19 Aralık 2011 Pazartesi

TE TA

Öğrenmek, gerçekten ne bildiğimizi keşfetmemizdir.
Yapmak, bildiğimizi göstermemizdir.
Öğretmek, başkalarına en az bizim kadar iyi bildiklerini hatırlatmamızdır.
Bu hayatta hepimiz birer öğrenci, öğretmen ve uygulayıcıyız.
Richard Bach


Blogerler olarak okumayı, yazmayı seviyoruz. Her yazıdan ayrı bir tat alıyoruz, pek çok şey öğreniyoruz. Ancak bazı yazılarda her şey çok güzel giderken bir anda büyü bozuluyor.Küçük bir dikkatsizlik buna neden oluyor. Eminim o arkadaşlarımız da doğrusunu biliyorlardır, uygularken oluşuyor bu hatalar. O nedenle hatırlatma gereği hissettim.


Ek ise zaten bitişik yazılıyor.

Hem ayrı yazıp hem de "te" "ta" yazmak olacak iş mi? Güzel Türkçemizde "te","ta" diye bir bağlaç yok ki...

Bağlaç olarak kullanıyorsak ayrı yazıyoruz ; "de" , "da" sözcüklerini kullanıyoruz.

Benden hatırlatması...


BAKINIZ BURADA DA YAZMIŞTIM:
1) Bloglarda Tartışma
2)Anlatım Bozuklukları (1)
3)Anlatım Bozuklukları (2)

14 Aralık 2011 Çarşamba

ANAMA ANA DİYESİN BABAMA BABA DİYESİN

Sevgili,

En mutlu günlerimizden biriydi...

Küçük kızımızın sevdiğinin ailesini evimizde konuk ediyorduk. Nişan telaşı sarmıştı yüreklerimizi, heyecan doruktaydı. Her şey çok güzel olmuştu.
Nişandan sonraki sabah kahvaltı bitiminde sohbete geçildi.

İşte o sırada Sevgili Kayınvalidem aldı sazı eline, başladı beni şikayete:

"Bu var ya bu, ilk zamanlar bana hiç anne demedi!"

Gördün mü olanı? Zamanlama da dört dörtlüktü hani... İşin fenası söyledikleri de doğruydu. "Anne" dememiştim, diyememiştim. Hala da şöyle ağzımı doldura doldura anne diyemiyorum yazık ki...

Kayınvalidem 85 yaşında, otuz altı yıl, içinde sakladığı sitemi, mükemmel bir zamanlamayla yüzüme vurdu, yeni dünürlerimizin yanında.

Bu konu, seninle aramızda hiç sorun olmamıştı değil mi Sevgili? Oysa pek çok aile sırf bu yüzden nice tatsız tartışmalar yaşamıştır kim bilir?

Şimdi ben de kayınvalideyim. Bunu yazmak bile tuhaf geliyor, çünkü ben kendimi hiç kayınvalide olarak göremedim ki... Belki de kız annesi olmanın avantajı bu, malum cici anne de deniyor kız annelerine.
Sorun genelde aynı kişiyi seven iki kadın arasında yaşanıyor. Gelin kaynana arasındaki malum rekabet duygusu ya da kötü örneklerin dilden dile anlatılması sonucunda oluşan önyargılı başlangıçlar sorunları körüklüyor. Konu önemli çünkü hiç yoktan insanın en güzel yıllarında gereksiz acılar yaşanıyor.

Beni bunları yazmaya iten, başlıkta adını andığımız Edip Akbayram'ın sesiyle de insanın içine işleyen sözlerin gerçekleşme olasılığının kolay olmadığı gerçeği. Ne diyor Edip Akbayram:

"Anama ana diyesin, babama baba diyesin,
Sen bize gelin gelesin, nerde kaldın kibar gelin?"

Sözler insanın içini ısıtıyor değil mi?

Ancak tüm insan ilişkilerinde olduğu gibi burada da sihirli sözcük "saygı" diye düşünüyorum. "Anne" ve "baba" hayatımızdaki en önemli iki insan için kullandığımız sevgi, saygı, güven,fedakarlık gibi pek çok güzel anlamı yüklediğimiz sözcükler. Dolayısıyla bu sözcükleri hayatımıza yeni giren aile büyükleri için kullanmak çok zor. Sanırım zorlanmalarımızın nedeni de bu. Onun için büyüklerin bu konuda ısrarcı olması işi daha da zor bir duruma getirecektir. En iyisi karşılıklı saygı göstermek, ilişkileri saygı çerçevesi içinde yürütürken zamanla oluşacak sevgi köprüsünü sağlam temeller üzerine oturtmak.

