"Şiir deniz gibidir. Deniz sonsuzluktur. Her bitişinde yeniden başlamasıdır. Demir alıp açılmasıdır. Bu, bir bitiş değil, her seferinde yeniden varoluştur. İçinde sonsuz öz'ler vardır. Bilinç altı, macera, aşk, kavga, melankoli, boşluk, çıkış, düşüş, geriye dönüş, ileriye gidiş, dinginlik... ve hepsinin sarmalı hayatı tekrar tekrar yeniden keşif. Bundandır insan etine dokunup yakan her keşif ayrı bir zevki türetir. İşte bu, sonu olmayan şiir denizi'nin ta kendisidir.
İşte bunun için; doğma büyüme Ankaralı, İstanbul Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve sıkı bir deniz sever olarak şiir kitabımın adı, 'Mavi Mısralardır'..."
Değerli Blog Dostum " Mehmet Osman Çağlar" ilk şiir kitabını Haziran 2013'te yayınladı; adıma imzaladığı kitap elime geçer geçmez okumaya başladım. Sizlerle paylaşmayı çok istediğim halde çeşitli nedenlerle bugüne kaldı.
"Mavi Mısralar" sadece bir şiir kitabı değil. Her biri bizi duygu denizinde sürükleyen, kimi zaman kendimizi dalgalarla boğuşurken bulduğumuz şiirlerinin yanında; içinde bize, toplumumuza,insanlığa dair çok şey bulacağımız denemeleri de var Mehmet Osman Çağlar dostumuzun...
"Bu şehirde de insanlar özgür değiller, bilmiyorlar ama kalabalıklar içinde çok yalnızlar ve sevgiye ihtiyaç duyuyorlar... Sadece yaşamaya çalışıyorlar sessizce ve suçluca... Acemi, sahta gülüşler... Şartlı reflekse dönüştürülmüş zavallı beyinleriyle kaderlerine boyun eğmişler. Dedim ya sevdiğim, hiçbir şey eskisi gibi değil... Ellerinde değişik oyuncaklarla mutluluk oyunu oynayan mutsuz maskeler..."
diyor "Saklı Kent" başlıklı denemesinin son paragrafında. Dostumuz bizi uyarıyor, tehlikenin büyüklüğünü fısıldıyor yüreğimize...
Şiirlerinde de insana dair çok şey var; aşk,özlem,hüzün, karamsarlık, deniz tutkusu, insan sevgisi, umut, umutsuzluk...
"İNANIYORUM" adlı şiirine bakıyorum. Eski zamanlara özlem var, karamsarlık var, umutsuzluk var. Bütün bu olumsuzluk içinde pırıl pırıl umut da var; iyi ki, iyi ki... Umutsuz olmaz, umutsuz yaşanmaz; umudumuzu hep canlı tutmak zorundayız değil mi canlarım?
İNANIYORUM
Ne zaman
bu kadar yabancılaştık
nasıl da kanıksadık
ve neden bu kadar çabuk
kaçtık kendimizden...
Nerede o eski rüzgarların
kulağa hoş gelen şarkılarında
tutuklu kaldığımız özgürlük nağmeleri?
Nerede o eski romantik şövalyelerin
destansı öyküleri?
yazık, ne yazık,
bir bir düşüyor hepsi kara toprağa
KİM BİLİR BELKİ TOHUM OLUYOR
GÜBRELENİYOR ORMANA YENİ FİDANLAR.
Hava yine kararıyor
çöküyor dağların üstüne kabus gibi
yine zifiri karanlık
iyi tanıyoruz biz bu karanlığı
tünemiş avını bekliyor yarasalar
Atlantik'in ötesinden ötüyor baykuşlar.
Şiir kitapları roman gibi bir kez okunarak bırakılacak türden değil. Gerçi birkaç kez okuduğumuz romanlar da var, ancak sayıları fazla değil. Şiirler her okuyuşta farklı duygular uyandırıyor. Bizi bize, bizi diğer insanlara yaklaştırıyor; uyuyan duygularımızı tetikliyor, az sözle çok şey anlatıyor. Sıkıldığımızda, bunaldığımızda, sözcüklerimizin duygularımızı anlatmaya yetmediğinde şiirlere sığınmamız bundandır... Şair dostumuz Mehmet Osman Çağlar, bize bu olanağı sağlıyor "Mavi Mısralar"da.
Bakın "VAKTİ GELDİĞİNDE" şiirinde söylediklerine...
"...........
Şimdi biz akşamları elimizde yasaklanan rakımız
kendi türkülerimizi yavaşça içiyor
gece yarılarına kadar sevişip
gün doğmadan aşk şiirleri yazıyor
hani sizin yok sanrısına kapdığınız
bireysel imgelerimizle
tenekede filizlenen tomurcukları suluyoruz ya...
