14 Mart 2011 Pazartesi

"BAHAR OLSUN, BAHAR OLSUN DA GÖNLÜM/ BİRAZ DEF'İ MELAL ETSİN DİYORDUM/ CİHAN TAGVİR-İ HAL ETSİN DİYORDUM"


SAYE-İ ŞAHANEDE AH=0
(Eskilerden)

Edebiyat Anıları'nda Hüseyin Cahit Yalçın, " Abdülhamit döneminde gazetecilik iyice güç, tehlikeli bir işti... İp üzerinde cambazlık belki bu kadar ustalık gerektirmezdi." diyor.

'Birader' diyemezdiniz, 'tepe' diyemezdiniz, 'sakal' hele 'boya' hiç diyemezdiniz...

Böyle yüzlerce sözcük vardı yasaklanan!

'Birader' diyemezdiniz, çünkü Abdülhamit, kendisinin tahttan indirilip kardeşlerinden birinin (Reşat ve Murat) tahta çıkarılmasından korkardı. Kardeşlerinin adamlarıyla bile konuşanın, başlarının belaya girmesi kaçınılmazdı. Bu nedenle 'birader' sözcüğü onları çağrıştırdığı için yasaklanmıştı. Hatta o dönemde kimse yeni doğan çocuklarına korkudan Hamit,Murat,Reşat adlarını verememişlerdir.

'Tepe' diyemezdiniz, çünkü Yıldız Sarayı bir tepenin üstündeydi, onu çağrıştırmış olurdu bu sözcük de! 'Yıldız' hepten yasaktı zaten... Kaynaklarda 'Bir Yıldızböceği' adlı yazı yüzünden Mecmua-i Fünun dergisinin kapatıldığını yazıyor.

'Sakal', 'kızıl', 'boya' neyi çağrıştırıyor söylemeye gerek var mı?

'Deli' sözcüğü de, Sultan Murat'a çağrışım yaptığı için yasaktı. Halit Ziya Uşaklıgil , gençliğinde yazmayı düşündüğü 'Deli' adlı romanı bu yüzden yazmadığını söylemiştir. Keşke yazsaymış, belki de Aşk-ı Memnu'dan da ünlü bir eser olurdu... Görüyor musunuz şu sansürün yaptığını?

Şimdi de yasaklı 'burun' sözcüğüne bakalım. Bu konuda ilk kaynak, Hüseyin Cahit Yalçın'ın Piere Loti'den çevirdiği İzlanda Balıkçısı'dır. Hüseyin Cahit şöyle anlatıyor:

" Bazı sözcükler vardı ki onların kullanılmasının doğru olmayacağını bütün yazarlar bilirdi. Sözgelimi, 'burun' dan söz edilemezdi. Çünkü Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesinin çok büyük, kuraldışı ve gösterişli bir burnu vardı. 'Burun' sözünün onunla alay edilmesi sonucunu yaratacağı kanısına varılmıştı....... Ben İzlanda Balıkçısı'nı çevirirken coğrafyayla ilgili 'burun' sözü geldikçe ' karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri ' diye yazardım.

'İhtilal', 'hürriyet', 'vatan' gibi sözcükler anlaşılır nedenlerle yasaktı.

Ama anlaşılmayacak olanlar da vardı. Gelin Hüseyin Cahit' e bir kez daha kulak verelim:

"Suda erimek anlamına gelen 'halletmek' sözü de yasak olan deyişlerdendi, çünkü tahttan indirmek anlamını veren 'hal' sözüyle bir ses benzerliği gösteriyordu. 'Tahtakurusu' da sarayın lütfuna uğramış hayvanlardandı; gazetelerde adı geçmezdi. Çünkü 'tahtı kurusun' dileğini ses bakımından uzaktan uzağa akla getirir gibiydi.

Tedrisat-ı Ahlakiye (Ahlak Öğretimi) makalesinde: "Medeniyet ve İslamiyetin ezici gücü iyi ahlak sayesinde olmuştur." demiştim. Sansürcü 'SAYE' sözcüğünü çizmiş, yerine 'İLE' koymuş. Cümle: "Medeniyet ve İslamiyetin ezici gücü iyi ahlak ile olmuştur." biçimini almış.