Damatlarım bana anne demediler. Sana da baba... Daha doğrusu adımızın sonuna eklediler bu güzel sözcükleri. Çok hoşuma gitti. Hiçbir hitap kullanmasalar da sorun değil.Amca, teyze de diyebilirler. Önemli olan ilişkilerdeki güzellik.

Canımızın canları onlar, sevgili yavrularımızın sevdikleri... Sadece bu bile gelin ya da damatları hoş tutmamız için yeterli bir sebep değil mi? Ve onların ayrı bir aile oldukları gerçeğini kabullenmek...


Bu konuda başkalarının ne düşündüğünü de çok merak ediyorum doğrusu.


Anama ana diyesin
Babama baba diyesin


Kolay mı bunu hemencecik söylemek?


Not: MEKTUPLAR blogumda yayınlamıştım, burada da paylaşmak istedim. Anne- baba denmesi konusundaki düşüncelerinizi merak ediyorum.Yazarsanız sevinirim.

13 Aralık 2011 Salı

HADİ GÜLÜMSE


Hep karamsar yazılar yazmak zorunda kaldığım için özür dilerim. Rahatsızlık verdiğimin farkındayım. Bugün bir değişiklik yapmaya karar verdim. Biraz da gülelim değil mi?
Bir dosttan gelen fıkraları sizlerle paylaşmak istiyorum. Fıkralar Erzurumlularla ilgili...

"Hükümet Erzurum'a bir yazı göndermiş:
Kışın soğuk geçeceği anlaşılmıştır... Kullandığınız yakıtın cinsini, kod numarasını, stok durumunu acele bildiriniz.

Erzurumlu bir köy muhtarı da hemen Ankara'ya cevap yazmış:

Yakıtımız pohtir...
Kod numarası yohtir...
Stokumuz çohtir..."

.......

"Erzurumlu, Bayburt'a gitmiş; bir kahveye girmiş:
Hele gardaş bir çay getir de içek...
Ve peş peşe 29 bardak çay içmiş.
Bayburtlu sormuş:
Abi, daha getirim mi?
Erzurumlu, elini kalbine götürüp yanıt vermiş:
Yoh gardaş, 30 bardak oldu mu çarpıntı yapiy..."

.......

Erzurum'a bilgisayarın ilk gelmeye başladığı yıllarda, bir iş yerine bilgisayar ve stok programı satılır. Teknik servis elemanı bilgisayarı işyerine kurduktan sonra stok programının kullanımıyla ilgili bilgi verir ve ayrılır.
Aradan bir iki saat geçer, işyerinden telefon:
Kardeşim, sizin anlattığınız gibi yapirem fakat program düzgün çalışmiiir!
Teknik servis elamanı sorar:
Nasıl yapıyorsun?
Senin anlattığın gibi...
Hata ne?
Yazdığım bilgiler kaydetmeme rağmen saklanmir.
İşlem basamaklarını tek tek anlatın.
Tamam, diyor anlatmaya başlıyor:
Programı açirem, malın adı bölümüne adını, adedi bölümüne adedini, birim fiyatı vb yazirem. Hepsini yazdıktan sonra senin anlattığın gibi kayıt bölümüne basirem. Ekrana bir yazı geliirr:
Kaydetmek ister misiniz?
E/H yazısı çıkir.

Ben de diyirem He..."

......

Erzurum havaalanında yolcular uçağa binmiş. Kapılar kapanmış ve hostes:
Sayın yolcular, lütfen kemerlerinizi bağlayın, demiş.
Kimse bağlamamış. Hostes durumu pilota anlatmış. Pilot mikrofunu eline almış:
Hele dadaşlar, kemerlerinizi bağlayın da havalanah.
Herkes bir anda kemerlerini bağlamış.
Hostesin şaşkınlığını gören pilot:

Erzurumlu, kadın sözüyle iş yapmaz...

....

Yüzünüzden gülümseme eksik olmasın efendim.

