"Tacizciyi Yakalamak İçin 'Yem' Yaptığı Eşi, Tecavüze Uğradı"
BURADA...
Haberi okuyunca aklıma Aziz Nesin'in "Vatan Sağolsun" adlı kitabındaki "Şeykesen Bektaş Ağa" öyküsü geldi. Okuyan vardır mutlaka, ama okumayanlar okusun derim ben.
Öykü kahramanı Şeykesen Bektaş Ağa, yaşamını kaçakçılıkla sürdürüyor. Öyküden:
"Bir topal karıncasını aç bırakmayan Allah, bizi de demek sınıra yakın yerdeki kasabada dünyaya getirmiş ki, aklımızı kullanıp karnımızı doyuralım...
Bu kaçakçılık işleri nasıldır, bilir misiniz? Nereden bileceksiniz... Bu kaçakçılık işinde, sırtını bir hükümet adamına dayayacaksın ki işi yürütesin. Arkanda hükümet adamı olmamış, kaçakçılık olmaz...
O Cimcirik oğlan gelesiye bizim işlerimiz iyiydi. Ne zaman ki o Cimcirik geldi, bizim oranın işleri tüm bozuldu. Yandık ki, iyicene...
Adamlarımdan biri:
-Aman Bektaş Ağa, bu Cimcirik'i yola getirmenin hiçbir umarı yok... dedi.
-Daha yenidir de ondan, dedim, hele adamın ilk hızı geçsin... Üstüne varıp tebelleş olarak herifi bunaltmayın..."
Bektaş Ağa, Ramazan ayında iftara davet ediyor bu görevliyi. Şöyle anlatıyor:
"Başladık konuşmaya. Ben sağdan soldan yokluyorum; hayır hiç yola geleceği yok.
Diyor ki:
-Bizdeki kanunlar kanun mu?
-Ya ne?
-Ben bunlara kanun demem. Öyle bir ağır kanunlar olacak ki korkudan hiçbir kötülük yapılmaya ve de hiçbir suç işlenmeye! Evet, bize şeriat kanunları gerek. Şeriattan döndük, bu millette de ahlak kalmadı!..
Ben bu Cimcirik'e:
-Sorması ayıp olmasın Bey, dedim, bu senin şeriat kanunu dediğin nedir?
-Ne midir? Şeriat kanunu şudur: Biri hırsızlık mı etti? Elini keseceksin...
-Aman!..
-Amanı zamanı yok... Rüşvet alanın da elini keseceksin!
Yahu, bak sen şu belaya; bizim ora memurlarını hep elden koldan edecek de adamları açlıktan mı öldürecek?
-İyi ama, hırsızlığın azı var, çoğu var... Rüşvetin azı var çoğu var... Haydi şeriat kanunudur, elini keseceğiz, ama ne kadarını?"
.......
Öyküyü okuyun lütfen, çok seveceksiniz inanın. Öyle diyaloğlar var ki yazmamak için kendimle mücadele ediyorum. Ama sadece şu kadarını söyleyeyim, yola gelmiyor dedikleri bu görevliye, bir tuzak hazırlıyorlar. Yem olarak da bir hayat kadınını kullanıyorlar. Üç kişi kadının evinde adamı suçüstü yakalıyorlar. Ve...
Bugün ülkemizde yaşananları şöyle bir gözden geçirince düşünmemek elde değil. Birileri, birilerini yem olarak kullanıyor. Birileri bunları gözetliyor. Birileri de tüm yaşam damarlarımıza tecavüz ediyor ve hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gidiyor.
Ne diyelim, Vatan Sağolsun...