Padişahlık devrinde her şey 'Abdülhamit sayesinde' olurdu. Hatta yağmur bile 'saye-i şahanede' yağardı. Sansürcü, dalkavukluğu o kadar ileri vardırıyordu ki başka hiçbir insanın hiçbir şeyin 'saye' sinde bi şey olamaz demek istiyor, 'saye' sözcüğünü sırf 'iki deniz ve iki kara Hakanı, yeryüzü Halifesi, hiç kimseye minnet etmeyen velinimetimiz Efendimiz hazretleri' ne saklıyordu."

'Bahar' sözcüğü de tehlikeli sözcüklerdendi o zamanlar. Şifre olarak kullanılıyordı.

Rubab-ı Şikeste'de Tevfik Fikret:

"Bahar olsun, bahar olsun da gönlüm
Biraz def'-i melal etsin (sıkıntıdan kurtulsun) diyordum.
Cihan Tagvir-i hal etsin (dünyanın hali değişsin) diyordum."

'Bahar' sözcüğü konusunda Ahmet Rasim de bir anısını anlatmış:

O dönemde İsmail Safa, Saadet gazetesinde "Bahar Gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi?" nakaratlı bir şiir yazmış, ancak sansürcülere bilgi yanlış gitmiş ; Ahmet Rasim yazdı sanılarak apar topar saraya götürülmüş.

Başmabeyinci:

"Sizin kafanızı havanda ezmeli, hainler!"

Yazarın cevap vermesine meydan bırakmadan küfüre de başlar:

"Sizi edepsizler, veled-i zinalar, nankörler, hainler... Sizi utanmazlar, namussuzlar, alçaklar... Sizi köpekler, yezitler, mel'unlar, asılacaklar..."

Durmadan bağırıp, söylenen mabeyince "Bu ne demek?" diyip kısa bir soluk alma molası verince; Ahmet Rasim , can havliyle cebinden mührünü çıkarıp onun önüne atıyor.

Böylece İsmail Safa olmadığı, Ahmet Rasim olduğu ortaya çıkıyor. Özür dileniyor, kimseye bir şey söyleme denilerek bırakılıyor!

Ahmet Rasim sussaydı, yazmasaydı haberimiz olmayacaktı bu durumdan değil mi? Mabeyinci unutuldu, yazar yaşıyor...

Uzattım biliyorum, ama konu ilginç...

Sansür sadece siyasete, sanata el uzatmamış ki... Bilimde de uygulanmış:

Kimyada yanıcı maddeleri meydana getiren bazı bileşimler yasak. Abdülhamit'in adının ilk harflarini meydana getiren harflerden birleşik bazı kimya ve matematik formülleri yasak. Örnek mi?

Hiç kimse ' AH= O ' yazamazdı. Çünkü bunun ' Abdülhamit=SIFIR ' biçiminde yorumlanması olasılığı vardı.

SAYE-İ ŞAHANEDE AH= 0

Abdülhamit, bazı teknik gelişmeleri, kuşku yüzünden yasaklamıştı. 'Dinamo' sözcüğü 'dinamit' sözcüğüne çağrışım yaptığı için "Memleketi elektrik nimetlerinden yoksun bırakmıştı." der Halit Ziya...

Tabi o dönemde resmi sansürcülerin yanında binlerce de 'curnalcı' denen kraldan fazla kralcılar da vardı . Onlar kışkırtma görevlerini başarıyla sürdürmüşler anladığımız kadarıyla...

Aman tahtaya vurun. İyi ki o dönemde yaşamıyoruz!

Daha yasaklanan kitaplardan, tutuklanan- sürgüne gönderilen yazarlardan söz etmedim efendim. Sıkıldınız biliyorum. Belki başka yazıya...

YANLIŞLIKLAR KOMEDİSİ

"Yazmak mı yaşamak mı" sorusuyla başlamıştım bloga, yanıtını da kendim vermiştim yine; "Neden ikisi de olmasın"diye...

Bu sıralar yaşamak yanım yazma düşüncemin önüne geçiyor. Ela'yla baş başa güzel zamanlar geçiriyoruz İstanbul'da. Bu ayrı...

Ancak toplumca yaşadıklarımız artık şaşırtmıyor beni. Aklın, bilincin, insanlığın, hakkın, hukukun, ahlakın, vicdanın, tüm değerlerin yerlerde süründüğünü görmek olağan bir duruma geldi de ondan mıdır nedir? Komik bile geliyor yapılanlar. Ama güldürmeyen bir komedi yaşıyoruz.Shakespeare'nin ilk eserlerinden biri olan "Yanlışlıklar Komedisi" gibi...