12 Aralık 2011 Pazartesi

2012 YILININ EN İYİ "MELE" YENLERİ KİM OLACAK?


DİYANET'TE "MELE" DÖNEMİ

Gerçek Gündem'deki bu haber, sanırım siz değerli öğretmen adaylarını da ilgilendirir. Gördünüz mü bir kapıyı kapayan Allah diğer kapıyı açıyor. Durmayın sizden iyi toplum öncüsü mü bulacaklar? Öğretmen olamasanız da Milli Eğitim Bakanının önerisi doğrultusunda işte size yeni bir iş kapısı! Yalnız bir sorun var: "Mele"meyi öğreneceksiniz ki sürüyü idare edebilesiniz? Sınavda en iyi meeeeeleeeyenler başarılı sayılacak.

Hadi blogerler hep birlikte meleyelim, ya ben ne söylüyorum? Hep birlikte haberi okuyalım:


" .....
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bu kişileri analiz ettik. Toplumda sözü dinlenen, saygınlığı olan, sözleri insanları durduran veya harekete geçiren insanlar. Bu kişilerin hizmetinden müftülük denetiminde yararlanmak istiyoruz” dedi. Bozdağ, “Diyanetin 2012’ye yönelik en önemli projesi” olarak değerlendirdiği çalışma hakkında şunları söyledi:

1000 kadro

“Doğu’da mele, bizim bildiğimiz tabirle molla denilen din eğitimi almadığı halde din bilgisi olan, toplum tarafından saygı gören isimler var. Bu kişilerden Diyanet Başkanlığı olarak istifade edebilmek için daha önce çıkardığımız kanun hükmündeki kararnamede bir düzenleme yaptık. Bu tip kişilerden, Diyanet tarafından yapılacak sınavda başarılı olmaları kaydıyla sözleşmeli imam hatip olarak yararlanmak istiyoruz. Bu bir defaya mahsus olarak kullanılacak bir düzenlemedir. 1000 kişilik bir kadro öngördük. Yaptığımız hesaplamalar 800 civarında ihtiyaç olduğu yönünde.”

DEVAMI BURADA

"Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir" Kim söylemişti bunu?

Üniversiteler ne işe yarıyor?
Milli Eğitim Bakanlığı da gereksiz!
Diyanet İşleri Başkanlığı yeter de artar bize!
Kapatın tüm okulları!
Atın Prof.'ları, öğretmenleri, aydınları, bilim insanlarını içeri, örtün kapıları üstüne ki ölsün!
Eee bir fatiha okumayı esirgemezsiniz değil mi?

Hep birlikte "mele"yelim ki sürüm sürüm sürüne bu toplum...

2012 Yılı En iyi "Mele" yenlerin yılı olacak anlaşılan.

10 Aralık 2011 Cumartesi

GERÇEĞİ YALNIZCA GERÇEĞİ


Hakim sorar:

"Bu yıl Notre Dame takımında mı top koşturuyorsunuz?"
"Evet efendim."
"Hangi pozisyondasınız?"
"Orta sahada oynuyorum efendim."
"Orta sahada ne kadar iyisiniz?"

Szymanski yerinde toparlandıktan sonra :

"Efendim, ben Notre Dame'in şimdiye kadarki en iyi orta saha oyuncusuyum."

Mahkeme salonundaki antrenör Frank Leahy şaşırır. Szymanski hep alçak gönüllü, kendi değerini pek takdir etmeyen bir futbolcudur. Sorgulama bittikten sonra Szymanski'yi bir köşeye çeker ve neden böyle söylediğini sorar. Szymanski kıpkırmızı olmuştur.

"Bunu söylemek çok zoruma gitti aslında. Ama kutsal kitap üzerine yemin ettiğimden gerçeği söylemek durumundaydım." diye yanıt verir.
....

Eskiden böyleydi. Kendini övmek çok ayıp sayılırdı. "Bırak seni başkaları övsün.", anlayışı vardı. İnsanlar büyüdükçe alçalırlardı.
Şimdilerde alçaklık yaptıkça büyüyorlar. "Alçak gönüllü olma gerçek sanırlar!" deniyor nicedir.

