Aşık Veysel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşık Veysel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2011 Pazar

"BABALAR GÜNÜ"NÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Bugün Babalar Günü...

Yeterince içselleştirilmese de, babalarımızı hatırlatan böyle bir günün olması bence çok önemli. "Baba" pek çok anlamı birden yüklenen bir sözcük.

Bugün gerçek babaların günü, en çok ihmal ettiğimiz babalarımızın günü... Evet babalarımıza gerekli ilgiyi, sevgiyi, yakınlığı gösteremedik çoğumuz. Çünkü o, hep güçlüydü bizim gözümüzde. Güvenilecek, sığınılacak bir liman; bizi korumayla, kollamayla görevli bir yüce insan... Onun da sevgiyi duymaya, öpülüp okşanmaya gereksinimi olduğunu çok sonraları öğrendik. Kimimiz için iş işten geçmişti artık; ama henüz bu şansı yitirmeyenlerin yapacağı çok şey var, onlar için. "Yaş ne olursa olsun baş çocuktur; okşanmak ister." değil mi?

Bakıyorum da en güzel şiirlerimizi annelerimiz için yazmışız.Babalar için yazılanlar yok denecek kadar az. En ünlüsü Can Yücel'in; babası unutulmaz Milli Eğitim Bakanlarımızdan Hasan Ali Yücel için yazdığı "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" şiiridir ki onda da acı bir yakınma vardır bildiğiniz gibi.

"Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş çağırırlar İstanbul'a,
Bi helalleşmek ister elbet, değil mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu!"

Hastalandığı zaman sevindiğini söylüyor çocuk Can, çünkü babası ancak o zaman eve gelebiliyor.

"Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de hep gidici -hep, hepp acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım, nereye gitti."

Bunda toplumun anne olacaklara yükledikleri anlamla babalara yüklediği anlamın farklı oluşunun etkisi var büyük ölçüde... Hasan Ali Yücel, çocuğunu ihmal etme pahasına görevini başarıyla yürüten bakan iken eminim fazla suçluluk duygusu yaşamamıştır. Ama tersi olsaydı, Can Yücel'in annesi bakan olsaydı, aynı gönül rahatlığıyla çalışamayacaktı. Hem toplum onu kınayacaktı, hem de kendisi suçluluk duyacaktı.Bu durum ister istemez anneyi yakın, babayı uzak tutuyor çocuklardan.

Erkekler ağlamaz, babalar fazla gülmez, çocuklarla yüz göz olunmaz, birinden korkması gerekir, akşam baban gelsin görürsün anlayışı bugün değişse de hala geçerli olduğu yerler vardır. Genç anne- babalarda da kalıntıları devam ediyor.

Evet, anneler doğuruyor; emziriyor bu en güzel annelik görevi; ancak ondan sonrasını paylaşmak zorunluluktur. Kendimizi kandırmayalım, burada çoğu baba kaytarıyor. "Ben yediremiyorum, seni istiyor, benimle uyumak istemiyor..." gibi gerekçelerde yapabileceklerini başarmaya çalışmıyor, çabucak pes ediyor. Çünkü anneye yardımla görevli sayıyor kendisini. Kendinin de anne kadar sorumlu olduğu öğretilmemiş ki ona...

Babalarımızı çoğu kez anlamadan seviyoruz. Tanımadan büyüyoruz. Bizimle oynaması, başımızı okşaması yetiyor bize... Fazlasını beklemiyoruz, uzak olmasını özgürlüğümüz için gerekli sayıyoruz bazı zamanlar.

Ama bu kadarıyla yetinmemeliyiz. Daha sıcak ilişkiler kurmak için çabalamalıyız. Bunda babalara büyük görev düşüyor. Çocuklarımızın babalarına en az anneleri kadar ihtiyaçları var, unutmayın. Onları sevdiklerinden asla kuşkumuz yok, ancak babalık görevlerini tam olarak yerine getirip getirmedikleri sorgulanılmalıdır; eksikler giderilmelidir. Emin olun çok güç değil, üstelik oldukça da zevkli bir görev. Karşılığında mutlu, daha çok sevilen; sevgiye dayalı saygı duyulan gerçek baba olacaksınız. Ve daha mutlu, ayakları yere basan, kendine güvenen çocuklarınız olacak, değmez mi bütün emeklere?

Benim babama gelince, onu çok seviyorum; hep sevdim. İyi ki benim babam... Sağlıklı uzun ömür diliyorum ve sevgiyle kucaklıyorum. Birlikte çok güzel şeyler paylaştık, zevkli yolculuklar yaptık, anladık birbirimizi...Bizler için yaptıklarına sonsuz teşekkür ediyorum. "Babalar Günü"n kutlu olsun Sevgili Babacığım.

Bugün telefonla konuştuk, yakında kavuşacağız. Ellerinden öpüyorum...

"Kar mı yağmış şu Harput'un başına
Kurban olam toprağına taşına"
diyorum memleket özlemiyle senin için. Seni çok seviyorum.

