18 Şubat 2011 Cuma

"PİST, BURNUM GÜNAYDIN"

Bu sıra en çok okuduğumuz masal, Yekta Kopan'ın yazdığı bu masal. Yani "Burun"...
Masal kahramanı Ali bir sabah uyanınca, burnunun yerinde olmadığını fark ediyor. Evin içinde her yerde burnunu arıyor veee sonunda lavaboda yıkanmış, temizlenmiş bir durumda uyurken buluyor burnunu.

"Pist, burnum! Günaydın" dedi Ali, bölümü bizi çok güldürüyor. Tekrar tekrar okuyoruz ve her seferinde de gülüyoruz.
Masalda sadece Ali'nin değil, tüm aile bireylerinin burnu gezintiye çıkıyor.

Burun önemli, iyiyi de kötüyü de kokusundan tanıyor. Suya sabuna dokunanları olduğu gibi, etliye sütlüye karışmayanları da var. Ama tarihin altın sayfalarında yer bulanlar hep bu suya sabuna dokunanlar oluyor. Diğerleri burunlarını, kulaklarını tıkadıkları gibi gözlerini de kapatıp yaşayıp gidiyorlar.
Bir de deyimlerimiz var burunla ilgili aklıma gelen: Burnu kaf dağında olmak, burun kıvırmak, burnuna kötü kokular gelmek, burnunun direği sızlamak...


Kocaman oyuncakçıda en çok burada zaman geçirir mi bir çocuk? Ela, tüm oyuncakların yanından hızla geçerken kitapların yanında kalakaldı. Aldı, dokundu, sayfaları çevirdi, müzikli olanların müziği eşliğinde dans etti. Annesi kılıklı n'olacak! O da küçükken aynı böyleydi...

Kitaplardan sonra biraz da eylenelim dedik...



Eve gelince uyuduk, uyandık, portakal suyumuzu yeni aldığımız bardağımızda içtik. Bizi özleyenlere duyurulur...



Bir yandan bunları yazarken bir yandan da haberleri dinliyorum. Kulağıma, "Av Mevsimi"nde Cem Yılmaz'ın seslendirdiği "Haydi" türküsü gelince kulak kesildim. Beyaz Gömleklilerimiz 13 Mart'ta "Çok Ses, Tek Yürek" adını verdikleri eylem için klip çekmişler, hastane kafeteryasında bu türküyü söylüyorlardı. Çok sevimliydiler doğrusu. Türkülerle Ankara'dayız diyorlardı.
Ah, bu türküler, bizim türkülerimiz; ana sütü gibi temiz...
Ne çok şey anlatırız onlarla. Acımızı, sevincimizi, öfkemizi, sevgimizi,dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı...
Türkülerimiz hiç susmasın...

Şimdi "Siyaset Meydanı"nı izleyeceğim biraz, "Endişe mi Vesvese mi? sorusunun yanıtını arayacaklarmış.İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da orada, onu dinlemeyi seviyorum.
Herkese iyi geceler.

17 Şubat 2011 Perşembe

HAVADA ASILI KALMAK

Bir kadın küçük bir kızken yatağa yatacağı sırada annesine:
"Yarın görüşürüz." diyormuş.
Annesi de geri çekilerek her zaman:
"Belki..." diye yanıt veriyormış.
Böylece anne, varlık ve yokluğunu kontrol eden bir konuma sahip olmuş. Kızını tereddütte bırakarak her şeye gücü yeten biri rolünü üstlenmiş.
Kız büyüdükten sonra annesiyle arasında yinelenen bu sahneyi hatırlayıp tanımlarken: "havada asılı kalmak" deyimini kullanır.

"Havada asılı kalmak" bugünkü konumumuza ne kadar da uygun değil mi? İçte ve dışta pek çok sorunumuz var ve tüm sorunlar çözümsüz, havada asılı bekliyor. Yarını olmayan günlere mi kaldık.