...........
Sanmayın firavun beyler
bu düzen istediğiniz gibi böyle gidecek
devrim şarkıları dilimizde
hesap günü bozgununuzu bozmak için
özgür denizlerin dalgaları gibi çoğalıyoruz.
Ve hesap günü
tanrılarınız putlarınız hurafeleriniz
abileriniz bile sizi kurtaramayacak.
Denize tutkun şairimizin her biri ayrı güzellikte ve çeşitli temalardaki şiirlerinin hepsini sizlerle paylaşmamak için kendimi zor tuttuğumu itiraf etmeliyim, ama okumak isteyecek arkadaşlara haksızlık etmemek için burada bırakıyorum.
Yok yok affınıza sığınarak son kez "DENİZ YAPACAKSIN" şiirinin bir bölümüyle veda etmek istiyorum.
Doğacaksan denize doğacak,
Talebeliği, evliliği denizde yapacaksın.
Denizde aşık olacak,
Okyanusta savaşacak,
Öleceksen denizde öleceksin.
Teşekkürler sevgili blog dostum, edebiyatımıza katkılarınız için. Bu daha başlangıç, yazmaya devam... Hem de dilediğin gibi yaşamaya...
"Bunca yıl/ Ne kimsenin önünde eğildim,/El etek öptüm,/ Ne de sonradan görmüşleri, dinbazları/ Soframa oturttum,/ Uzak kalsın!
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Kasım 2013 Pazartesi
10 Mayıs 2011 Salı
"İNTERNETİME DOKUNMA" DİYENLER PARMAK KALDIRSIN

*"Bizden korkanlardan gördüğümüz saygı, saygı değildir. Onların saygısı bana değil, krallığadır."
*Hükümdarların kavuştukları en büyük nimet,
Halkın, hem(onların) derdini çekmesi hem de üstelik
Onları (krallarını) övmek zorunda olmasıdır."
"Kralın iyisi kötüsü, sevileni sevilmeyeni hep aynı saygıyı görür. Bir kralsam, halkın bana çatmaması beni sevmesine alamet sayılmaz, çünkü çatmak istese çatamazdı. Ardımdan gelenler dostum oldukları için gelmiyorlar, halleşip dertleşemeyen insanlar arasında dostluk olamaz."
İyi ki bugün krallar, padişahlar yok. Hala Ata'mızın sağladığı demokrasinin nimetlerinden yararlanıyoruz. Ancak kral olmak isteyenler var. Bunun için her yolu deneyenler var. Özgürlüklerimizi, şimdilik , kısıtlamaya çalışanlar var. 22 Ağustos'ta İnternete uygulanacak sansürü planlayanlar var. Susacak mıyız? 15 Mayıs'ta korkmayanlar saat 14.oo'teTaksim'de toplanacakmış. Bence olanağı olanlar mutlaka katılmalı o yürüyüşe...
Amaçları hepimizi korkutup sindirmek, daha sonrasında tüm özgürlüklerimizi elimizden almak...
Korkacak mıyız? Korkup susacak mıyız? Ölmeden ölecek miyiz?
"Delilik değil midir, sorarım, ölüm korkusundan ölmek?"
"İnternetime dokunma!", diyenler parmak kaldırsın?
*Alıntılar Denemeler (Montaıgne)'den.
27 Eylül 2008 Cumartesi
ÖFKE ÜSTÜNE
Öfke kendi kendinden hoşlanan, kendi kendini şişiren bir hırstır.
Hepimizin başına sık sık gelir. Bir şeye yanlış yere kızarız, bize aldandığımızı ispat eden kanıtlar getirirler. Bu sefer de doğrunun kendisine, suçsuzluğuna içerleriz.
Bunun çok güzel bir örneğini eskilerden okumuştum, hiç aklımdan çıkmaz.
Her bakımdan değerli, doğru bir insan olan Piso bir askerine kızmış, çayırdan dönerken arkadaşının nerede kaldığını bilmiyor diye. Öyleyse sen onu öldürdün demiş ve adamı birdenbire ölüme mahkum etmiş. Tam asılacağı sırada kaybolan arkadaşı çıkagelmiş. Bütün ordu bayram etmiş. İki arkadaş sarılıp birbirlerini öpmüşlar. Cellat da ikisini almış Piso'ya götürmüş.
Herkes onun da bu işe sevineceğini sanıyormuş. Tam tersi olmuş :
Henüz geçmemiş olan öfkesi, kendini utandıran bu gerçek karşısında büsbütün artmış ve hırsını bir anda aklına getirdiği şeytanlıkla suçluları üçe çıkarmış. BİR KİŞİNİN MASUM ÇIKMASI, ÜÇ KİŞİNİN BİRDEN BAŞINI YEMİŞ.