Öfke bazılarının gözünü kör; gönlünü kül etmiş; yazık bu duruma düşenlere! Nereye kadar gidebilirler ki? Keskin sirke küpüne zarar verir... Yakıp yıkarken kendilerini tüketiyorlar. Kimse bilmese kendileri biliyor oynadıkları oyunları, çevirdikleri dolapları ve bu onları çılgına çeviriyor. İsteseler de duramazlar artık. Yalan yeni yalanları zorunlu kılıyor çünkü.

Yeni değil bu yapılanlar, dün de vardı; bugün de var ; yarın da olacak. Ama bazıları ellerindeki güç gidince bir hiç olarak kalacaklar, belki yapılan çirkinlikler anımsanacak. Gerçekler er ya da geç ortaya çıkacak. Herkes hak ettiği şekilde anılacak.Tarihin sayfaları bu örneklerle dolu, görebilene...

BAKIN ONLARDAN BİRİ:

Namık Kemal'i Kim Öldürdü?

4 Mart 2011 Cuma

KUTLU OLSUN!



3 Mart 1924:

*Halifelik Kaldırıldı.
*Öğretimin Birleştirilmesi Yasası Kabul Edildi.
*Şeriye ve Evkaf Vekaleti Kaldırıldı.

Bu üç yasayla laiklik ilkesine dayalı Cumhuriyetimizin temelleri atılmıştır. 3 Mart Türk Aydınlanma Devriminin başlangıç tarihidir. 87. Yıldönümü Atatürkçülere, Çağdaşlaşma ve Aydınlanma devriminden yana olanlara kutlu olsun.

Sonsuza kadar yaşatacağız...

Sansürün her çeşidine hayır, bin kez hayır! Düşünceler zorla, baskıyla, korkutmayla, sindirmeyle engellenebilir mi?

3 Mart 2011 Perşembe

ÖNEMLİ DUYURU- YASAKLARA İTİRAZ DİLEKÇESİ-BLOGUMA- EN ÇOK DA- ÖZGÜRLÜĞÜMÜZE DOKUNMAYIN

ALINTI

Evet arkadaşlar, Sevgili arkadaşımız, Sn. Avukat Tülay Pordoğan Oral hanım, bizlere destek olarak, gerekli hukuki itiraz dilekçesini hazırlamış. Başta şahsım adına bunu yapıcak ve yorumlarınızı ek belge halinde sunup işleme koyacaktım ama, Tülay Hanımın da dediği gibi, benim haricimde herkes bunu doldurur ve bu yorumları sizde ekler yollarsanız, daha etkili ve sorumlu olur. Bunda korkacak, çekinilecek hiç bir şey yok. Bu sadece hakkımızı aramak adına "itiraz dilekçesidir" Bu dilekçenin ilgili yerleri (adınız, tc no vs) doldurulup "İZMİR NÖBETÇİ ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE" götürülecek. Bu dilekçenin aslı bende ve Tülay hanımda. Word tabanlı bu belgenin çıktısını almak için, bana herkes yorumdan yada mail adresimden ulaşıp, mail adreslerini ulaştırsınlar, ulaşan kişi de, bir başkasına, oda bir başkasına olacak şekilde zincirleme bu dilekçe isteyen herekese dağıtılsın ve işleme konulsun. Benim gibi bu dilekçenin altına, imzalarınızı içeren yorumları da eklemek isteyenler ki bu mutlaka olmalı, onlarıda, bloga girebilenler kopyalayıp alabilirler, giremeyenlere de bizler yollarız.

YANLIZ BENİM TAVSİYEM BUNU TEK TEK DAĞINIK ŞEKİLDE DEĞİL, BÖLGESEL OLARAK, HERKES BULUNDUĞU ŞEHİRDE BİRLEŞİP, BİRLİKTE DİLEKÇELERİ TESLİM ETMEK DAHA ORGANİZE OLUR, DAHA DERLİ TOPLU OLUR. O ZAMAN SADECE "İZMİR NÖBETÇİ ASLİYE CEZA MAHKEMESİ" YERİNE BULUNDUĞUNUZ ŞEHRİN "NÖBETÇİ ASLİYE CEZA MAHKEMESİNİ" YAZMALISINIZ, EĞER BAŞKA KİMSE YOKSA, YADA BEN TEK YAPMAK İSTİYORUM DİYORSANIZ BU ÖRNEĞİ DOLDURUP, HEMEN İŞLEME KOYABİLİRİSİNİZ.