"Belki" sözcüğü sadece çocuklukta mı sarsıcı? Son yıllarda toplumun bu kadar tedirgin olmasının bir nedeni de bu değil mi? "Belki"lerle toplumun büyük bir kısmı gelgitler yaşıyor, tereddüt içinde kalıyor. Aklı karıştırılıyor. Doğrularla yanlışlar bir torbada sunuluyor, iyilerle kötüler aynı terazide tartılıyor, sonuç değişmiyor. Akıl tutulması mı desem, beyin körelmesi mi desem, art niyet mi, gizli bir hesap mı var desem bilemiyorum. Belki de hepsinden bir parça vardır. Yoksa "Dur bir düşünelim, diyenin tepesine durup dururken neden inilsin ki? Konuşmadan, enine boyuna tartışmadan gerçeğe ulaşmak mümkün mü? Belki de her şey "havada asılı kalsın" diye kendileri gibi konuşmayanları, susturmaya çalışıyorlardır. Kimbilir?

"Yarın görüşürüz"
"Belki..."

14 Şubat 2011 Pazartesi

KIZIMI KURTARIN


GONE BABY GONE- KIZIMI KURTARIN

Cumartesi akşamı bu filmi izledim. Kafam karmakarışık oldu.Öyle bir sonuç ortaya çıktı ki hangisi doğru, hangisi yanlış bilemedim.

Olay Boston'un bir mahallesinde başlıyor. Amanda isimli dört yaşında bir kız çocuğu kaçırılıyor. Anne uyşturucu bağımlısı bir kadındır. Çocuğuyla yeterince ilgilenemiyor. Kaybolan kızının bulunması için aynı mahallede yaşayan iki dedektiften yardım istiyor. Dedektifler hem ortak hem de sevgilidir. Olayı polis de araştırmaktadır. Olaylar karmaşık bir şekilde devam eder. Çatışma sırasında çocuğun denize düşüp öldüğü sonucuna varılarak dosya kapatılır. Ceset bulunamamıştır. İki dedektif olayı araştırmayı sürdürür. Ve filmin finalinde ilginç bir durum ortaya çıkar.

Kendi çocuğu da kaçırılıp öldürülen, oldukça saygın polis müdürünün evinde, Amanda'nın yaşadığı gerçeğine ulaşılır. Meğer Amanda'nın dayısı(ya da amcası emin değilim) ve bazı polisler bu oyunu düzenlemişler. Çocuğun daha sağlıklı büyümesi için, olaydan sonra emekli olan, bu acılı polise vermişler Amanda'yı... Polis ve eşi Amanda'nın üstüne titremektedirler. Amanda'da onları sevmiştir.

Olayı çözen iki dedektif sevgili görüş ayrılığına düşerler. Kadın olanı, çocuğun polisin evinde mutlu yaşayacağını söyler, susalım, der. Erkek olanı ise çocuğun annesinin yanında büyümesi gerektiğini, bu nedenle de yetkililere bildirilmesi görüşünü savunur. Ve sevgilisinin, seni terk ederim demesini dikkate almayarak haber verir.

Emekli polis tutuklanır, daha sonra da ölür. Çocuk annesine verilir. İki sevgili ayrılır.

Filmin son sahnesinde erkek dedektif çocuğun evine uğrar. Anne süslenmektedir. Çocuk koltukta çizgi film izlemektedir. Anne bakıcıyı beklersem yeni sevgilimle buluşmaya geç kalacağım, Amanda'nın yanında sen kalır mısın, diye sorar. Dedektif çocukla kalır, anne oyuncak ayıyı çocuğuna fırlatır ve evden çıkar. Amanda eski yaşamına dönmüştür.

Filmin yönetmeni: Ben Affleck Oyuncular: Casey Affleck, Mıchelle Monaghan, Ed Harrıs, Morgan Freeman, John Ashton, Amy Ryan...

İzleyenler vardır mutlaka. Beni çok etkiledi film. Bir yanım annenin yanında olması iyi derken diğer yanım keşke polisin evinde kalsaydı diyor. Sadece dünyaya getirmekle anne ya da baba olunur mu ki? Ya da bir yalan üzerine kurulan mutluluk kalıcı olur mu?

