI

http://www.tat.gazi.edu.tr/ataturk.jpg


17 Mart 1937'de Romanya Dışişleri Bakanıyla yaptığı konuşmada "Yaşamın Anlamı" üzerindeki görüşlerini şöyle anlatmıştır Büyük Atatürk:

"Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Yaşam konusunda filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir bölümü her şeyi kara görüyordu. 'Değil mi ki hiçiz, sıfıra varacağız, dünyadaki geçici yaşam süresince neş'e ve mutluluğa yer bulunamaz.' diyorlardı.

Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki:
'Değil mi ki sonu nasıl olsa sıfırdır, hiç değilse yaşadığımız sürece şen ve neş'eli olalım.'

Ben kendi karekterime göre ikinci yaşam anlayışını yeğliyorum, ama şu sınırlar içinde:

Bütün insanlığın varlığını kendi kişiliklerinde gören adamlar mutsuzdurlar. Besbelli ki o adam bir birey olarak yok olacaktır. Herhangi bir kişinin yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Akla uyan bir adam ancak böyle davranabilir. Yaşamda tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kuşakların şerefi, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir."

13 Nisan 2009 Pazartesi

YAŞ MISIN KURU MU?


Yıl 1925... Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkelere şu tarihi mesajı veriyordu:

" Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz..."

Yıl 2009... Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor.


Bugün şeyhlerin, dervişlerin, müritlerin ve de meczupların amaçlarının değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat; ikdidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı. Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor.

Tam bağımsız bir devleti ve kazanımlarını ortadan kaldırarak, ülkeyi uluslararası finans merkezlerinin denetimine sunmak da, geriye gitmek anlamında mürtecilik olarak değerlendiriliyor.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en sıkıntılı dönemini yaşıyor.

Bir tarafta , Türkiye Cumhuriyetini koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var.Ancak, ne bir siyasi partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk vatanseverleri...

Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyetin başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürüklediği ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim...


ABD'de yaşayan çok ünlü bir hocaefendi! nin şu sözleri çok önemlidir:

" Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır."


Ancak biz Cumhuriyetin savcılarına güveniyoruz. İçinde güvenilmezler olsa da hukukun üstünlüğüne inanan, suçluyu suçsuzdan ayıracak gerçek savcılarımız vardır. Ve onlar sayesinde gerçek suçlular hak ettikleri cezayı alacaklardır. Şemdilli'de birilerinin etkisi altında hukuksuzluğa yönelen savcı meslekten ihraç edilmiş ve soluğu ABD'de almıştır. Ne yazık ki suçsuz insanlar bu yüzden acı çekmiş, bir kişi de yaşamına son vermiştir.

Bugün de "Ergenekon" davasında gözetim altına alınanları görüyoruz TV'lerde. İçlerinde kurular da yaşlar da vardır. Bilmiyoruz, anlayamıyoruz. Ancak, gerçekler er geç ortaya çıkacaktır. Fazla acılar yaşanmadan gerçeklerin gün ışığına çıkması en büyük dileğimizdir.

Ve Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyetinin temelleri sağlam atılmıştır. En büyük güvencemiz budur. İçerden ve dışardan yıkmaya çalışanlar avuçlarını yalayacaktır.

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...