Son günlerde bazı aklı evveller tutturmuşlar:
"Hayır diyenler korkuyor; çünkü yaşam biçimleri değişecek endişesi içindeler!"
Bu kadar basit öyle mi? Şaşarım sizin aklınıza, hadi ordan yalancılar!
Hem yaşam biçimi dediğiniz nedir? "Evet" diyen çoğunlukla, "Hayır" diyen çoğunluğun yaşam biçimi arasında ne fark var?
Hepimiz aynı hastane koridorlarında sürünmüyor muyuz?
Hepimizin çocukları aynı okullarda, aynı sıkıntılar içinde okumuyor mu?
Hepimizin çocukları işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmıyor mu?
Hepimizin çocukları askerde kucak kucağa şehit düşmüyor mu?
Hepimiz ekonomik sorunlarla boğuşmuyor muyuz?
Hepimiz dengeli ve yeterli beslenmenin ne olduğunu unutmak zorunda kalmadık mı?
Hepimiz yoksulluk sınırında yaşamıyor muyuz?
Hepimiz polisten korkmuyor muyuz?
Hepimiz suçluların yargılanmasını istemiyor muyuz?
Hepimiz ulusal gelir paylaşımında en aza mahkum değil miyiz?
Hepimiz ulusal kaynaklarımızın, doğal kaynaklarımızın, değerlerimizin birer birer yok edilmesine üzülmüyor muyuz?
Hepimiz ülkemizin bölünmesinden endişelenmiyor muyuz?
Hepimiz huzur içinde işimizde gücümüzde yaşamak istemiyor muyuz?
Yaşam biçimimizdeki terk fark kadınlarımızın saçı mı? Yukarıda saydığım ortak yaşam biçimimiz değişecekse tüm kadınlarımız fedakarlık yapabilirler eminim. Eğer çözüm buysa hepimiz başımızı örteriz ya da hepimiz başımızı açarız olur biter. Ya da sorun içkiyse sizler gibi gizli gizli içeriz.Ama bu kadar basit değil...
Bütün bu maddeleri çoğaltabiliriz, ama sözü uzatmaya gerek yok. Mademki bu topraklar üstünde bu koşullarda yaşıyoruz yaşam biçimimiz de üç aşağı beş yukarı aynı...
Eee o zaman, durup durup : "Yaşam biçimleri değişecek de ondan korkuyorlar!" aldatmacasının anlamı ne?
Keşke değişse, yukarıda "Hepimiz" diye başlayan ortak yaşam biçimlerimizin değişmesine kim karşı çıkabilir ki? Lütfen değişsin artık!
Hepimiz insanca yaşayalım.
Hepimiz çalışıp emeğimizin karşılığını alalım.
Hepimiz kimsenin yardımına muhtaç bırakılmayalım.
Hepimiz sağlık,eğitim, adalet olanaklarından yararlanalım.
Hepimiz ulusal geliri hakça paylaşalım.
Peki ülkede koparılan bu fırtına ne o zaman? İşte bütün sorunun can damarı da burada...
Ülkemizdeki mutlu azınlık halkı sizden bizden diye diye ufalayıp kendi ikbaline kurban etmek istiyor. Öyle gözleri dönmüş ki bu yolda herkesi, her şeyi kullanıyor, her yol mübah diyor. Neresi uygunsa oradan vuruyor.
En yumuşak karın din mi? Evet, en yumuşak karnımız din, en çok oradan vuruyor. Dini de türbana dolandırarak hem dini hem dindar, ama eğitimsiz insanlarımızı, kendi ütopyalarına kurban etmekten çekinmiyor.
Güneydoğu'da yıllarca ihmal edilmiş yoksul bırakılmış, yeterince eğitilmemiş insanlarımızı da açılım adlı bir parmak bal çalarak kürtçülerin kucağında ölüme terk ediyor.
Roman yurttaşlarımızın arasında "İlle de roman olsun, isterse çamurdan olsun!" nutukları atarak Sulukule sakinlerinin yerlerini ucuza kapatmıyor mu?
Kısacası kullanılmaya müsait kim ve ne varsa sonuna kadar kullanıyorlar.