Aşkın, sevginin bin çeşiti var. Kimse aşksız sevgisiz kalmasın. Tüm çocuklar sevgi sarmalında büyüsün. Herkes sevdiğini alsın yürüsün...
Sevgililer Günü Kutlu Olsun.

12 Şubat 2011 Cumartesi

ÇÜRÜMÜŞ (SON)

III.BÖLÜM

destur hemşeri __ bu yol nere gider

Yazıyooor
aşk uğruna cinayet
bir kilo ıspanak tazesinden
ne demiş ne demiş
vay sen ha
doğuda açlık
ismi lazım değil alçağın biri
bilirim
bir tatlı huzur almaya geldik
çüş
şehrin manzarası
arzı hürmet ederim beyefendi
yoo ben eşek değilim
canım kardeşim memleket
offf kadına bak
bizim moruk tutturmuş
mambo İtalyano hey mambo
önüne bak ulan
iktisadi konuları bir yana bırak
akşama ne yapıyoruz
ilahi Dürdane
aa anne bu ne
dün gece kasığım
yetmiyor kardeşim
elime geçen 450
askısız sütyen benimki
tamam
bir kere yörüngesine girdi mi
bayılırım Brijit Bardo'ya
yollar çamur
boş veeeer
Ulus'a bir kişi
Ulus'a bir kişi

Ulus dediği millet
ah ulus ah millet

Hayret Bey Ankara Akşamında-Suat Taşer

O kadar bekledikten sonra dişçi koltuğunda bulunca kendimi, mutlu mutlu gülümsedim. Doktor genç bir bayandı. Benden önceki hastayla konuşuyordu. Sonra bana dönüp "Neyiniz var ablacım?" dedi. "Daha önce burada E. B. dişimi çekmişti, galiba parça kalmış, dilime değip duruyor!"" Ne zamandı", sorusunu yanıtladım." Bu kadar zaman niye bekledin", sorusunu da "Geldim, ama E.B sonra gel" dedi, şeklinde açıkladım.

"Git, film çektir gel" dedi.
"Gittim, en alt katta,film çektirip geldim.

Tekrar koltuktayım. Uzattım ayaklarımı, yatarmış gibi uzandım. Kurbanlık koyun gibi bekliyorum.
Doktor baktı, "Evet parça kalmış! Şimdi ablacım bu parçayı almak için iğne yapacağım. Biraz canın yanacak, ama..." dedi. Açtım ağzımı, yumdum gözümü.. Sesim soluğum çıkmıyor.

Bu dişin geçmişini düşündüm. Çok eskiye dayanıyor aslında. Medikal Park Hastanesine gitmiştim İstanbul'dayken, aradan bir yıl geçmiş neredeyse. Ağrı kesici bile yazmadan göndermişlerdi beni. Sonra da bu diş hastanesinde başıma gelenler.... "Sıkma, rahat bırak kendini" uyarısıyla döndüm yeniden dişçi koltuğuna. İğneler yapıldı altlı üstlü.

"On beş dakika bekle,sonra gel" dediler.
On beş dakika bekledim geldim.

Dişim oyuldu, kalan parçalar temizlendi. Bir film daha istendi. Bu kez aynı kattaki röntgen odasında çekildi dişimin yerinin filmi. Başka parça kaldı mı, diye bakmaktı amaç. Kalmamış, doktor da ben de derin bir soluk aldık. Bu arada bir yerlerde boru patladığı için hastanenin suları akmıyormuş. Ağız dolusu kanımı mendile tükürdüm. Doktor antibiyotik, sprey ve ağrıkesici yazdı. "Kötü olmuş, apse yapmış, ilaçlarını kullan, üç gün sonra yine gel, bakalım yanındaki dişi kurtarabilecek miyiz?" dedi sevimli doktorum. Daha önceki doktoru düşündüm, sallanan dişi eliyle çekti, tamam dedi. Önüne arkasına bakmamıştı. Geride enkaz bırakmıştı böyle. Daha sonra tekrar geldiğimde de git, sonra yine gel dedi. İkisi de doktordu işte. Performas bazı doktorları bozdu mu böyle? İnsanların sağlığıyla oynama pahasına...