Tüm kutsal bilinen değerler üzerine yemin edenler hiç utanmadan, sıkılmadan, kızarmadan yalan üstüne yalan, iftira üstüne iftira atıyorlar. Yalanlar yeni yalanları doğuruyor. Bir kısım insanlar da buna inanıyor. Nice değerli insan bu yalancı alçaklar yüzünden acı çekiyor.

Gerçeği, yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin eder misin?




8 Aralık 2011 Perşembe

ADSIZ DEDİ Kİ...


AdsızVIDI VIDI VIDI ÖP YA DA ÖLDÜR Adlı yazıma gelen "adsız" yorumu paylaşmak istiyorum sizlerle.
Bu arada Galatasaray'ı kutluyorum, eşimi çok sevindirdikleri için de teşekkür ediyorum.
Eş durumundan futbola ilgim sürüyor efendim.Bağlantı



Adsız dedi ki...

"Fenerbahçe'den başlayan şike operasyonundan Fenerbahçe Orduevi'ndeki Ergenekon yapılanmasına uzanılması bekleniyordu. Ancak tam tersi gelişmeler yaşandı. Şimdi Fenerbahçe'den açılan bu kanaldan Ergenekoncular kurtarılacak mı kaygısı oluştu."

Yeni Şafak gazetesindeki yandaş bir yazar şike operasyonunun hangi amaçla yapıldığını açıklamış, bugünkü yazısında.Ergonakana bağlanmak istenirken olay istemedikleri yola girince üzülmüş, uyarıyor AKP li vekilleri.
Abdulkadir Selvi adlı bu yazar yazısının sonunda:

"İşin özü, AK Parti milletvekilleri tünelin ucundaki ışığın ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyorlar.

Gerçekten tünelin ucundaki ışık mı, yoksa üzerimize gelen kamyonun farları mı?

AK Parti grubundaki havayı, "Penaltı anındaki kalecinin endişesi" olarak tarif edebiliriz."

Ya işte böyle.
Amaç temiz toplum, temiz futbol gibi yüce duygulara dayanmıyor. Ergenekon diyerek kendilerine karşı olanları bitirme çabası.
Ama bu kez sert kayaya çarptılar. Bu ülkede en güçlü örgüt taraftar olanlardan oluşuyor.Hem onlar aydınlar gibi kibar kibar kendini savunma yöntemlerine başvurmazlar. "Kodu mu oturturlar."
Bu kez işleri zor anlayacağınız. Onun için FG dahil hepsi tutuştu.

8 Aralık 2011 11:57

7 Aralık 2011 Çarşamba

SEVGİYE HASRET BİR YÜREK NİHAT DOĞAN


Şu anda Show TV'de Nihat Doğan'ı izliyorum. Ağlıyor, burnunu çeke çeke... İzlemediyseniz merak etmeyin; kimbilir kaç kez izlettireceklerdir herkese. Reytingi bol bir röportaj yaptı Saba Tümer.

"Dünyaları bırakıp ben seni seçtim.
Nankörlüğün aklıma geldi, aramayamadım..."

Ağladıktan sonra kalkıp oynayarak söylediği bir türkü bu. İçinde kalleşlik, ayrılığı taşımak, şerefi yere düşürmemek, aşkın on ton olduğu gibi sözler geçen bir de şiir okudu şarkının içinde.

Nihat Doğan miting alanındaki bir siyasetçi gibi konuşuyor. Daha açık söyleyeyim mi? Başbakana çok benziyor hitabet sanatında. Sözcüklerle dövüyor karşısındakini. Söylediklerinin bir kısmının altına imzanızı atabilirsiniz belki sakin sakin anlatsa; ama o savaşa gider gibi konuşmayı seçiyor. Ne kadar çok bağırırsa bağırsın sesini duyuramayacağı endişesi içinde sanki.

Beni duyun, beni anlayın, beni sevin haykırışı gizli her cümlesinin altında...

Yetmiyor televizyonlara çıkmak, yarışmalara katılmak, tanınmak, meşhur olmak; ne dense ne söylense içindeki eziklik duygusu gitmiyor.

Nasıl gitsin ki...

Rahmetli babası öldüğünde on bir yaşında bir çocukmuş. Şiddet görmüş ondan, mesleğini seçme konusunda baskı da. Ölüm döşeğinde ailenin tüm sorumluluğunu küçük Nihat'a yükleyip göçmüş bu alemden. Annesi babasının üçüncü eşiymiş,
yaşça oldukça küçükmüş babasından.

