21 Mart 2010 Pazar

BUGÜN DÜNYA ŞİİR GÜNÜ



21 Mart önemli bir tarih... Pek çok şey var kutlanan, kutlanırken de ödümüzü koparan... Aman! bir olay çıkmasın, canlar yanmasın dediğimiz...

Ben Şiir'den yanayım bugün.

Biraz önce Ruhat Mengi'nin Star TV'de sunduğu tartışma programını izledim. Şimdi de Genel Kurmay Başkanımızla yaptığı söyleşiyi izliyorum.

Bugün Dünya Şiir Günü... Ben de beğendiğim bir şiiri yazıp ütü eşliğinde Sayın Başbuğ'un söyleşisini izleyeceğim. Şiir, Behçet Necatigil'den:

SES

Kopan çığlar altında kalanlar olduğu
Oysa görülüyordu.

Bir kadının ilerde
Bir şeyler hıçkırdığı;
Bir erkeğin, birine,
Görünmeyen birine bir şeyler seslendiği
Oysa görülüyordu.

Ama duyulmuyordu, SES!
Sanki ses olmayınca hiçbiri olmuyordu.



Şiirsiz kalmayın. Ses olun,ışık olun...
Ses olmayınca, karanlıklar aydınlanmıyor ki...

Işıl ışıl pazarlar herkese...

20 Mart 2010 Cumartesi

YARATICI BLOGGER ÖDÜLÜ






RÜYAYLA
İçimdeki Ucu Bilenmemiş Kelimelerim
ve
HARUN BARIŞ
Barış Zamanı

Blogumu Yaratıcı Blogger olarak seçmişler ve ödüllendirmişler. İkisine de çok teşekkür ederim.

Rüyayla, kendine özgü anlatımıyla beni etkiliyor; bulunduğum ortamdan alıp başka dünyalara götürüyor.

Barış Zamanı ise durup soluklandığım, müzikle ruhumu dinlendirdiğim, yıkayıp arındırdığım
, kendimle barıştığım bir blog...


Benim de başkalarını ödüllendirmem gerekiyor. İşin en zor yanı da sanırım bu. Çünkü birbirinden değerli, birbirinden yaratıcı o kadar çok blog var ki hangisini seçmeli? Önce yazan-okuyan herkesi tüm içtenliğimle kutluyorum. Hepiniz her türlü övgüyü inanın hak ediyorsunuz. Özellikle de anne blogları ve yoğun çalışma ortamı içinde bloguna da zaman ayıranlar, ödüllendirdim sizleri.

Ancak aranızdan yedi(7) blogu seçmem gerekiyor kural gereği. İşte seçtiklerim:


1
KIRMIZI GÜNLÜK
"Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, dünyanın umrunda değil, ama dünya O'nun umrunda" dese de kendisi,
Sevgili BEENMAYA blog dünyasında önemli bir kalem. Benim severek izlediğim yaratıcı bir blogger...

2
JİVAGO
"Bu Vatan'dan başka bir vatan yok, arama!
Bizden başka düşünen yok, arama!
Vazgeç ötelerden, yorma kendini!,
Bu Vatan'dan güzeli yok, arama!"

diyen ve güzel şiirleriyle yaratıcı bloger ödülünü hak eden Dr Jivago kalemin hiç susmasın...

3

OİP
Olmadık İşler Peşinde

Çok yeni tanıdığım bir blog OİP...
Bir gittim saatlerce çıkamadım içinden. Çizgilerle anlattığı "Bir Bloggerin Anatomisi" serisi hem eğlendirdi, hem de düşündürdü beni. Hepimizi zekice eleştiren bu blog da ödülü fazlasıyla hak ediyor bence.