Özgürlüğüne kavuşmuş tutsak gibi hissettim dışarı çıkınca. Ancak nefes almakta zorlanıyordum. Morfinler dilimi damağımı şişirmişti.Boğazıma hava gitmiyordu sanki. Eve gitmeye korktum. Kuaföre gittim. Hem bozulan moralim için, hem de ne olur ne olmaz, doktora yakın olmak istedim...

Üç gün sonra yine gittim. Eskiden on beş gün içinde kontrole gidince giriş işlemi yapılmıyordu hastaneye, yanlış anımsamıyorsam. Şimdi yeniden giriş yapıyorsunuz. Performans var ya? Ne kadar ferformas o kadar para...

Bu kez 76. sırayı kaptım. Bekle, bekle, bekle... Sabırlar tükenmişken girdim içeri, film çektir gel, dendi. Film çekildi, çok şükür çekilen dişin yanındakine bir şey olmamış. Biraz geç kalsam da çok geç olmadan sorun çözümlenmiş oldu.Tek dişe kaplama yapılacak sadece.
Ben doktorun odasından çıktığımda hala sırasını bekleyenler vardı. Bakın:


Derin bir nefes almıştım ki beynimde duran kuş kafatasımı gagalamaya başladı yeniden: "Şu ülkenin haline bak, susma söyle!"
Diğeri, yüreğimde olan:
"Geçmiş olsun, bunu bulamayanlar da var; hadi gülümse biraz, bak hayat ne güzel! Şubat mart, yakında bahar gelecek" diye cik cik ötüyordu.

Üçümüz birlikte yeniden insanların arasına karıştık...

"Güzelim mart ayı kediler
oğlan kızın penceresinde ıslık
iki iki daha dört eder
destur hemşeri__ bu yol nere gider"

11 Şubat 2011 Cuma

ÇOK OKUNAN BLOGLAR



"Okunmuyorum" diye üzülenler üzülmesinler. Okunuyoruz. "Uykusuz" lar okuyormuş...

10 Şubat 2011 Perşembe

ÇÜRÜMÜŞ (ÖYKÜNÜN DEVAMI)


II. BÖLÜM

Gözüm ekranda, bekliyorum. Aaa yanlış yazmışlar! Kapının üstündeki tabelaya bakıyorum. Doktorun adının önündeki kısaltma "dr" değil, "dt" şeklinde kısaltılmış. Diğer kapıların üstündeki tabelalara dikkat kesiliyorum Hayret hepsi aynı... DT diş tabibinin kısaltması mı? Diş doktoru mu, tabibi mi? Dentist mi İngilizcesi? Diş Hekimi var bir de... Dişçi ise yaygın kullanımı. Psikolog, psikiyastrist tartışması geliyor aklıma. Bu da öyle bir şey olmalı. Tıp okuyana doktor deniyordu hani...

"Psikiyatrislere pek rağbet yok bu memlekette" diyor derinden gelen sesim sessizce. "Oysa en çok onların çalışması gerekirdi şu sıralar. Çürüyen dişimizi çekip atıyorlar, gerçi onu da bir seferde yapamıyorlar ya neyse!" yanıtı geliyor arkasından. Sözü nereye getireceğini anlayıp "Sus!" diyorum yeniden. Dinler mi? "Çürüyen diş olsa kolay, toplum çürüyor hızla!"...