Baba vasiyetini söylemiş çocuk Nihat'a, evlenmesin bir daha annen, sekiz kardeşin ve annen sana emanet, demiş ölürken. Genç annesi de bir daha evlenmemiş. Programda Nihat Doğan onların sevdasına benzer bir sevda aradığını söylüyor ağlayarak. İnsan gördüğünü öğreniyor, okumuyorsa; o da aynısını istiyor işte...

Bir acısını daha paylaşıyor, abisini hiç görememiş, ona abi diyememiş. Çünkü o, babasının ilk ya da ikinci eşinden olmuş ve İngiltere'de yaşıyormuş. Sevgi istiyor abisinden de...

Annesini kardeşlerinden çok seviyor. Gerçi anne sevgisini de yaşayamadığını söylüyor söz arasında. Sanırım küçük yaşta, büyük şehirde tek başına çalışmak zorunda olduğu için ondan da uzak kalmış.

Aslında o kadar çok Nihat Doğan var ki bu toplumda... Sevilmeye, okşanmaya, kabul görmeye, desteklenmeye gereksinim duyan.

Her şey çocuklukla başlıyor. Sevemeyeceğimiz, bakamayacağımız, koruyup kollayamayacağımız, eğitip destekleyemeyeceğimiz çocuklar dünyaya getirme suçundan kaçınmak zorundayız.

Son olarak naçizane bir önerim olacak, ilgililere. Hani şu sıralar "Başbakan köşke çıkınca yerine kim gelmeli?" tartışmalarına belki bir katkı olur diye söyleyeceğim.

Bilmem söylesem mi söylemesem mi?

Siz anladınız zaten. Doğru söyleyin, gidenin yerini ancak o doldurmaz mı?

6 Aralık 2011 Salı

RİSK


Bahar aylarının verimli topraklarının içinde iki tohum yan yana yatıyormuş.

Tohumlardan biri diğerine:

"Ben büyümek istiyorum! Köklerimi altımdaki toprağın derinlerine ve filizimi yeryüzüne göndermek istiyorum... Baharın müjdecisi tomurcuklarım açılsın istiyorum...Güneşin sıcağını yüzümde, sabahın tatlı dokunuşunu yapraklarımda hissetmek istiyorum!" demiş.

Ve büyümeye başlamış bu tohum.


İkincitohum:

"Ben korkuyorum, köklerimi altımda yatan toprağın derinliklerine göndersem, karanlıklarda beni neyin beklediğini bilemem. Üstümdeki toprağı zorlayıp yeryüzüne çıkmaya çalışsam, filizlerim zarar görebilir... Hem tomurcuklarım açmaya başladığında üzerlerinde salyangozlar gezip onları yemeğe kalkarsa? Ya tomurcuklarım açılıp çiçeğe dönüştüklerinde küçük bir çocuk beni koparıverirse? Yo, hayır. En iyisi burada kalıp beklemek. Büyümek için belki daha güvenli bir zaman bulabilirim." demiş.

Ve ikinci tohum beklemeye başlamış.

O sırada yumuşamış olan bahar toprağını eşeleyen bir tavuk bulmuş tohumu ve bir lokmada yutuvermiş...



KISSADAN HİSSE

1)Riskleri göze almaktan ve büyümekten korkanları yaşam bir anda yutuverir.

2).............?????
(Yazarsanız sevinirim.)







"Tavuk Suyuna Çorba" adlı eserden.
Jack Canfield ve Mark Victor Hansen

5 Aralık 2011 Pazartesi

VIDI VIDI VIDI... " ÖP YA DA ÖLDÜR"


Futbolda Şike
Veto
Gül
Tayyar
Mektup

Günlerdir konuşuluyor; konuşmayan kalmadı. Eee ben neden konuşmayacak mışım? Konuşurum, kime ne? Bu ülkede konuşan herkes bilerek mi konuşuyor sanki.
Bu kadar önemli konuda susulur mu? Siz de konuşun. Tutkal bu, en aykırı kişileri bile bir anda birbirine yapıştırıyor. Hem de öyle böyle değil; "Öp ya da Öldür" modunda...