Tophane'de Sanat galerilerine saldıranlar,
Ankara Kurtuluş parkında el ele tutuşan gençlere polis kimliğine sığınarak baskı kurmak isteyenler,
Referandum propagandalarına alet edilen sanatçılar,
Evet, ama yetmezciler,
Dindar, ama eğitimden yararlanma olanağı bulamayanlar,
Kürt kökenli sade vatandaşlarımız,
Siz, siz, evet sizler... Şu makamını, gazetedeki köşesini, kapacağı ihaleleri düşünenler, gazete patronları, küplerini doldurma derdindeki iş adamları,
Her dönemin adamları...
Unutmayın sizler piyonsunuz.
Ülkemiz üzerinde, mutlu azınlıkla kol kola geçmiş güçler, santranç oynuyorlar. İşiniz bitince ilk bertaraf edilecekler arasındasınız bilesiniz. Sonra da hepimiz mat olacağız sayenizde!
Bizim korkumuz "Yaşam biçimimiz değişecek!" diye değil; "Vatan biçimimiz değiştirilmek, ulusal geleceğimiz yok edilmek isteniyor." endişemiz ondan be şaşkınlar!
İş sanata, sanatçıya kadar uzandıysa vay halimize... Hani "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuştur." diye ünlü özdeyişimiz var ya, şimdi düşünüyorum da kopmayan kaç damarımız kaldı, onu bulmaya çalışıyorum...
Not: Bekir Coşkun'a yapılana üzüldüm.
yaşamı kucaklamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşamı kucaklamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Eylül 2010 Perşembe
16 Nisan 2010 Cuma
TUTUNABİLENLER
Ben baktım, umutlarım yeşerdi...
Şu yaşama tutunmaya çalışanlara siz de bakar mısınız?
Parçaladı kayaları incir ağacı, parçaladı sarmaşık! Sıkı sıkı yapıştı salyangozlar...
Kayalar sertti, çetindi, acımasızdı! Aldırmadı, çakılan demirin dibinden yol buldu incir ağacı...
Direndi tüm gücüyle, deldi kayaları, başını uzattı gün yüzüne bir başkası...
Ben de varım, ben de yaşamalıyım, onun için de yırttım kayaları, yol verdim aydınlığa...
Biz de, biz de, diye göz kırptılar gülümseyerek...
Ben süslenmedim, ben olduğum gibi koştum geldim karşınıza, yapaylığı hiç sevmedim, olduğum gibi, doğal, halimden memnun! Kendim kalıp dostça yaşamak istiyorum aranızda...
Kolay mı bu ortamda yaşamak, türkü söyler gibi yaşama katılmak? Kolay değil biliyorum, ama zor olanı başarmanın da bir onuru yok mu?
Hele bir de insanların duyarsızlığı! Külünüzü, çöpünüzü döküveriyorsunuz, kirletiyorsunuz dünyayı ya, kırılıyorum; üzülüyorum; ama...
Yine de pes etmiyorum. Tohumdan fidan, fidandan orman oluşturuyorum tüm gücümü kullanarak.
Yaprak yaprak, çiçek çiçek karşınızdayım işte...
Yapraklara bakar mısınız? Nasıl da eskiyle yeni el ele, birlikte, sarmaş dolaş! Biri gelmeye, diğeri gitmeye hazırlanıyor. Biri genç, öbürü yaşlı... Birlikte tutunuyorlar hayata!
Günaydın insanlar, günaydın kuşlar, ağaçlar,çiçekler, böcekler; gününüz aydın olsun!
Beni görebiliyor musunuz? Ben önüme dikilen duvarların arasından yol açtım, size ulaşmaya çalışıyorum. Günaydın!
Bizler de uzaktan el sallıyoruz hepinize... Bakın bakın, en güzel çiçekler dünyada açar, işte onlardan bir tanesi:
Açın gözlerinizi, açın açın bakın çevrenize... Ne kadar çok, ne kadar değişik, ne kadar güzel çiçek var etrafınızda. Herbiri ayrı kokuda... Seçin istediğinizi, başınıza taç yapın, yolunuza yoldaş...
Deniz Feneri, bırakın denizcilere yol göstersin!
Bakın bakalım şu kedinin ürkek duruşuna. Kimsesiz, ama umutlu... Yaşama tutunuyor, ciğercinin kedisi olmamak için direniyor... Yaşamak istiyor özgürce sizin gibi, bizim gibi, hepimiz gibi...