Aklıma durup dururken Oktay Ekşi geliyor. Nasıl da yaylım ateşine tutmuşlardı kendilerine bakmadan. Ve Süheyl Batum'a yapılanlar? Yapanların yaptıklarını bilmesem kızabilirdim, ama kızamıyorum. Öyle garip bir ortam yaratıyorlar ki aklı başında olanlar şaşırıp kalıyor. Tartışma programlarında ilkesiz tartışanlar kazanıyor hep. Acı acı gülümsüyorum. Defne'nin ölümünü düşünüyorum. Sonra "kerata" ları... Ne çok kerata var bu ülkede! İşin içinden kolayca sıyrılıyorlar.Hata yapanlar acımasızca hırpalanıyor. Suçsuzlar iniyor; suç işleyenler çıkıyor. Tahtaravalli gibi. Güçlü olan kazanıyor!
"Doktorluk olmak" kolay bu topraklarda. Aslında doktorların da doktora ihtiyacı var ya. Sorunlu olmayan küçük bir azınlık mı?
Doktor hasta ben hasta

diyordu bir türküde, hangisiydi o? Hatırlamaya çalışyorum.

Kaşların arasına dom dom kurşunu değdi
Bir avcı vurdu beni, bin avcı yedi beni

Ah dedim ağladım
Yaremi bağladım
Eğdi yar boynum eğdi
Mevlam kerimsin dedi
Hançer yaresi değil
Dom dom kurşunu değdi

Gel gel gümle gel gel gel gümle gel
Gel gel gümle gel böğrüme dom dom kurşunu

Bu günüm harap oldu dünden iyi midir ki
Doktor hasta ben hasta benden iyi midir ki

Dalmışım,ben böyle düşünürken, sıra bana gelmiş bile...

Devamı var....

ÇÜRÜMÜŞ (ÖYKÜ)


I.BÖLÜM

Şubat olmasına rağmen hava güzeldi.

Üç kişi yürüyorduk. Zaten son zamanlarda yapışkan üçüzler gibiydik. Ben nereye, onlar da oraya! Birbirleriyle geçinebilseler hadi neyse , ama bırakın geçinmeyi birinin söylediğinin tam aksini söyleyip şaşkına çeviriyorlardı beni... Biri yüreğimi, öbürü beynimi yiyip bitiriyordu sanki...

Kapıdan içeri girdim. Kalabalıktı, kuyruk uzayıp gidiyordu.Sıra bana gelince, nüfus kağıdımı uzattım görevliye. Yüzüme bile bakmadan: "Sosyal güvencen? dedi. Bu eksiltili cümleyi hemen yanıtladım: " Emekli sandığı..." dedim kısaca. Böyle yerlerde kısa konuşulmalıydı zaten. Kuyruk dışarı taşmıştı, ve sürekli yenileri ekleniyordu. Yeni gelenler işini bitenlerden çok fazlaydı.

Akşamı bulur, dedi biri; diğeri bulmaz bulmaz, hızlı çalışıyorlar, hem arkana baksana, kimbilir kaçıncı sırada olacaklar? Seninki altmış yedi değil mi? Ne diyim, üçümüz merdivenleri tırmanmaya başladık.

Poliklinikler üçüncü kattaydı. Çıktık ki anababa günü, sanki tüm şehir burada... Koridorun iki yanındaki oturulacak yerler dopdolu, kalan boşluklarda ise herkes ayakta. Güçlükle ilerleyip bayan tuvaletinin önünde ayak üstü durabileceğimiz bir boşluk bulabildik sonunda. Görevliler hastaları iterek aralarından zorla geçip muayene odalarına bir şeyler taşıyordu, torba içinde. Dişe benziyordu torbanın içindekiler.

Ne çok çocuk var burada, çocuk ve kadın.. Erkekler azınlıkta...İyi beslenemiyor muyuz ne? Şubat tatili olduğu geldi birden aklıma. Doğru ya, şubat tatili, ikinci dönem başlamadan getirmişler çocukları, diye düşündüm. Ahh, o tatiller ne iyi gelirdi insana! Şimdilerde her gün tatil, bir dostun dediği gibi, her gün pazardı emekliye...