Birinci askeri ikincisini kaybettiği için,
İkincisini kaybolduğu için,
Celladı da verilen emri yerine getirmediği için
ölüme mahkum etmiş.
Öfke saklanmaya da gelmez. Büsbütün içimize işler.
Demosthenes bir meyhaneye girmiş, kimse görmesin diye arkalarda bir yer arıyormuş. Diogenes görmüş ve demiş ki :
Ne kadar arkalara gidersen meyhaneye o kadar girmiş olursun.
Montaıgne(Denemeler)
Dengir Mir Mehmet Fırat'ın bugün yaptığı basın toplantısını izlerken aklıma daha önce okuduğum bu yazı geldi. Paylaşmak istedim.
Fırat da bugün üç suçlu gösterdi...
Deniz Baykal: Mal varlığını açıklamadığı için,
Kemal Kılıçdaroğlu : Kendisi dürüst, ama ruhu sahtekar olduğu için,
Basın-yayın-medya: Okumadığı, araştırmadığı için.
HERKESİN BAYRAMI KUTLU OLSUN.
VE
"ÖFKEYLE KALKAN ZARARLA OTURUR" SÖZÜNÜ UNUTMASIN...
Sevgiyle kalın dostça yaşayın...
Dengir Mir Mehmet Fırat'ın bugün yaptığı basın toplantısını izlerken aklıma daha önce okuduğum bu yazı geldi. Paylaşmak istedim.
Fırat da bugün üç suçlu gösterdi...
Deniz Baykal: Mal varlığını açıklamadığı için,
Kemal Kılıçdaroğlu : Kendisi dürüst, ama ruhu sahtekar olduğu için,
Basın-yayın-medya: Okumadığı, araştırmadığı için.
HERKESİN BAYRAMI KUTLU OLSUN.
VE
"ÖFKEYLE KALKAN ZARARLA OTURUR" SÖZÜNÜ UNUTMASIN...
Sevgiyle kalın dostça yaşayın...
13 Eylül 2008 Cumartesi
CİNSEL EYLEM ÜSTÜNE
"Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz edemiyor ondan? Ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona ?
Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak diyebiliyoruz da ona geldi mi kısıveriyoruz sesimizi. Neden acaba ? Yoksa onun sözünü ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesini kafamızda o kadar büyütmeye hak mı kazanıyoruz ?
Çünkü bilirsiniz , en az kullanılan , en az yazılan , en saklı tutulan sözler en iyi bellenen , en çok insanca bilinen sözlerdir. Her yaşta, her baştaki insan onu ekmeği bildiği kadar bilir.
Dile, sese, harfe gereği olmadan herkesin içine yazılır. Suskunun dokunulmazlığı içine kapamışız cinsel eylemi : Çıkarmak bir suçtur ordan onu, suçlamak ve yargılamak için bile olsa. Ancak dolambaçlı sözler ve resimlerle kırbaçlamaya kalkabiliriz onu. Böylesine tiksindirici olmak bir suçlu için ne büyük onur :
Adalet dokunmayı, bakmayı suç sayıyor bu suçluya ! Cezasının ağırlığı özgürlük, dokunulmazlık kazandırıyor suçluya.
Kitaplar için de öyle olmuyor mu ?
Ne kadar yasaklanırlarsa o kadar daha çok satılıyor.O kadar daha çok okunuyorlar."
MONTAIGNE- DENEMELER
(Çev. Sabahattin Eyuboğlu)
8 Şubat 2008 Cuma
KUŞKU
" Kuşlar arasında yarasa ne ise düşüncelar arasında kuşku da odur:
İkisi de hep alaca karanlıkta uçarlar. Kuşkularımızı baskı altına almak, hiç değilse gözaltında bulundurmak zorundayız; çünkü kafamızı bulandırır, arkadaşlarımızı yitirmemize yol açar, işimizi alt üst eder, çığrından çıkarırlar. Kralları zorbalığa, kocaları kıskançlığa, bilge kişileri bocalamalara , kara düşüncelere sürükler kuşku. Gönlümüzün değil, kafamızın bir yetersizliğidir kuşkular. Kuşku, en yiğit yaradılışta bile kendini gösterir. Yalnız bu yaratılıştaki kişilere kuşkunun pek zararı dokunmaz. Çünkü böyleleri çoğunlukla enine boyuna düşünür, haklı bir neden bulmadıkça bir konuda kuşkuya kapılmazlar. Korkak yaradılışlarda ise kuşku çok kolay kök salar.