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Nisan 2011 Cuma
10 Şubat 2011 Perşembe
ÇÜRÜMÜŞ (ÖYKÜNÜN DEVAMI)

II. BÖLÜM
Gözüm ekranda, bekliyorum. Aaa yanlış yazmışlar! Kapının üstündeki tabelaya bakıyorum. Doktorun adının önündeki kısaltma "dr" değil, "dt" şeklinde kısaltılmış. Diğer kapıların üstündeki tabelalara dikkat kesiliyorum Hayret hepsi aynı... DT diş tabibinin kısaltması mı? Diş doktoru mu, tabibi mi? Dentist mi İngilizcesi? Diş Hekimi var bir de... Dişçi ise yaygın kullanımı. Psikolog, psikiyastrist tartışması geliyor aklıma. Bu da öyle bir şey olmalı. Tıp okuyana doktor deniyordu hani...
"Psikiyatrislere pek rağbet yok bu memlekette" diyor derinden gelen sesim sessizce. "Oysa en çok onların çalışması gerekirdi şu sıralar. Çürüyen dişimizi çekip atıyorlar, gerçi onu da bir seferde yapamıyorlar ya neyse!" yanıtı geliyor arkasından. Sözü nereye getireceğini anlayıp "Sus!" diyorum yeniden. Dinler mi? "Çürüyen diş olsa kolay, toplum çürüyor hızla!"...
Aklıma durup dururken Oktay Ekşi geliyor. Nasıl da yaylım ateşine tutmuşlardı kendilerine bakmadan. Ve Süheyl Batum'a yapılanlar? Yapanların yaptıklarını bilmesem kızabilirdim, ama kızamıyorum. Öyle garip bir ortam yaratıyorlar ki aklı başında olanlar şaşırıp kalıyor. Tartışma programlarında ilkesiz tartışanlar kazanıyor hep. Acı acı gülümsüyorum. Defne'nin ölümünü düşünüyorum. Sonra "kerata" ları... Ne çok kerata var bu ülkede! İşin içinden kolayca sıyrılıyorlar.Hata yapanlar acımasızca hırpalanıyor. Suçsuzlar iniyor; suç işleyenler çıkıyor. Tahtaravalli gibi. Güçlü olan kazanıyor!
"Doktorluk olmak" kolay bu topraklarda. Aslında doktorların da doktora ihtiyacı var ya. Sorunlu olmayan küçük bir azınlık mı?
Doktor hasta ben hasta
diyordu bir türküde, hangisiydi o? Hatırlamaya çalışyorum.
Kaşların arasına dom dom kurşunu değdi
Bir avcı vurdu beni, bin avcı yedi beni
Ah dedim ağladım
Yaremi bağladım
Eğdi yar boynum eğdi
Mevlam kerimsin dedi
Hançer yaresi değil
Dom dom kurşunu değdi
Gel gel gümle gel gel gel gümle gel
Gel gel gümle gel böğrüme dom dom kurşunu
Bu günüm harap oldu dünden iyi midir ki
Doktor hasta ben hasta benden iyi midir ki
Dalmışım,ben böyle düşünürken, sıra bana gelmiş bile...
Devamı var....
ÇÜRÜMÜŞ (ÖYKÜ)

I.BÖLÜM
Şubat olmasına rağmen hava güzeldi.
Üç kişi yürüyorduk. Zaten son zamanlarda yapışkan üçüzler gibiydik. Ben nereye, onlar da oraya! Birbirleriyle geçinebilseler hadi neyse , ama bırakın geçinmeyi birinin söylediğinin tam aksini söyleyip şaşkına çeviriyorlardı beni... Biri yüreğimi, öbürü beynimi yiyip bitiriyordu sanki...
Kapıdan içeri girdim. Kalabalıktı, kuyruk uzayıp gidiyordu.Sıra bana gelince, nüfus kağıdımı uzattım görevliye. Yüzüme bile bakmadan: "Sosyal güvencen? dedi. Bu eksiltili cümleyi hemen yanıtladım: " Emekli sandığı..." dedim kısaca. Böyle yerlerde kısa konuşulmalıydı zaten. Kuyruk dışarı taşmıştı, ve sürekli yenileri ekleniyordu. Yeni gelenler işini bitenlerden çok fazlaydı.