4
ÖZGÜR ANNE

Benim en çok zaman geçirdiğim, gözümü açar açmaz ilk olarak ona koştuğum; yeni yazı göremeyince endişelendiğim, yazılarını tekrar tekrar okumaktan bıkmadığım, fotoğrafların karşısında kendimden geçtiğim bu blog, benim için çok özel. Özgür Anneyi, dünyaya merhaba demeden öncesinden beri izliyorum, izledikçe de hayranlık duyuyorum. Onu seçme nedenim sadece bu değil, onun kişiliğinde tüm Anne Bloglarını ödüllendiriyorum. Hangisini seçsem diye düşünürken ayrım yapamayacağımı anladım ve böyle bir çözüm buldum. Ödül, her anlamda "YARATICI" olan annelere gitsin, kendi aralarında üleştirsinler.

5
FACEBLOG
Ali İkizkaya

Nam-ı diğer Petit Prince(Güccük Prens). En çok sevgi yoksulu olmaktan korktuğunu söylese de ne kadar zengin olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem birbirinden zengin içerikle yazdığı yazıları, çektiği fotoğraflardaki yeteneği ve teknik konulardaki başarılı çalışmalarıyla bu ödülü Sevgili Dost Ali İkizkaya'ya gönderiyorum...


6
SUFİ SAJA

Onu anlatmaya sözcüklerim yetersiz kalıyor. Her yazısı birbirinden güzel, birbirinden öğretici. Başlıbaşına bir okul O. Kocaman yüreğiyle herkesi kucaklayacak kadar sevgi yüklü bir bilge kişi... Hızına yetişmek zor olsa da bu ödülü fazlasıyla hak ettiğine inanıyorum.


7
LA PARAGAS
Fuayeden Yazılar

Konu çeşitliliği, bilgi birikimiyle beni kendine çeken bir blog. Kitaba, sanata,sinemaya,spora dair her konuda zevkle okuyabileceğimiz yazıların kahramanı başarılı bir bloger ödüllendirilmez mi?

Bu kadar değil, çok hem de pek çok ödülü hak eden blog var, siz de biliyorsunuz. En azından izlemeye aldıklarımız bu ödülün sahibi aynı zamanda.

Ödülün uyulması gereken kuralları da şöyleymiş efendim:


1)Sizi ödüllendiren blogun linkini veriyorsunuz.
2)Teşekkür ediyorsunuz.
3)Ödülün logosunu yayınlıyorsunuz.
4)Yedi Yaratıcı Bloger seçiyorsunuz.
5)Seçtiğiniz blogların linkini veriyorsunuz.
6)Ödüllendirdiklerinizi haberdar ediyorsunuz.

Hadi bakalım sıra sizde, kolay gelsin. Susmayın lütfen. Şekerbank reklamındaki sloganla veda edeyim size. "Üreten susarsa Türkiye susar. Üretenin yanındayız." Sevgilerimle...

19 Mart 2010 Cuma

ÇAMUR AT İZİ KALSIN



Çanakkale'de bir genç kız Başbakana çamur atmış. Ne ayıp!

Tam da Başbakanımız çocuklara oyuncak fırlatırken, sen kalk çamur at, olacak şey mi bu?

Hadi çok öfkeliydin ya da belki de şehit olmuş bir yakınına çok üzülmüştün, elinde gözyaşlarının çamura dönüştürdüğü şehitlikten aldığın topraktan başka bir şey kalmamıştı da onu attın diyelim.

Bunu anlarım da , bu işi tam da çocukların oyuncak kapma yarışına girdiği bir sırada yapmanı anlıyamıyorum. Neden yaptın bunu be kızım, biraz daha bekleyemedin mi?

Bak o çocukların anasının babasının oyuncak alacak güçleri yok. Ya iş bulamamışlardır ya da iş yerleri satıldığı, kapatıldığı için işsiz kalmışlardır. Çocukları oyuncakla buluştuğu anda mutsuz etmenin kime ne yararı var ki? Onlar bizim geleceğimiz, işsizler ordusunun yeni neferleri olacak zaten. Bırak çocukluklarını yaşasınlar bir anlığına da olsa...

Bu millete yaranılmıyor zaten! Bir zamanlar anası- babası öldürülen çocukların köyüne giden Papatyalar, çocuklara birer lolipop şeker dağıtmışlardı da eleştirilmişlerdi. Şimdi oyuncak atılıyor otobüsün içinden, onlar da kapışmacacılık oynayarak eğleniyorlar, mutlu oluyorlar. Bunu çamurlamanın alemi var mıydı?