Kolay değil biliyorum, ama olanaksız değil...
Gelin yaşayalım, tutunacak bir şeyler vardır etrafımızda, fazla aramamıza gerek bile yoktur belki de. İşte hemen yanıbaşınızda, elinizi uzatsanız tutabileceksiniz.
Hadi ne duruyorsunuz? Uzatın elinizi, yaşama yeniden merhaba diyin...
Ve gitmeden, ŞU güzel insanın yazdıklarına mutlaka bir gözatın!
Şu yaşama tutunmaya çalışanlara siz de bakar mısınız?
Parçaladı kayaları incir ağacı, parçaladı sarmaşık! Sıkı sıkı yapıştı salyangozlar...
Kayalar sertti, çetindi, acımasızdı! Aldırmadı, çakılan demirin dibinden yol buldu incir ağacı...
Direndi tüm gücüyle, deldi kayaları, başını uzattı gün yüzüne bir başkası...
Ben de varım, ben de yaşamalıyım, onun için de yırttım kayaları, yol verdim aydınlığa...
Biz de, biz de, diye göz kırptılar gülümseyerek...
Ben süslenmedim, ben olduğum gibi koştum geldim karşınıza, yapaylığı hiç sevmedim, olduğum gibi, doğal, halimden memnun! Kendim kalıp dostça yaşamak istiyorum aranızda...
Kolay mı bu ortamda yaşamak, türkü söyler gibi yaşama katılmak? Kolay değil biliyorum, ama zor olanı başarmanın da bir onuru yok mu?
Hele bir de insanların duyarsızlığı! Külünüzü, çöpünüzü döküveriyorsunuz, kirletiyorsunuz dünyayı ya, kırılıyorum; üzülüyorum; ama...
Yine de pes etmiyorum. Tohumdan fidan, fidandan orman oluşturuyorum tüm gücümü kullanarak.
Yaprak yaprak, çiçek çiçek karşınızdayım işte...
Yapraklara bakar mısınız? Nasıl da eskiyle yeni el ele, birlikte, sarmaş dolaş! Biri gelmeye, diğeri gitmeye hazırlanıyor. Biri genç, öbürü yaşlı... Birlikte tutunuyorlar hayata!
Günaydın insanlar, günaydın kuşlar, ağaçlar,çiçekler, böcekler; gününüz aydın olsun!Beni görebiliyor musunuz? Ben önüme dikilen duvarların arasından yol açtım, size ulaşmaya çalışıyorum. Günaydın!
Bizler de uzaktan el sallıyoruz hepinize... Bakın bakın, en güzel çiçekler dünyada açar, işte onlardan bir tanesi:
Açın gözlerinizi, açın açın bakın çevrenize... Ne kadar çok, ne kadar değişik, ne kadar güzel çiçek var etrafınızda. Herbiri ayrı kokuda... Seçin istediğinizi, başınıza taç yapın, yolunuza yoldaş...
Deniz Feneri, bırakın denizcilere yol göstersin!
Bakın bakalım şu kedinin ürkek duruşuna. Kimsesiz, ama umutlu... Yaşama tutunuyor, ciğercinin kedisi olmamak için direniyor... Yaşamak istiyor özgürce sizin gibi, bizim gibi, hepimiz gibi...
Kolay değil biliyorum, ama olanaksız değil...Gelin yaşayalım, tutunacak bir şeyler vardır etrafımızda, fazla aramamıza gerek bile yoktur belki de. İşte hemen yanıbaşınızda, elinizi uzatsanız tutabileceksiniz.
Hadi ne duruyorsunuz? Uzatın elinizi, yaşama yeniden merhaba diyin...
Ve gitmeden, ŞU güzel insanın yazdıklarına mutlaka bir gözatın!
15 Nisan 2009 Çarşamba
YAŞAMIN ANLAMI

17 Mart 1937'de Romanya Dışişleri Bakanıyla yaptığı konuşmada "Yaşamın Anlamı" üzerindeki görüşlerini şöyle anlatmıştır Büyük Atatürk:
"Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Yaşam konusunda filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir bölümü her şeyi kara görüyordu. 'Değil mi ki hiçiz, sıfıra varacağız, dünyadaki geçici yaşam süresince neş'e ve mutluluğa yer bulunamaz.' diyorlardı.
Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki:
'Değil mi ki sonu nasıl olsa sıfırdır, hiç değilse yaşadığımız sürece şen ve neş'eli olalım.'
Ben kendi karekterime göre ikinci yaşam anlayışını yeğliyorum, ama şu sınırlar içinde:
Bütün insanlığın varlığını kendi kişiliklerinde gören adamlar mutsuzdurlar. Besbelli ki o adam bir birey olarak yok olacaktır. Herhangi bir kişinin yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Akla uyan bir adam ancak böyle davranabilir. Yaşamda tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kuşakların şerefi, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir."
14 Şubat 2009 Cumartesi
AŞK GİBİ

Dündükten sonra bugün ilk kez evden çıktım. Birkaç adım atmıştım ki aaaa! bu da ne? Bahçemizdeki erik ağaçları yine zamanı şaşırmış, erkenden çiçek açmış. Ne kadar da masum, bir o kadar da güzel... Hem sevindim hem de içten içe endişelendim. Henüz şubat ortasına bile gelmedik sabırsız ağaçlar...
Yağmur çiseleyerek yağıyordu, şemsiyem yanımda olmasına karşın açmadan yürümeye başladım. Severim yağmurda ıslanmayı. Saçım bozulur diye bir endişem de yoktu. Kuaföre gidiyordum nasılsa...
Sokağın başına gelmeden baktım bahar dalları yanakları pembeleşmiş utangaç çocuklar gibi bana gülümseyerek kucak açmamış mı? Ohhh ne güzel bir gün bu! İyi ki evden çıkmışım. İçim açıldı, yenilendim. İçimden : " Yine yeşillendi fındık dalları" ezgileri geçti bir ara.
Yürümeye karar verdim. Bence yetişme telaşı yoksa yürümeliyiz. Yürümeliyiz, çünkü yürürken yaşamı daha çok kucaklıyoruz. Yaşadığımızın farkına varıyoruz. İnsanlarla karşılaşıyoruz. Selam verip selam alıyoruz. Arabada böyle bir şansımız olmuyor pek. Çok çok bizi sollayan, trafik kurallarını hiçe sayan şoför koltuğuna oturmuş kişilere kızgın kızgın bakıp öfkeyle söyleniyoruz.
Belediye otobüsleri biraz daha insanlarla iç içe, ama orada da insan sıcaklığını yakalamamız çok güç...
Hiç unutmam, belediye otobüsünün içindeydim. Otobüs tıklım tıklım doluydu ve Boğaziçi köprüsünden geçiyorduk. Benim gözlerim faltaşı gibi açılmış, boğazın hiçbir güzelliğini kaçırmamak, o güzel manzarayı tüm benliğimle hissederek gözlerimle içmek için büyük bir çabanın içine girmişken bir anda kendimi kalabalığın içinde yapayalnız hissediverdim. Baktım kimsenin manzaraya baktığı yoktu. Çoğu işten çıkmış evine dönüyordu ve mışıl mışıl uyuyordu. Yorgundu, bıkkındı, tüm gün kimbilir nelerle uğraşmıştı. Yaşamaya zaman kalmamıştı...
Yağmurla inatlaşarak yürüdüm yürüdüm. O, giderek şiddetini artırdı, ben şemsiyeyi açmamakta direndim.
Saçım boyanmış, kesilip düzeltilmiş, fönlenmiş olarak kuaförden çıktığımda yağmurun işi azıttığını gördüm. Artık yağmur yağıyor, seller akıyor, bakımlı saçlarım ıslanıyordu. Mecburen şemsiyemi açtım, dolmuşa da bindim. Hava epeyce soğumuştu...
Baktım bahar dalı da, çiçek açmış erik ağacı da ıslanmış kedi gibi bakıyor bana! Üşüyorlar, çok üşüyorlar... Alıp eve getirip kaloriferin yanında ısıtıp tekrar koyabilseydim keşke yerine.
Ama bazı şeylerin telafisi yok ne yazık ki? Her şey mevsiminde olursa yaşama şansı artıyor değil mi?
Aşk gibi...
Not: Resmi bu adresten aldım, teşekkürlerimle.
http://www.neylersin.net/forum/armut-erik-kiraz-agac-cicekleri-t-3432.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......