İZMİR'DE OLANLAR, BİRLEŞİP, GÜN KARARLAŞTIRIP BİRLİKTE TESLİM EDELİM DİYORUM. ÇOK YORUM VE İMZAYI GÖRÜNCE, HERKESİN TEPKİSİNDEN SIKINTISINI VE ÜZÜNTÜSÜNÜ GÖRDÜM, O HALDE BU TEPKİLERİ VE DÜŞÜNCELERİ FİİLENDE UYGULAMANIN ZAMANI GELDİ. BİRAZ CESARET VE BİRLİKTELİKLE SADECE YASAL HAKKIMIZI KULLANACAĞIZ.


**********************************************************

İZMİR NÖBETÇİ ASLİYE CEZA MAHKEMESİ Aracılığı ile

DİYARBAKIR AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
Sunulmak üzere

DİYARBAKIR 5. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ HAKİMLİĞİNE

DOSYA NO:2011/156 D.iş
İTİRAZ EDEN :ADI SOYADI VE TC KİMLİK NO
(Adres yazılacak)
İTİRAZ OLUNAN
KARAR : Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi, 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı karar

AÇIKLAMALAR :1.Digiturk A.Ş. yayın hakları şirketlerine ait olan Spor Toto Türkiye Süper Lig müsabakalarını yayınlayan web siteleri ve IP adreslerinin 5846 sayılı yasa gereğince erişime engellenmesi talebi ile Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesine başvurmuştur.
2.Bu başvuru sonucunda ise Mahkemece sadece maç yayını yapan blogspot.com ve IP adreslerine erişimin yasaklanmasına karar verilmesi gerekirken , blogspot.com uzantılı tüm bloglara erişimin engellenmesine karar verilmiş ve Mahkeme kararı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından doğrudan erişim sağlayıcılara gönderilerek uygulanmaya başlanmıştır.
3.Digiturk A.Ş. nin talebi sadece Spor Toto Türkiye Süper Lig müsabakalarını yayınlayan web siteleri ve IP adreslerinin erişime engellenmesine ilişkin olmasına rağmen, 5.Asliye Ceza Mahkemesinin blogspot.com uzantılı bütün bloglara erişimin engellenmesine dair kararı, Digiturk A.Ş.nin talebini de aşan haksız ve hukuki dayanaktan yoksun bir karardır. Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesinin kararı "blog bağlantı adresiniz olacak" isimli blog sahibi olarak beni ve tüm blogspot üyelerini mağdur etmiştir.
4.Diyarbakır 5.Asliye Ceza Mahkemesinin kararı gerek mevzuata gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğundan mağduriyetimizin giderilmesi için karara itiraz etmek zorunda kalmış bulunmaktayım.
5.CMK hükümleri gereğince itirazımın kabulüne ve Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararının Kaldırılmasına karar verilmesini talep etmek zorunda kalmış bulunmaktayım
SONUÇ :Yukarıda arz ve izah olunan nedenlerle itirazımın kabulüne ve Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararının KALDIRILMASINA karar verilmesini saygılarımla vekalaten arz ve talep ederim.03.03.2011
İTİRAZ EDEN
ADI SOYADI

**********************************************************

LÜTFEN BU İŞE GÖNÜL VERİP KATILAN ARKADAŞLAR, YORUMDAN HABER BIRAKIRLARSA "BEN DİLEKÇEMİ YOLLUYORUM" DİYE, KATILIMIN VE AMACIMIZIN NE KADAR YERİNE ULAŞTIĞINI GÖRMÜŞ OLURUZ.

(buradan kopayalıp, word şeklinde yazabilenler alabilirler, ama aslını isteyen mutlaka mail adresini yazmalı, mailden bana ulaşmalı, bloga giremeyenlere, diğer arkadaşlar mutlaka yardımcı olsun, iletsin.)
afetergu68@hotmail.com

2 Mart 2011 Çarşamba

MANTIK NEYDİ?



"KENDİNİ ADAM ETMEYE ÇALIŞMAYANLAR,
BAŞKALARININ ADAMI OLMAYA MAHKUMDURLAR."