Neyse ki bu çamur yıkayınca çıkacak cinsten. Ya masum insanlara atılan iftira çamurlardan olsaydı ne olacaktı?

Çok çok geçmiş olsun, ucuz kurtulmuş Başbakanımız.

18 Mart 2010 Perşembe

ÜRETEN SUSARSA TÜRKİYE SUSAR


"Şekerbank" ın reklamını izlediniz mi? Ben izledim ve çok beğendim.

Çalışan, üreten insanlarımız iş başında gösteriliyor. "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz." dercesine sessiz, ama vakur, etkileyici... Kutluyorum reklamcılarını.

Ve reklamın sonunda tek bir cümle geliyor ekranlara: Üreten susarsa Türkiye susar. Üreticinin yanındayız..."

Bugün TBMM'de Biyogüvenlik, Biyoteknik kanun tasarısı görüşülüyordu. Oldukça önemli bir kanun, biraz izledim; anlamaya çalıştım. GDO' lu yiyecekler geldi aklıma, denetimlerdeki savruklukları düşündüm.
En fazla da meclisteki milletvekillerinden çok azının böyle önemli bir kanun görüşülürken mecliste oluşuna takıldım. Beş yüz elli milletvekilinden ellisi bile yoktu salonda.

"Üreten susarsa Türkiye susar!" Giderek daha çok suskunlaşıyoruz galiba...

ATATÜRK AÇILIMI MI? SAKIN HA!




Dün akşam haberlerinde Uğur Dündar, Turgut Özakman'la "Dersimiz Atatürk" filmi hakkında konuşuyordu.

Filmin galası bu akşam Çanakkale'de gösterilecekmiş, yarın da(19 Mart 2010) sinemalarda gösterime sunulacakmış. Filmi izledikten sonra düşüncelerimi yazacağım.

Turgut Özakman adı bende saygıyla karışık sevgi uyandırıyor. Hepimiz için, özellikle de çocuklarımız için bu ders her zamankinden daha önemli. Dersimiz Atatürk, bu dersten sınıfı geçmek zorundayız. Çok çalışmamız gerekiyor çooookkkk!

Ancak bu yazıyı, Uğur Dündar'ın tüylerimi diken diken eden bir cümlesi sonucu yazıyorum. Cümle şuydu:

"Atatürk açılımı yapalım!"

Aman, ne diyorsun Uğur Dündar! "Açılım" lardan dersimizi almadık mı daha?

Kürt açılımı, dediler partiyi kapattılar, kelepçeler taktılar, milleti ayrıştırdılar iyice...

Alevi açılımı dediler, alevileri bile birbirlerine düşürdüler...

Sanatçı açılımı dediler, sanatçılarımıza sizden bizden diye bakar olduk. Bu konuda -sanırım Yonca Evcimik'ti- "Gidelim bakalım, açılmadık bir yerimiz kaldı mı?" cümlesi damgayı vurdu.

Romen açılımı dediler, hatta ev vermeyi bile teklif ettiler. Garibanları inandı,sevindi; Kibariye'yle göbek bile attı, "Kim biliiirr kim bilir" şarkısı eşliğinde. Ama aklı başında olanlar, iş dedi; eğitim dedi...

Başka "açılım" var mıydı? Şimdi aklıma gelmedi. Ammaaan boş ver be anacım, zaten açılım maçılım yok, kapatmak için, oy kapmak için okşandılar o kadar. Yersen afiyet olsun...

Şimdi anladınız mı Uğur Dündar'ın "Atatürk açılımı yapalım!" sözünün beni neden çıldırttığını...

Sakın ha! Açılım maçılım istemiyoruz. Gölge etmeyin yeter!

Bu arada Çanakkale'nin geçilmez olduğunu kanıtlayan, "Geldikleri gibi giderler." diyenlerin şanlı zaferini kutluyorum. Geldikleri gibi gidecekler, ne güzel bir umut!

Siz okuyucular da lütfen dersinizi iyi çalışın. Bugünkü dersimiz ATATÜRK...