"Öp ya da Öldür" bir film adı aslında 1998 yapımı. Avustralya sinemasından.
Bill Binnett'in bu filminde:
Tuzağa düşürdükleri insanlara uyuşturucu verip soyan iki arkadaşın öyküsü anlatılır.
Otel odasında tuzağa düşürdükleri adamlardan biri ölür. Odadan alıp kaçtıklarının içinde bir de video kaset vardır. Kasette ünlü futbol yıldızı Zipper Doyle'un genç bir eşcinselle görüntüleri vardır. Polis ve skandaldan çekinen Zipper suçluların peşindedir. Zipper'in amacı polisten önce onlara ulaşıp ne pahasına olursa olsun kaseti geri almaktır. Ama skandal üstüne skandal patlar doğal olarak.

Amaaan neyseki bizde böyle kaset çalma olayları olmuyor! Bizimkiler kaseti biraz zahmetli çekseler de dağıtımı kolayca yapıyorlar. Kimse de onların kim olduğunu aramıyor. Ak pak olarak aramızda dolaşıyorlar. Onlar istediklerini vezir, istemediklerini rezil etmeye devam ededursunlar; gelin bir başka filme bakalım:

Sözünü edeceğim film, küçük bir sanayi kentinin futbol takımı çevresinde geçiyor. Bizde gösterilmemiş iyi ki bu film. Yoksa onlara benzerdik maazallah! Fransız yönetmen Jean Jacques Annaud'un "Coup de Tete"'adlı filminden söz ediyorum. Bizimle hiç ilgisi yok bilesiniz.

Neyse, orada yaşayan erkeklerin sosyal yaşamı:

Fabrikada çalışmak,
Futbol takımında oynamak,
Ya da taraftar olmakla sınırlıdır.

AS Trincamp adlı takımın yıldız oyuncusunun suç işleyip takımdan uzaklaşma tehlikesi başgösterince, yöneticiler suçu başkasının üzerine atarlar. Amaç küçük kentte yaşamın sürmesidir.
Haksız yere suçlanıp hapse giren kişi de sonradan intikam almaya çalışır. Haksız mı diyeceğiz bu kişiye şimdi?

Sevgili Okuyucularım, Meşin Yuvarlak çoktandır yeşil sahaların dışına taşmıştı; şimdilerde mahkeme salonlarına taşınıyor. Kirleniyoruz hep birlikte, hızla... Sadece futbolda olsa sevineceğim; ama yaşamın her alanına bulaşmış çamur yığınları karşımızda tepeler oluşturuyor...

Kısa sürede imparator, patron, baron olanlar; makam, mevki sahibi olanlar; yat,kat, arabalar, villalar alanlar... Yoksullardan topladıkları paralarla medya satın alıp halkı uyutanlar; çalanlar, çırpanlar, dalavereciler... Haksız edindikleri parayla yardım eder görünenler, alidibo diye ünlenip adalet dağıtmaya soyunanlar varken olup bitenler konusunda sağlıklı karar verecek akıllı bir yiğit bulunur mu ki?

Suçlular ikiye ayrılıyor çoktandır.
Bizden olanlar öpülüyor; olmayanlar öldürülünceye kadar dövülüyor...

Ha bir de etkili yetkili olduğu halde bununla yetinmeyip "Himen! Gölgelerin gücü adına, tüm güç bende olmalı!" diyen biri şöyle bir açıklama yapabiliyor:
"Elimde falancanın aleyhinde belgeler var; günü gelince açıklayacağımmmm!"

Kardeşim suç varsa hemen hesap sormak zorundasın. Yargı bunun için var. Ama öyle yapmıyor tehdit olarak elinde tutuyor. Diz çökenler kurtuluyor, diğerleri süründürülüyor. Adına da ileri demokrasi deniliyor, adalet deniliyor...

Aslında, beni bile, futbolla oyalarlarken asıl maç perde gerisinde oynanıyor. "Himen kim olacak?!" sorusunda düğümleniyor galiba. Anketler, demeçler, biatlar neyin nesi durup dururken?

Cumhurbaşkanı seçimi ne zaman yapılacak? Bilen varsa lütfen söylesin...

Maç henüz bitmedi, bekleyip göreceğiz. Top kimin elinde bilmiyorum, ama golü atan kupayı alacak. Çalımlara dikkat lütfen...



ELA YAĞMUR ve ÇAĞAN REKLAM YILDIZI OLDU


KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...