Köy Enstitülerinin kurucusu, unutulmaz Milli Eğitim BakanıHasan Ali Yücel'i ölümünün 50. yılında saygıyla anıyorum.

BIRAKIN BİRİLERİ DE MASUM KALSIN

Ülkeme, Ulusuma, Cumhuriyetime, Özgürlüğüme, Bloguma Dokunma!


Uzun süredir zamansızlıktan bloguma giremiyordum. Bugün kısa bir not için girdim ki ne göreyim?
"İleri Demokrasi!" almış başını gidiyor. Neymiş Digitürk kanalı bazı siteleri şikayet etmiş, yasalara göre suç işliyorlarmış. Eee bundan kim sorumlu şimdi? Suç bireysel değil mi? Suçlu olanla başedemeyen devlet mi olur? Suçluyu bulup suç unsurunu engellersin olur biter. Tabi amaç üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse o başka...

Ancak bu yasak beni hiç şaşırtmadı, hatta bekliyordum, diyebilirim. İleri Demokrasinin örneklerine daha önce pek çok alanda tanık olmadık mı? Hepimizi suçlu yapmanın bir yolu bu? Cumhurbaşkanımız korsan film indirip izliyor; başbakanımız yasaklattığı you to be'ye kaçak girdiğini dünyaya ilan ediyor; hatta herkesi suça teşvik edercesine "Siz de girebilirsiniz." diyor.Ve biz de kendi blogumuza kaçak giriyoruz onun sözüne uyarak.

Masumiyet birilerini çok mu rahatsız ediyor ? Az ya da çok, hepimiz suçlu olursak gerçek suçlular kendilerini daha mı iyi hissedecek ne?

Atatürk'ü özlüyorum, Atatürk Türkiye'sinde başım dik, özgür, bağımsız, insanca yaşamak istiyorum. Yapılanları içime sindiremiyorum. Ve ülkemin, ulusumun geleceğinden endişe ediyorum. Adım adım bilinmezlere sürükleniyoruz. Geçmiş olsun Türkiye!

1 Mart 2011 Salı

EYA HASTA



Hastalık geldi gitmek bilmiyor...
Önce bakıcı ablamız, ardından Ela'mız hastalandı...
Şimdi sırada dede, biraz da anneanne var.
Doktor, grip çeşitlerini saydı peş peşe; keçi gribi, domuz gribi... salgın salgın üstüne. Haa bir de kızamık salgını varmış.

Çocuklar hasta olunca benim elim ayağım tutmuyor. Bilgisayarı açmadım, daha doğrusu açsam da çabucak kapattım. Okuyamadım, yazamadım.

Bloguma uğradınız, yorum yazdınız, merak edenleriniz oldu; biliyorum. Bunun ne kadar önemli olduğunu, nasıl moral verdiğini, yalnız olmadığınız duygusunu güçlendirdiğini tüm blog dostları yaşayarak, yazarak öğrenmiştir zaten.Bende de öyle oldu. Hepinize çok çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.

Ayrıca Sevgili Kamikaze blogumu ödüllendirmiş. Hem de "Okuması En Keyifli Blog Ödülü"yle... İltifat olduğunu bilsem de ödül almak, anımsanmak mutlu etti beni,teşekkürler Kamikaze.

18 Şubat 2011 Cuma

"PİST, BURNUM GÜNAYDIN"

Bu sıra en çok okuduğumuz masal, Yekta Kopan'ın yazdığı bu masal. Yani "Burun"...
Masal kahramanı Ali bir sabah uyanınca, burnunun yerinde olmadığını fark ediyor. Evin içinde her yerde burnunu arıyor veee sonunda lavaboda yıkanmış, temizlenmiş bir durumda uyurken buluyor burnunu.

"Pist, burnum! Günaydın" dedi Ali, bölümü bizi çok güldürüyor. Tekrar tekrar okuyoruz ve her seferinde de gülüyoruz.
Masalda sadece Ali'nin değil, tüm aile bireylerinin burnu gezintiye çıkıyor.