17 Mart 2010 Çarşamba

SIFIR

(Karikatür: Nuri Kurtcebe-Cumhuriyet Gazetesi'nden)


16 Mart Öğretmen Okullarının Kuruluşunun 162. yılı , sessiz sedasız geçti gitti. Çünkü öğretmen yetiştiren okulların hepsi teker teker kapatıldı.

Geldik bugünlere! Ne çok öğretmen, öğrenci, okul sözcükleri geçiyor satır aralarında; hepsi de olumsuz ne yazık ki...

Konya Tepeköy'de sözleşmeli öğretmen, Türkçe kitabını evde unutan yedinci sınıf öğrencisini cezalandırıyor. Nasıl mı? Tek tek 28 sınıf arkadaşına tokatlattırıyor öğrencisini, iyi mi?!

Bir lise öğrencisi, derste öğretmeninin gözünün önünde, şişeye çişini yapıyor!

Bir başka okulda erkek çocuklar birbirlerine tecavüz ediyor, hem de arkadaşlarının gözünün önünde! Söylemesinler diye arkadaşlarına dışkı yediriyorlar!

Öğrenciler öğretmenlerini dövüyor, öğretmenler öğrencilerini dövüyor!

Gencecik öğretmenler öldürülüyor hiç uğruna! Şikayetler, dikkate alınmıyor, korunamıyor öğretmenler. Tehdit eden bilindiği halde hiçbir şey yapmayan polis, katil teslim olunca, "Yakaladık!" diye ödüllendiriliyor!

Okullar sabıkalı kişilerin cirit attığı mekanlara dönüştürülüyor. Kantinci amcalar, servisçi abiler çocuk tecavüzcüsü çıkıyor da kimsenin ruhu duymuyor! Okullarda çalıştırılanların suçlarına bakar mısınız?


Cinsel istismar: Kayıt 9, aranan 7
Uyuşturucu: Kayıt 13 aranan 1
Dolandırıcılık: Kayıt 11 aranan 1
Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet: Kayıt 34
Cinayet: Kayıt 12
Yaralama ve darp: Kayıt 13
Hırsızlık: Kayıt 65
Mali suçlar : Kayıt 19
Terör: Kayıt 10
Resmi belgede sahtecilik: Kayıt 17, aranan 1


YÖK, hukuku önden mi arkadan mı hadım etsem tartışmalarıyla eğitimi kendine göre şekillendirmenin yollarını arıyor.

Milli Eğitim, Diyanet görevlilerinin doldurulmasıyla YOK edilmeye çalışılırken YÖK eliyle de cemaat okullarına teslim edilmeye çalışılıyor.

Üniversiteye giriş "Kırk satır mı , kırk katır mı?" işkencesine dönüşmüşken liseyi yurt dışında bitiren öğrencilere "Sınavsız gel geç, sen de bizdensin!" uygulamasına geçilmek isteniyor. (Neyse ki biraz önce tepkilerden çekinip bu düşüncelerinden vazgeçtiklerini açıkladılar. Ancak bakalım yerine nasıl bir numara bulacaklar? )

Örnekler çoğaltılabilir, kimbilir çalışan öğretmenler; öğrenciler, çocuğu okuyan veliler neler görüp nelerle uğraşıyordur!

Sıfır bile bir değer, sıfırın altına mı düştük?

16 Mart 2010 Salı

"SİZE BABA DİYEBİLİR MİYİM?"


İstanbul'dan küçük kızımın arabasıyla döndük. Yeni değiştirdiğimiz arabamızı da ona bıraktık.

Pazartesi sabahı iş arkadaşı olayı öğrenince: "Size baba diyebilir miyim?" diyivermiş eşime! Çok güldük çoook...

Kızımız küçük bir kaza yapmıştı, çok şükür ona bir şey olmadı. Arabanın bakım ve onarımdan geçmesi gerekiyordu. İstanbul'da güven sorunu yaşıyoruz; burada tanıdık, bildik kişilerle sorunları daha kolay çözebiliyoruz. Bu nedenle değiş tokuş işlemini gerçekleştirdik.