Akşamı bulur, dedi biri; diğeri bulmaz bulmaz, hızlı çalışıyorlar, hem arkana baksana, kimbilir kaçıncı sırada olacaklar? Seninki altmış yedi değil mi? Ne diyim, üçümüz merdivenleri tırmanmaya başladık.
Poliklinikler üçüncü kattaydı. Çıktık ki anababa günü, sanki tüm şehir burada... Koridorun iki yanındaki oturulacak yerler dopdolu, kalan boşluklarda ise herkes ayakta. Güçlükle ilerleyip bayan tuvaletinin önünde ayak üstü durabileceğimiz bir boşluk bulabildik sonunda. Görevliler hastaları iterek aralarından zorla geçip muayene odalarına bir şeyler taşıyordu, torba içinde. Dişe benziyordu torbanın içindekiler.
Ne çok çocuk var burada, çocuk ve kadın.. Erkekler azınlıkta...İyi beslenemiyor muyuz ne? Şubat tatili olduğu geldi birden aklıma. Doğru ya, şubat tatili, ikinci dönem başlamadan getirmişler çocukları, diye düşündüm. Ahh, o tatiller ne iyi gelirdi insana! Şimdilerde her gün tatil, bir dostun dediği gibi, her gün pazardı emekliye...
Ayaklarımın ağrımaya başladığını hissettim. Ekrana baktım kırk dördüncü kişiye sıra gelmiş. Altmış yediden kırk dört çıkarsa... Neyse ne, eskiden de matematikle aram iyi değildi zaten.
Karşı sıradan bir kadın girdi içeri, sekiz on yaşlarındaki kızıyla birlikte. Duraladım, baktım oturan olmadı yerine, ben geçtim . Yanımda oturan on beş on altı yaşındaki abla, iki yaşlarındaki kardeşini susturmaya çalışıyordu ben otururken. Sus Zeynep, diyince 'kız'mış, diye şaşırdım. Çünkü onu bir süredir izliyordum karşıdan. Saçları erkek çocuğunkiler gibi kesilmişti. Ablasına neden ağladığını sordum, benim de dişimi çeksin doktor, diyeymiş. Bak şu işe? Yerine oturduğum bayanın çocuklarıymış, Zeynep, içeriye annesiyle giren ablasına özenmiş. Birden çok eskilere gittim. Bizim de böyle göz doktoru maceramız vardı ya. Küçük kızım "gözlük" diye tutturmuştu.
İnsan unutuyor işte...Sonra torunumu,Ela'yı düşündüm, hastaymış, dün kusmuş! Gitme isteğim depreşti yeniden. Dur şu diş işimi bitireyim, diye söylenirken buldum kendimi. Keşke aynı şehirde olsak...
Zaman durmuş burada, geçmek bilmiyor. Ekrana bakıyorum, 'elli bir'i gösteriyor. Oysa odaya giren çıkan çok daha fazla, büyük bir hareketlilik var. Torpilli olanlar, dünden kalanlar, sonuç gösterenler... Otururken yoruluyor insan, kolaylık diliyorum doktorlara "Kimse halinden memnun değil şu ülkede!" diyor içimdeki ses. Diğeri, Haline şükret, bak sen oturuyorsun!" diye çıkışıyor içimden.
Bir çığlıkla irkiliyorum. Muayene odalarından birinden geliyor. Susuyor bir süre, sonra tekrar başlıyor. Herkes birbirine soruyor, o sırada kapı açılıyor, dışarı hemşire çıkıyor. Belli kızgınlıktan gülüyor. Soranlara, "Bir şey olduğu yok, dişi çekiliyor, koca delikanlı bağırıyor!"