Burun önemli, iyiyi de kötüyü de kokusundan tanıyor. Suya sabuna dokunanları olduğu gibi, etliye sütlüye karışmayanları da var. Ama tarihin altın sayfalarında yer bulanlar hep bu suya sabuna dokunanlar oluyor. Diğerleri burunlarını, kulaklarını tıkadıkları gibi gözlerini de kapatıp yaşayıp gidiyorlar.
Bir de deyimlerimiz var burunla ilgili aklıma gelen: Burnu kaf dağında olmak, burun kıvırmak, burnuna kötü kokular gelmek, burnunun direği sızlamak...


Kocaman oyuncakçıda en çok burada zaman geçirir mi bir çocuk? Ela, tüm oyuncakların yanından hızla geçerken kitapların yanında kalakaldı. Aldı, dokundu, sayfaları çevirdi, müzikli olanların müziği eşliğinde dans etti. Annesi kılıklı n'olacak! O da küçükken aynı böyleydi...

Kitaplardan sonra biraz da eylenelim dedik...



Eve gelince uyuduk, uyandık, portakal suyumuzu yeni aldığımız bardağımızda içtik. Bizi özleyenlere duyurulur...



Bir yandan bunları yazarken bir yandan da haberleri dinliyorum. Kulağıma, "Av Mevsimi"nde Cem Yılmaz'ın seslendirdiği "Haydi" türküsü gelince kulak kesildim. Beyaz Gömleklilerimiz 13 Mart'ta "Çok Ses, Tek Yürek" adını verdikleri eylem için klip çekmişler, hastane kafeteryasında bu türküyü söylüyorlardı. Çok sevimliydiler doğrusu. Türkülerle Ankara'dayız diyorlardı.
Ah, bu türküler, bizim türkülerimiz; ana sütü gibi temiz...
Ne çok şey anlatırız onlarla. Acımızı, sevincimizi, öfkemizi, sevgimizi,dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı...
Türkülerimiz hiç susmasın...

Şimdi "Siyaset Meydanı"nı izleyeceğim biraz, "Endişe mi Vesvese mi? sorusunun yanıtını arayacaklarmış.İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da orada, onu dinlemeyi seviyorum.
Herkese iyi geceler.

17 Şubat 2011 Perşembe

HAVADA ASILI KALMAK

Bir kadın küçük bir kızken yatağa yatacağı sırada annesine:
"Yarın görüşürüz." diyormuş.
Annesi de geri çekilerek her zaman:
"Belki..." diye yanıt veriyormış.
Böylece anne, varlık ve yokluğunu kontrol eden bir konuma sahip olmuş. Kızını tereddütte bırakarak her şeye gücü yeten biri rolünü üstlenmiş.
Kız büyüdükten sonra annesiyle arasında yinelenen bu sahneyi hatırlayıp tanımlarken: "havada asılı kalmak" deyimini kullanır.

"Havada asılı kalmak" bugünkü konumumuza ne kadar da uygun değil mi? İçte ve dışta pek çok sorunumuz var ve tüm sorunlar çözümsüz, havada asılı bekliyor. Yarını olmayan günlere mi kaldık.

"Belki" sözcüğü sadece çocuklukta mı sarsıcı? Son yıllarda toplumun bu kadar tedirgin olmasının bir nedeni de bu değil mi? "Belki"lerle toplumun büyük bir kısmı gelgitler yaşıyor, tereddüt içinde kalıyor. Aklı karıştırılıyor. Doğrularla yanlışlar bir torbada sunuluyor, iyilerle kötüler aynı terazide tartılıyor, sonuç değişmiyor. Akıl tutulması mı desem, beyin körelmesi mi desem, art niyet mi, gizli bir hesap mı var desem bilemiyorum. Belki de hepsinden bir parça vardır. Yoksa "Dur bir düşünelim, diyenin tepesine durup dururken neden inilsin ki? Konuşmadan, enine boyuna tartışmadan gerçeğe ulaşmak mümkün mü? Belki de her şey "havada asılı kalsın" diye kendileri gibi konuşmayanları, susturmaya çalışıyorlardır. Kimbilir?

"Yarın görüşürüz"
"Belki..."

14 Şubat 2011 Pazartesi

KIZIMI KURTARIN


GONE BABY GONE- KIZIMI KURTARIN

Cumartesi akşamı bu filmi izledim. Kafam karmakarışık oldu.Öyle bir sonuç ortaya çıktı ki hangisi doğru, hangisi yanlış bilemedim.