Ayaklarımın ağrımaya başladığını hissettim. Ekrana baktım kırk dördüncü kişiye sıra gelmiş. Altmış yediden kırk dört çıkarsa... Neyse ne, eskiden de matematikle aram iyi değildi zaten.
Karşı sıradan bir kadın girdi içeri, sekiz on yaşlarındaki kızıyla birlikte. Duraladım, baktım oturan olmadı yerine, ben geçtim . Yanımda oturan on beş on altı yaşındaki abla, iki yaşlarındaki kardeşini susturmaya çalışıyordu ben otururken. Sus Zeynep, diyince 'kız'mış, diye şaşırdım. Çünkü onu bir süredir izliyordum karşıdan. Saçları erkek çocuğunkiler gibi kesilmişti. Ablasına neden ağladığını sordum, benim de dişimi çeksin doktor, diyeymiş. Bak şu işe? Yerine oturduğum bayanın çocuklarıymış, Zeynep, içeriye annesiyle giren ablasına özenmiş. Birden çok eskilere gittim. Bizim de böyle göz doktoru maceramız vardı ya. Küçük kızım "gözlük" diye tutturmuştu.

İnsan unutuyor işte...Sonra torunumu,Ela'yı düşündüm, hastaymış, dün kusmuş! Gitme isteğim depreşti yeniden. Dur şu diş işimi bitireyim, diye söylenirken buldum kendimi. Keşke aynı şehirde olsak...

Zaman durmuş burada, geçmek bilmiyor. Ekrana bakıyorum, 'elli bir'i gösteriyor. Oysa odaya giren çıkan çok daha fazla, büyük bir hareketlilik var. Torpilli olanlar, dünden kalanlar, sonuç gösterenler... Otururken yoruluyor insan, kolaylık diliyorum doktorlara "Kimse halinden memnun değil şu ülkede!" diyor içimdeki ses. Diğeri, Haline şükret, bak sen oturuyorsun!" diye çıkışıyor içimden.

Bir çığlıkla irkiliyorum. Muayene odalarından birinden geliyor. Susuyor bir süre, sonra tekrar başlıyor. Herkes birbirine soruyor, o sırada kapı açılıyor, dışarı hemşire çıkıyor. Belli kızgınlıktan gülüyor. Soranlara, "Bir şey olduğu yok, dişi çekiliyor, koca delikanlı bağırıyor!"
Biraz durup ferahladıktan sonra tekrar içeri giriyor. Bazıları çocuğu ayıplıyor.Belki de morfinin etkisi geçmiştir, can acımazsa çığlık niye atılsın ki? Bir adam, korkuyordum, şimdi daha çok korkmaya başladım, demekte sakınca görmüyor. Küçük Zeynep, benim de dişim çekilsin, diye ağlıyor. Biri fıkra diyip başlıyor:
"Bir adam doktora gitmiş, gidiş o gidiş..." Gülümsüyorum.

Devamı var...

9 Şubat 2011 Çarşamba

BLOGUMU ÖPTÜM BEN



Güneş Delisi

Akan suyu severim ben

Işıldayan karı severim
Bir yeşil yaprak
Bir telli böcek
Yeşeren tohum
Güneşte görsem
Sevinç doldurur içime
Bir günü
Güzel bir günü
Güneşli bir günü
Hiçbir şeye değişmem
Onun için savaşı sevmem
Onun için zulmü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık


"Şiir değiştirir insanı. Bir okuyucu sevdiği şairi tanımadan başka, tanıdıktan sonra başka bir insandır." derken duygu dünyamızdaki izlerini;

"Şairler her şeyden önce sözcüleridir bir toplumun." derken de toplumcu yönünü dile getirir Necati Cumalı.

Bireysel kaygılarla birlikte toplumsal sorunları da yapıtlarında yalın ve aydınlık anlatımıyla gözler önüne serdi O. Yaşamı sevdi. Yaşamın içindeki her şeyi insanı, doğayı sevdi. "Güneş Delisi" adlı yukarıdaki şiiri onun bakış açısını bize sunan en güzel şiirlerinden biridir.