Biraz durup ferahladıktan sonra tekrar içeri giriyor. Bazıları çocuğu ayıplıyor.Belki de morfinin etkisi geçmiştir, can acımazsa çığlık niye atılsın ki? Bir adam, korkuyordum, şimdi daha çok korkmaya başladım, demekte sakınca görmüyor. Küçük Zeynep, benim de dişim çekilsin, diye ağlıyor. Biri fıkra diyip başlıyor:
"Bir adam doktora gitmiş, gidiş o gidiş..." Gülümsüyorum.
Devamı var...
28 Ocak 2011 Cuma
ÖYKÜMÜN ADI NE OLSUN?

Bir öykü yazdım, ama adını koyamadım. Aklıma gelenlerin hiçbirini beğenmedim. Biraz daha düşüneceğim, önerilere açığım... "GÜÇ KİMDE?" desem olur mu ki? İşte adını koyamadığım öyküm:
Emre on yaşlarnda bir çocuk. Uzun süredir harçlıklarından artırdığı paraları içine attığı kumbarasını açıyorlar annesiyle... Oldukça sevinçli, bisiklet alınacak ona...
Paralar sayılıyor, eksikler tamamlanıyor, bisiklet alınıyor...
Pırıl pırıl bisikletiyle sokağa çıkıyor. Uzun zamandır hayalini kurduğu gibi arkadaşlarının yanına bu kez bisikletiyle gidiyor. Yok yok gitmiyor, adeta uçuyor... Çocuklar başına toplanıyor. Aralarında Emre'den üç yaş büyük Gürkan da var. Gürkan zorbalığıyla tüm çocuklar üzerinde baskı kurmuş. Hepsi korkuyor ondan.
Gürkan bir adım öne çıkıyor çocukların arasından:
_ Ver bakayım...
Emre, vermem, diyemedi. Vermek de istemiyordu. Gürkan bir eliyle Emre'yi zorla indirirken diğer eliyle bisikleti altından çekip aldı. Ve bisiklete bindiği gibi oradan uzaklaştı.
Emre'yle birlikte tüm çocuklar nefes nefese arkasından koştu,koştu, koştu yetişemediler. Biraz sonra geri döndü, ama hala bisikletin üstünde oturuyor Gürkan, çocuklar etrafında ona bakıyor...
Emre soğuk soğuk terlemeye başladı.Gitti yanlarına:
_ Ver, dedi.
Öteki omuz silkti.
_ Gürkan ver, bindin işte!
Gürkan oralı olmadı. Emre bisikletinin elden gideceği endişesine kapılarak korktu, yüksek sesle, ağlar gibi:
_Ver bisikletimi!
Gürkan yine omuz silkti, Emre bisikletine yapıştı, çekiştirmeye başladı... Öteki Emre'yi itti, bisikletten indi, bisikleti kaptığı gibi yere düşen Emre'nin biraz uzağına fırlatıverdi! Bütün çocuklar korku ve merak içinde; biraz da yaltaklanarak Gürkan'ın yanında donakaldılar...
Emre usul usul yerden kalktı, çocuklar sessizce onu izliyordu bu kez. Gürkan'ın öfkesi hala geçmemiş, kızgın bir sesle:
_ Al sana bisiklet!
Emre, bir anda kendinden belkenmeyen bir hızla Gürkan'ın üzerine atıldı. Gürkan boşta bulundu, yere düştü; Emre onun üstüne çıktı, vurmaya başladı. Kavgadan önce çocukların tümü Gürkan'ın yanında yerini almışken, Emre'nin saldırmasından sonra yarısı ondan yana oldu...