Aslında sanırım baba deme isteği sadece bu konuyla ilgili değil. Eşimin kızlarına olan düşkünlüğünü bizi tanıyan herkes çok iyi biliyor zaten. Şimdilerde de torun sevdasını... Her gün zorla Ela Yağmur haberleri dinlemek, videolarını izlemek zorunda kalıyorlar da ondan demiştir bu sözü!

"Size baba diyebilir miyim?"


Not: Bu akşam saat 20.00'de Show TV'de
Devrim Arabaları var, ben bir kez daha izleyeceğim.

15 Mart 2010 Pazartesi

DÖN DOLAŞ YİNE BANA GEL


Döndüm, dolaştım ve dün akşam evime geldim yine...

Sabah gözümü açar açmaz ilk sözüm: "Saat kaç, Ela uyanmadı mı?" oldu. Ardından, yumurtasını koysaydım haşlanmaya, diye geçirdim aklımdan. Sonra gözlerimi açtım evimdeyim...

Özlemişim evimi. Deliksiz uyumuşum, dinlenmiş vücudum; kafamın, yüreğimin yarısı İstanbul'da kalsa da evde olmak güzel.

Her şey "Nerde kalmıştık?" der gibi bakıyor bana. Hadi bakalım, kaldığımız yerden devam...

11 Mart 2010 Perşembe

YAGMUR YAGAR ISLANIRIM OYYY AMANNN

Yolculuk boyunca yagdi. Zaten gec cikmisiz yola, farlarin isiklari bir yandan goz kamastiriyor, yorgunluk ve uykusuzluk da var.

Boyle durumda yola devam edilir mi? Edilmezzz degil mi?

Hem tam da Yalova 'dan gecerken!

Yalova, Istanbul 40 dakika!
Yalova, Zonguldak bes saat...

Izmir, Balikesir, Bursa yi gecmisiz, yorulmusuz, Yalova mola icin uygun degil mi? Bin vapura gec karsiya Istanbul kanatlarinin altinda... Ohh Istanbul, Yagmurum, canlarim sukur kavusturana! Sevgili koca otobusle yola devam, uyur dinlenir degil mi ama! Valla billa ben onu da dusundum... Herkes icin boylesi daha iyi oldu. Hafta sonuna kadar Istanbul'dayim. Yasasin!!!

Ben yagmurdan yastan degil, Ela Yagmur' un askindan boyleyim...


Not| Sabah beste uyandim, herkes uyuyor. Iki satir yazayim dedim burnumdan geldi. Ozgur Anne'nin bilgisayarinda yazdim, benim laptopun baglanti sorunu var yazamadim. Su anda kendimi birinci sinif ogrencisi gibi goruyorum, okuma yazmayi yeni cozmus gibi. Kusura bakmayin, bu da boyle bir yazi oldu iste! Harfler isaretler karman corman, offf yoruldum ya! Uyunmaz bu saatten sonra , Yagmur' un uyanmasini bekleyeyim en iyisi...

8 Mart 2010 Pazartesi

SEN AYAK ALTINDA DOLAŞMA


Bugün duyulması gereken en son cümle bu olsa gerek, ama duydum işte, hem de bana söylendi; hem de sevgili eşim tarafından!

"Sen ayak altında dolaşma istersen, git bekçinin evine!"

Bir de kovuldum, evden kovuldum anlayacağınız. Oysa dün akşam "Yarın 8 Mart, Emekçi Kadınlar Günü" demişti, unutmuş olamaz. Yoksa emekliler, emekçi sayılmıyor mu? Ben bilemedim, "Git istersen, ayak altında dolaşma!" dedi. Tamam ev usta kaynıyor, ben ortada kaldım, hava soğuk, yorulma, üşüme, demek istedi; ama böyle de söylenmez ki! Hem de Dünya Kadınlar Günü'nde...

Kutlu olsun herkese diyorum , kadının, emekçi kadının; erkeğin, emekçi erkeğin emeklerinin boşa gitmeyeceği zamanları da görürüz inşallah...