İnsanı, az bilmek kadar kuşkulandıran hiçbir şey yoktur. Onun için kuşkuyu bilgimizi artırmakla yenmeye çalışmalıyız, sürekli içimizde taşımakla değil. Ne istiyor insan? Çalıştırdığı ya da birlikte iş gördüğü kimseleri birer ermiş mi sanıyor ? Onların da kendi çıkarlarına bakacaklarını , her şeyden önce kendilerine çalışacaklarını bilmiyor mu ? Bu bakımdan, kuşkularımızı gidermenin en iyi yolu, bu kuşkular gerçekmiş gibi işlerimizi görmek, yanılmışım gibi de dizginlemektir.
Kuşkularımızdan, kuşku duyduğumuz şey gerçekmişçesine tetikte olmaktan yararlanmalı, ancak bundan zarar da görmemeliyiz. İnsanın içinde kendiliğinden doğan kuşkular, sinek vızıltısını andırır; ama başkalarınca içimize sokulan , yapay yoldan beslenen , dedikodularla, fısıltılarla uyandırılan kuşkular çok can yakar. Gerçekte, böyle bir kuşku ormanına düşen kimsenin yolunu bulabilmek için başvurabileceği en doğru şey, kuşkulandığı kişiyle açıkça konuşmaktır. Böylece, hem insan gerçeğin iç yüzünü eskisinden daha iyi öğrenmiş olur, hem de karşısındakinin kuşku uyandırabilecek davranışlardan bundan böyle sakınmasını sağlar. Ama, bayağı yaratılışta kimselere bu yol uygulanamaz, çünkü onlar kendilerinden bir kez kuşku duyuldu mu bir daha hiçbir zaman içtenlik göstermezler. İtalyanlar :
" Kuşku inancı başından savar. " derler. Oysa gerçekte kendini haklı çıkarabilmek için , inancı körüklemesi gerekir."
(Bacon-Denemeler)
.
İkisi de hep alaca karanlıkta uçarlar. Kuşkularımızı baskı altına almak, hiç değilse gözaltında bulundurmak zorundayız; çünkü kafamızı bulandırır, arkadaşlarımızı yitirmemize yol açar, işimizi alt üst eder, çığrından çıkarırlar. Kralları zorbalığa, kocaları kıskançlığa, bilge kişileri bocalamalara , kara düşüncelere sürükler kuşku. Gönlümüzün değil, kafamızın bir yetersizliğidir kuşkular. Kuşku, en yiğit yaradılışta bile kendini gösterir. Yalnız bu yaratılıştaki kişilere kuşkunun pek zararı dokunmaz. Çünkü böyleleri çoğunlukla enine boyuna düşünür, haklı bir neden bulmadıkça bir konuda kuşkuya kapılmazlar. Korkak yaradılışlarda ise kuşku çok kolay kök salar.
İnsanı, az bilmek kadar kuşkulandıran hiçbir şey yoktur. Onun için kuşkuyu bilgimizi artırmakla yenmeye çalışmalıyız, sürekli içimizde taşımakla değil. Ne istiyor insan? Çalıştırdığı ya da birlikte iş gördüğü kimseleri birer ermiş mi sanıyor ? Onların da kendi çıkarlarına bakacaklarını , her şeyden önce kendilerine çalışacaklarını bilmiyor mu ? Bu bakımdan, kuşkularımızı gidermenin en iyi yolu, bu kuşkular gerçekmiş gibi işlerimizi görmek, yanılmışım gibi de dizginlemektir.
Kuşkularımızdan, kuşku duyduğumuz şey gerçekmişçesine tetikte olmaktan yararlanmalı, ancak bundan zarar da görmemeliyiz. İnsanın içinde kendiliğinden doğan kuşkular, sinek vızıltısını andırır; ama başkalarınca içimize sokulan , yapay yoldan beslenen , dedikodularla, fısıltılarla uyandırılan kuşkular çok can yakar. Gerçekte, böyle bir kuşku ormanına düşen kimsenin yolunu bulabilmek için başvurabileceği en doğru şey, kuşkulandığı kişiyle açıkça konuşmaktır. Böylece, hem insan gerçeğin iç yüzünü eskisinden daha iyi öğrenmiş olur, hem de karşısındakinin kuşku uyandırabilecek davranışlardan bundan böyle sakınmasını sağlar. Ama, bayağı yaratılışta kimselere bu yol uygulanamaz, çünkü onlar kendilerinden bir kez kuşku duyuldu mu bir daha hiçbir zaman içtenlik göstermezler. İtalyanlar :
" Kuşku inancı başından savar. " derler. Oysa gerçekte kendini haklı çıkarabilmek için , inancı körüklemesi gerekir."
(Bacon-Denemeler)
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......