Kendinden güçlü biriyle mücadele etmek zordur, ama kendinden güçsüz biriyle mücadele etmek de her zaman kolay değildir. Gürkan bunu düşündü, kavganın uzayacağını anladı. Bir hamleyle Emre'yi üstünden attı, tüm gücüyle yumruklamaya başladı. Emre çırpınmaktan yorgun, yediği yumruklardan kendinden geçmiş gibi oldu, Gürkan bir anlık duraladı, soluklandı... İşte o anda Emre, Gürkan'ın elini yakaladı, var gücüyle ısırmaya başladı. Gürkan, bir eliyle Emre'nin başına basıyor, kolunu ısırmaya çalışıyor; canı yandığı için de:
_ Bıraksana ulan! diye bağırıyordu.
Bir aralık elini kurtaran Gürkan kavgayı bile unutarak elini tuttu, canı yanıyor, ısırılan yerden kan sızıyordu...
Emre, yerden bir taş alıp Gürkan'ın suratına fırlattı. Yeniden kavgaya tutuştular. Yeniden tekme, tokat,yumruk birbirine karıştı. Onlar alt alta üst üste boğuşuyorlar, çocuklar izliyor sadece...
Sokaktan geçen bir kadın bunları ayırdı, Gürkan'a bakarak:
_Utanmıyor musun? Boyuna bosuna baksana!.. O senin akranın mı?
Gürkan, kan akan elini kadına gösterek:
_Bak ama o yaptı. Ona söylesene!
Emre, bisikletinin yanına doğru yürüdü, bütün çocuklar da onunla birlikte geldiler. Kimi bisikletini kaldırdı; kimi Emre'nin üstündeki tozları silkelemeye başladı. Bisikletine bindi, çıngırağı kırılmıştı, eline verdiler; cebine koydu. Bir iki yerinde çizik vardı, ama bozulmamıştı bisikleti. Arkadaşlarına el sallayarak bisikletini eve doğru sürmeğe başladı. Sevinçten ağlayacak gibiydi. Arkadaşları Gürkan'ı dövmüş sayıyorlardı, ondan yana tavır almışlardı...
Annesi babası geldi aklına, bisikletini ilk günden bu hale getirdiği için kızarlar mıydı ki?
"Amaaan, kızarlarsa kızsınlar! Ben Gürkan'ı dövdüm..." diye geçirdi aklından. Islık çala çala daha çok abandı bisikletinin pedalına...
Not: Karne tatiline başlayan çocuklara iyi tatiller diliyorum. Bol bol kitap okumalarını, gönüllerince dinlenmelerini öneriyorum. Size de iyi hafta sonları...
9 Ekim 2008 Perşembe
SKANDAL

Oldukça sakin görünüyordu. Az önce üstüne üstüne gelen, onun için bile bayağı ağır olan kamyon şoförünün kaba küfürünü unutmuş gibiydi.
Sekreterinin yapmacık, küçümseyen gülümsemesi, çocuklarının sırıtarak para isteyişi, kapıcı kadın... Yanında çalışan mühendis dostuyla yaptıkları konuşma aklına geldi :
"Hayat pahalı, geçim zor !"
diyordu arkadaşı.
"Alçak!" diye düşündü. " O kadar para alıyordu; evleri, arabaları vardı... O kadar işçi dururken hayat pahalılığından söz edene bak!" diye geçirdi içinden. " Herhalde gene zam isteyecek!"
Gözlerini kapattı. Doktor sakin bir hayat yaşamasını söylemişti. Sigara da yasaktı. "Doksanlık ihtiyarlar gibi " diye geçirdi aklından. İki aydır içmiyordu, ama yaktı bir sigara. Ciğerlerini dumanla doldurdu. "Yalnızım" diye düşünüyordu, "Yapayalnızım hayatta!"
İyi bir işim, tonlarca param, çevremde çalışanlar ve bir yuvam var. " Yuvam mı ?" diye gülümsedi ...