Olay Boston'un bir mahallesinde başlıyor. Amanda isimli dört yaşında bir kız çocuğu kaçırılıyor. Anne uyşturucu bağımlısı bir kadındır. Çocuğuyla yeterince ilgilenemiyor. Kaybolan kızının bulunması için aynı mahallede yaşayan iki dedektiften yardım istiyor. Dedektifler hem ortak hem de sevgilidir. Olayı polis de araştırmaktadır. Olaylar karmaşık bir şekilde devam eder. Çatışma sırasında çocuğun denize düşüp öldüğü sonucuna varılarak dosya kapatılır. Ceset bulunamamıştır. İki dedektif olayı araştırmayı sürdürür. Ve filmin finalinde ilginç bir durum ortaya çıkar.

Kendi çocuğu da kaçırılıp öldürülen, oldukça saygın polis müdürünün evinde, Amanda'nın yaşadığı gerçeğine ulaşılır. Meğer Amanda'nın dayısı(ya da amcası emin değilim) ve bazı polisler bu oyunu düzenlemişler. Çocuğun daha sağlıklı büyümesi için, olaydan sonra emekli olan, bu acılı polise vermişler Amanda'yı... Polis ve eşi Amanda'nın üstüne titremektedirler. Amanda'da onları sevmiştir.

Olayı çözen iki dedektif sevgili görüş ayrılığına düşerler. Kadın olanı, çocuğun polisin evinde mutlu yaşayacağını söyler, susalım, der. Erkek olanı ise çocuğun annesinin yanında büyümesi gerektiğini, bu nedenle de yetkililere bildirilmesi görüşünü savunur. Ve sevgilisinin, seni terk ederim demesini dikkate almayarak haber verir.

Emekli polis tutuklanır, daha sonra da ölür. Çocuk annesine verilir. İki sevgili ayrılır.

Filmin son sahnesinde erkek dedektif çocuğun evine uğrar. Anne süslenmektedir. Çocuk koltukta çizgi film izlemektedir. Anne bakıcıyı beklersem yeni sevgilimle buluşmaya geç kalacağım, Amanda'nın yanında sen kalır mısın, diye sorar. Dedektif çocukla kalır, anne oyuncak ayıyı çocuğuna fırlatır ve evden çıkar. Amanda eski yaşamına dönmüştür.

Filmin yönetmeni: Ben Affleck Oyuncular: Casey Affleck, Mıchelle Monaghan, Ed Harrıs, Morgan Freeman, John Ashton, Amy Ryan...

İzleyenler vardır mutlaka. Beni çok etkiledi film. Bir yanım annenin yanında olması iyi derken diğer yanım keşke polisin evinde kalsaydı diyor. Sadece dünyaya getirmekle anne ya da baba olunur mu ki? Ya da bir yalan üzerine kurulan mutluluk kalıcı olur mu?

Aşkın, sevginin bin çeşiti var. Kimse aşksız sevgisiz kalmasın. Tüm çocuklar sevgi sarmalında büyüsün. Herkes sevdiğini alsın yürüsün...
Sevgililer Günü Kutlu Olsun.

12 Şubat 2011 Cumartesi

ÇÜRÜMÜŞ (SON)

III.BÖLÜM

destur hemşeri __ bu yol nere gider

Yazıyooor
aşk uğruna cinayet
bir kilo ıspanak tazesinden
ne demiş ne demiş
vay sen ha
doğuda açlık
ismi lazım değil alçağın biri
bilirim
bir tatlı huzur almaya geldik
çüş
şehrin manzarası
arzı hürmet ederim beyefendi
yoo ben eşek değilim
canım kardeşim memleket
offf kadına bak
bizim moruk tutturmuş
mambo İtalyano hey mambo
önüne bak ulan
iktisadi konuları bir yana bırak
akşama ne yapıyoruz
ilahi Dürdane
aa anne bu ne
dün gece kasığım
yetmiyor kardeşim
elime geçen 450
askısız sütyen benimki
tamam
bir kere yörüngesine girdi mi
bayılırım Brijit Bardo'ya
yollar çamur
boş veeeer
Ulus'a bir kişi
Ulus'a bir kişi

Ulus dediği millet
ah ulus ah millet

Hayret Bey Ankara Akşamında-Suat Taşer

O kadar bekledikten sonra dişçi koltuğunda bulunca kendimi, mutlu mutlu gülümsedim. Doktor genç bir bayandı. Benden önceki hastayla konuşuyordu. Sonra bana dönüp "Neyiniz var ablacım?" dedi. "Daha önce burada E. B. dişimi çekmişti, galiba parça kalmış, dilime değip duruyor!"" Ne zamandı", sorusunu yanıtladım." Bu kadar zaman niye bekledin", sorusunu da "Geldim, ama E.B sonra gel" dedi, şeklinde açıkladım.