"Ölümü facia yapan, hayatın güzel oluşudur."

sözünü kendi hayatıyla özdeşleştirdi. Sevgi insanıydı. Dünyaya sevgiyle bakan gözleriyle, başkalarının fark etmediği güzellikleri bize sundu. O, yapıtlarıyla karanlık günleri aydınlatmaya devam edecektir.

Bizler de onun gibi :

Demin bir çayır kuşu havalandı
Kimse dikkat etmedi, ama ben gördüm.

diyeceğiz bloglarımızdan. Blog Dünyası, Sosyal Medya toplumumuz için yeni bir kavram, ama varlar, yazıyorlar, paylaşıyorlar, buradalar. Artık bu gerçeği kimse görmezlikten gelemez. Onu susturmaya çalışmak kolay değil, biri susar bini konuşur. Sait Faik'in torunlarıdır onlar. Ne demişti Sait Faik:

"Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanların arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Ben de blogumu öptüm, yazmazsam deli olacağım.

Saik Faik: "Dünyada hiçbir şeyden zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmedim. İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. İnsanoğlu, her şeyden evvel, içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi, -doğuşunda bile varsa- söküp atmalıdır." diyor, ben de öyle düşünüyorum.

"Sanatçının düşüncesi sınırlanamaz. Şu karşıki sandalı görüyor musunuz? Bakın sahile yaklaşıyor. Onu yürüten şey nedir? Kürekleri değil mi? Ya şu uçan martılar! Kanatları yolunsa artık uçabilirler mi? Düşünce de böyledir. Dört duvar arasına kapatılmak istenirse, kanatsız kuş, küreksiz sandal oluverir ve bütün manasını kaybeder."

Zaman eski zaman değil artık. İnternet dünyası bir yolunu bulur, söyleyeceğini duyurur. En iyisi susturmaya çalışacaklarına kulak versinler blog yazarlarının sözlerine.Onların patronu yok, onlar karşılık beklemeden yazıyor. Bağımsız, özgürce yazmak istiyor.Bakın bloglara. Öğrenilecek çok şey var bu alemde...

Sevgi ve dostlukla...

8 Şubat 2011 Salı

BOŞ

"Bir ülkede akıl ve sanattan çok, servete değer verilirse, bilinmelidir ki orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır."
Büyük Frederik

"Hayatın en büyük trajedisi, yoksulluk değil, zenginliğe doyamamaktır."
Cemil Sena

"Zeki adam, aptallar arasında çok kez söyleyeceğini şaşırır."
La Rochefoucauld

Ne desek boş...

7 Şubat 2011 Pazartesi

DİLERİM "BARIŞ" ve "BEYN" KAZANIR


Barış Ünver, 22 yaşında üniversite öğrencisi bir genç.
Başarılı bir Blog yazarı.
Beyn adını verdiği blogunda kişisel ve toplumsal görüş ve düşüncelerini yazıyor. Katılırsınız, katılmazsınız;beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı; ancak bu genç insanın düşüncelerini internet ortamında özgürce söylediği için hakkında dava açıldığını öğrenince çok üzüldüm. Bu, bir anlamda diğer bloglara da gözdağı anlamını taşıyor.
Dilerim Barış kazanır...

DOĞAN NADİ'DEN BİR FIKRA:
(1946-1948 yıllarından...)

MUHARRİR ARANIYOR

Genç veya ihtiyar, kadın veya erkek, bunların pek önemi yok. Hatta öyle uzun boylu okuyup yazma bilmese de olur;
Bilirse, okumasa da olur.
Yazarsa, okunmasa da olur.
Okunursa, anlaşılmasa da olur.
Anlaşılırsa, kulak asmasa da olur.
Evet, bütün bunlar kabul.

Yalnız bir şartımız var: Kimseyi kızdırmayacak.
Muharrir yapacağız da...

Bu fıkra çoook eskilerden... Bugün "İleri Demokrasi"ye geçtiğimiz söylenmiyor mu?

EK:EYVAH! SIRA BLOGLARDA
Milliyet-Gülgün Karaoğlu yazdı.

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...