Vaktiyle büyük paralarla almıştı o evi. Mobilyalar Paris'tendi. Ama yetmiyordu. Konuşacak kimsesi yoktu. "Psikologa mı gitmeliyim?" diye düşündü. Özel bir doktoru vardı." Acaba o da mı arkasından gülüyordu ? "
"Karım" dedi yüksek sesle. Seneler neler değiştirmişti ?.. Evlendiklerinde sevgili karısı cesur, atak, düşüncelerini söylemekten çekinmeyen bir küçük kızcağızdı. Çok gençtiler... Zengin değillerdi. Çalışıyor, bir yandan da para biriktiriyorlardı.
Karısının öğrencilerini ondan çok sevdiğini düşündüğü için, çıkardığı o kavgaları hatırladı... İşini kurup iyi para kazanmaya başlayınca karısı da işten ayrılmıştı. Karısıyla sanat, edebiyat hakkındaki konuşmalarını hatırladı...
Oysa şimdi en son ne zaman ciddi konular üzerinde laf ettiklerini hatırlamıyordu bile... Tartışmalara, sırf kendini haklı çıkarmak için girdiğini artık itiraf ediyordu.
Bütün ciddi konuların, anlayışı dışında kaldığını idda edip bir şey dediğinde suratına boş boş bakan kadın Nilay olamazdı! Başı ağrıyordu. Sırtını yumuşak koltuğa dayadı...
Abisini arayacaktı. Telefon numarasına bakmak için çekmeceyi açtığında gördüğü şeyle irkildi ! Büyük harflerle "VASİYETİM" yazılıydı. Sonra karşısına çıkan tabancaya dehşetle baktı. Onu kim bırakmıştı oraya ?.. Düşünemiyordu... Silahı eline aldı.
Kafasına dayadı. "Hayır" dedi. "Hayır" korkmuyorum... Hayatımda ilk kez cesurum... Başladığım işi bitirmeliyim... Elim, yaşlılıktan titriyor... Korkudan değil !
Kendi kararlılığına kendisi de şaşırdı... Bocalıyordu...
Bir ses ! Telefonu açmalıydı... Oysa sekreterine rahatsız edilmek istemediğini kesin bir dille anlatmıştı... Telefon ısrarla çalıyordu. Özel hattıydı. Kaba bir şekilde açtı. Telefonun ucundaki ses
"Baba !" diyordu. Sevecenlikten eser yoktu sesinde.
"Kurtar beni !". Kulakları uğuldamaya başladı...
Güçlükle konuşabildi. "Ne var ! " Oğluna böyle sert cevap verdiğini hiç hatırlamıyordu. Bir kez olsun ağzından aksi bir laf çıkmamıştı. Birden ses değişti :
"Ben Cevat, karakoldan arıyorum! Oğlunu bir diskotekte kokain partisinde suçüstü yakaladık!"
"Hemen geliyorum !" diye cevapladı. Aniden telefon kapandı. "Acaba hangi karakol!" diye düşündü. Beyni donmuştu. Cevat'ın karakolu !.. Evet... Kızılay'da...
Acaleyle çıktı. Sekreterinin, notu olup olmadığını soran sesini duymadı bile.
Arabasına atladı. Kızılay'a gidiyordu. Yanan kırmıza ışığa ağır bir küfür savurdu... Hırsla gaza bastı...
Gözünü açtığında başucunda beyaz şekiller fark etti. Biri : "Şükürler Olsun !" diye bağırdı. Burnuna keskin bir ilaç kokusu geliyordu. Birden tanıdık bir ses duydu : "Yanındayız Canım !"
Bu seste anlayış vardı. Telaş ve endişe hissetti... Yabancı bir ses:
" Bizi epey korkuttunuz."
Artık iyice ayılmıştı. Hastanedeydi. Yanında gözyaşları içinde gülümseyen kadın, karısıydı... Sesler : " Bacağınızı kesmek zorundayız ! " diyordu. " Kurtulmanız mucize... "
Duymadı bile... Adının karışacağı skandalları , satışların düşmesi aklına bile gelmedi. Karısının makyajsız gözlerinde sevgi görmüştü. Bu ona bir ömür yeterdi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......