"Git, film çektir gel" dedi.
"Gittim, en alt katta,film çektirip geldim.

Tekrar koltuktayım. Uzattım ayaklarımı, yatarmış gibi uzandım. Kurbanlık koyun gibi bekliyorum.
Doktor baktı, "Evet parça kalmış! Şimdi ablacım bu parçayı almak için iğne yapacağım. Biraz canın yanacak, ama..." dedi. Açtım ağzımı, yumdum gözümü.. Sesim soluğum çıkmıyor.

Bu dişin geçmişini düşündüm. Çok eskiye dayanıyor aslında. Medikal Park Hastanesine gitmiştim İstanbul'dayken, aradan bir yıl geçmiş neredeyse. Ağrı kesici bile yazmadan göndermişlerdi beni. Sonra da bu diş hastanesinde başıma gelenler.... "Sıkma, rahat bırak kendini" uyarısıyla döndüm yeniden dişçi koltuğuna. İğneler yapıldı altlı üstlü.

"On beş dakika bekle,sonra gel" dediler.
On beş dakika bekledim geldim.

Dişim oyuldu, kalan parçalar temizlendi. Bir film daha istendi. Bu kez aynı kattaki röntgen odasında çekildi dişimin yerinin filmi. Başka parça kaldı mı, diye bakmaktı amaç. Kalmamış, doktor da ben de derin bir soluk aldık. Bu arada bir yerlerde boru patladığı için hastanenin suları akmıyormuş. Ağız dolusu kanımı mendile tükürdüm. Doktor antibiyotik, sprey ve ağrıkesici yazdı. "Kötü olmuş, apse yapmış, ilaçlarını kullan, üç gün sonra yine gel, bakalım yanındaki dişi kurtarabilecek miyiz?" dedi sevimli doktorum. Daha önceki doktoru düşündüm, sallanan dişi eliyle çekti, tamam dedi. Önüne arkasına bakmamıştı. Geride enkaz bırakmıştı böyle. Daha sonra tekrar geldiğimde de git, sonra yine gel dedi. İkisi de doktordu işte. Performas bazı doktorları bozdu mu böyle? İnsanların sağlığıyla oynama pahasına...

Özgürlüğüne kavuşmuş tutsak gibi hissettim dışarı çıkınca. Ancak nefes almakta zorlanıyordum. Morfinler dilimi damağımı şişirmişti.Boğazıma hava gitmiyordu sanki. Eve gitmeye korktum. Kuaföre gittim. Hem bozulan moralim için, hem de ne olur ne olmaz, doktora yakın olmak istedim...

Üç gün sonra yine gittim. Eskiden on beş gün içinde kontrole gidince giriş işlemi yapılmıyordu hastaneye, yanlış anımsamıyorsam. Şimdi yeniden giriş yapıyorsunuz. Performans var ya? Ne kadar ferformas o kadar para...

Bu kez 76. sırayı kaptım. Bekle, bekle, bekle... Sabırlar tükenmişken girdim içeri, film çektir gel, dendi. Film çekildi, çok şükür çekilen dişin yanındakine bir şey olmamış. Biraz geç kalsam da çok geç olmadan sorun çözümlenmiş oldu.Tek dişe kaplama yapılacak sadece.
Ben doktorun odasından çıktığımda hala sırasını bekleyenler vardı. Bakın:


Derin bir nefes almıştım ki beynimde duran kuş kafatasımı gagalamaya başladı yeniden: "Şu ülkenin haline bak, susma söyle!"
Diğeri, yüreğimde olan:
"Geçmiş olsun, bunu bulamayanlar da var; hadi gülümse biraz, bak hayat ne güzel! Şubat mart, yakında bahar gelecek" diye cik cik ötüyordu.

Üçümüz birlikte yeniden insanların arasına karıştık...

"Güzelim mart ayı kediler
oğlan kızın penceresinde ıslık
iki iki daha dört eder
destur hemşeri__ bu yol nere gider"

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...