Haa biraz önce geldi, elimdeki nescafeyi ona verdim, ne yapayım evimin direği olur kendisi, üşümüş kıyamadım!

Mart, martlığını yaptı yine... İşin sonuna yaklaşmışken, yağmura razı olmuşken dolu yağdırdı ya başımıza, alacağı olsun! Ne yaparsa yapsın baharın eli kulağında...

Bu arada biraz önce öğrendim, Elazığ'da deprem olmuş, Sevgili Hemşehrilerime büyük geçmiş olsun, ölenlere rahmet, kalanlara şifa ve sabır diliyorum. Bu sıra ev altüst durumda, haberlerden habersizim. Çok üzüldüm.

Şimdi gidip biraz daha ayak altında dolaşsam mı,yoksa bilgisayarda turlasam mı bilemedim. Aklım evde olsa da ikinci şık daha cazip geldi, biraz daha kalayım en iyisi. Hepinize sevgiler...

3 Mart 2010 Çarşamba

ACELE ETME HOCAM, BANA GÜVENMİYOR MUSUN?



Yaşam devam ediyor, yaşanacak alanların düzenlenmesi de...

Evde inşaat işi zor. Hani yeniden başlansa daha kolay olacak, ama var olanı yıkıp yenilemek bu koşullarda zor.

Ve en zoru da insanlarla uğraşmak! Başlıkta sözünü ettiğim Ali Usta'yla uğraşamadık biz de. Her sözünün başında "Bana güvenmiyor musun, bana güven, gerisini merak etme sen!" dedi durdu. "Acele etme ki güzel olsun hocaamm!" da onun sözü...

Zamanımız dar, bir an önce bitsin diye bakıyoruz biz de. İlk gün geldi, başla, dedik; yarın, dedi, biraz işim var, onu bitireyim, yarın başlarım!

Oysa telefonda, boşum, dediği için geldik. "Peki, bir günden birşey olmaz." dedik bekledik. İkinci gün 9.30'da geldi, 11.30'da " Bi gidip geleyim!" dedi 16.00'da geldi. "Sizin beklemenize gerek yok, ben çok iyi ustayım, bana güvenin, ben yaparım, siz gidin!" demez mi? Zaten beklerken sinir olmuşuz, "Hadi en iyisi sen git!" diyip gönderdik Ali Usta'yı...

Ertesi gün bekçimiz bize yeni usta buldu, şimdi onlar çalışıyor evde. Bunlar iyi çıktı şansımıza. Baba oğul sabah 08.00'de geliyorlar. Banyolar değişiyor, salonun balkonların seramikleri yenileniyor, çok işimiz var çoook... Neyse ki yapılıyor. Adamlar durmadan çalışıyor, acele etmemize gerek yok doğal olarak. Ali Usta işe başlamadan acele etmeyin, uyarısında bulunmuştu. Uyanık, malzemeyi de fazla fazla aldırmış bize! Artık artanı aldığımız yere geri vereceğiz.






Burası çok güzel, her gün ağaçların mısır patlağı gibi çiçeklendiğini görmek coşku yüklüyor yüreklere, şarj oluyoruz inanın. Doğayla iç içe yaşamak gerek. Apartmanların dört duvarına şıkışıp kalmamak gerekiyor. Şansımıza, ilk gün dışında, hava pırıl pırıl güneşli, öğlen saatlerinde kısa kolla geziyorum. Ohh ne tatlı hayat!





Bu arada zeytin ağacı dikmeye karar verdik. Küçük kızımın çocuğu için olsun bu da, dedim. Bekçi ve eşi: "Neee evlendi mi?" diye hayretle sordular. Ben, gayet sakin: " Yooo, ama bir gün evlenirse, çocuğu olursa!.. Nasrettin Hoca'nın çalı hesabından daha gerçekçi değil mi? Eee Eloş'un kaysı ağacı var, onun da zeytini olsun dedik; sonra da ağaç sayısını üçe çıkardık. Gelenler arasında paylaşsın değil mi ama?

Hadi hoş kalın, sağlıklı yaşayın. Sevgilerimle...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...