Bu arada tüm babaların "Babalar Günü" kutlu olsun, çocuklarıyla mutluluktan mutluluğa koşsunlar hiç yorulmadan...

Babasını yitirenleri sevgiyle kucaklıyorum, bunun onlara hiçbir faydası olmadığını da bilerek yapıyorum bunu. Kimse o acıyı dindiremez. Bakın Cemal Süreyya soruyor bize:

Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum,
Yıkadılar,aldılar,götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu, kör oldum.

Şair acısını, özlemini haykırmıyor mu? Nasıl eksik kaldığını, yolunu yöntemini şaşırdığını bundan etkili kim anlatabilir ki... "Kör oldum!" diyor, daha ne desin? Zamanla kalbinin en güzel yerine yerleştiğini yaşayarak görmüş müdür bilmiyorum. Nur içinde yatsınlar, onlar evlatlarında yaşıyorlar...

"Gariplik" şiirinde Cahit Sıtkı Tarancı ise babasına sitem ediyor. Yaşadığı olumsuzlukları -kendi babasıyla yaşadığı- sağlıklı ilişkinin yokluğuna bağlıyor...

"Babam kırdı beni ilk önce babam
Dosttan gördüm kahrın daniskasını
Nankör çıktı iyilik ettiğim adam
Sevdiğim kız da savdı sırasını"

Ali Püsküllüoğlu " Baba" şiirinde yalnızlığın, babasız geçen akşamların, bir çocuğu nasıl etkilediğini gözlerimizin içine içine sokuyor. Acıyla ürpertiyor okuyanı değil mi?

"Yalnızlığımdır hep bıçakların kestiği
Akşam çayında galetalarla yenen
Koyu atlar görürünür terkisinde
Ne kadar kaçkın varsa evden

Uykumdur sokaklarda sürünür
Ya da düşer bir kadının elinden
Yorgunluğumdur daha çok aşk
Gelip gider o şehrin gemilerinden

Esmerdir akşamlarda babam
Çok esmer güler resimlerinden
O kadar yakın bilmediğim
Ölüme çok uzak günlerinden

Ellerimdir dalgınlığımda hep
Hep bardaklara, sular dururken
Sürahilerde -akşam vakitleri
Akşam çayına gelmeyen

Bir baba, aydınlıksız odalarda
Çok esmer resimlerinden"

Akşam çayına babanın gelmeyişi, odaları aydınlıksız bırakıyor çocuğun gözünde...

Aşık Veysel babaya vefa duygusunun gereğini bakın sazıyla söyleşisinde, bir baba edasıyla, nasıl dile getiriyor: :

Sazıma

Sen petek misali, Veysel de arı
İnleşir birlikte yapardık balı
Ben bir insanoğlu, sen bir dut dalı
Ben babamı, sen ustanı unutma"

"Ağlamalar" şiirinde Hasan Hüseyin Korkmazgil bir başka boyutunda bakıyor babalarımıza:

"Gördüm babaların ağlamasını
Dalları düğüm düğüm
Gövdesi kahve falı
Bir zeytin ağacını köklemek var ya
Sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
Kazma vurmak beş yüz yıllık meşeye
Acısını duymak var ya kopmanın
Babaların ağlaması işte o
Babaların ağlaması öyle zor."

Babalar-analar ağacın kökü, bizse dallarıyız...
Hiç kimse ağlamasın, babalar da... Birlikte güzel günlerle kucaklaşmak varken, ağlamak, ağlatmak niye? Kimseler ağlamasın, gidenlerin gözü arkada kalmasın. Çocuklarımız mutlu oldukça biz ana-babalar da mutlu olacağız, onlarda yeniden yeniden doğacağız...


Son olarak Tevfik Fikret'in, oğlu Haluk'un kişiliğinde, hepimize yaptığı seslenişe bakalım mı?

"Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşündürüyorsun, bilir misin? Babasız,
Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
Siyah-ı mateme benzer teraney-i idi..."

Paylaşmak dileğiyle...
Sevgimizi, ilgimizi, dostluğumuzu, sevincimizi, üzüntümüzü, acımızı, dünyamızı...

18 Mart 2008 Salı

UZUN İNCE BİR YOL

" Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
BİLMİYORUM NE HALDEYİM
Gidiyorum gündüz gece... "

Sevgili Aşık Veysel , uzun ince bir yolda bilmeden yürüdüğünü söylüyor. Aslında o , eserlerinden anladıklarıma göre oldukça bilinçli yürümüş. Hatta öyle öyle yürümüş ki Cumhuriyetin onuncu yıl dönümünde gerçek anlamda Ankara'ya kadar yürümüş. Gözleriyle görememiş ama gönül gözüyle çok güzel görmüş, bilerek de şiirlerinde anlatmış...

Hepimiz uzun ince bir yolda yürüyoruz. Sorun bilerek mi, bilmeyerek mi yürüyeceğiz. Hele bir ülkeyi yönetmek iddiasıyla yola çıkanların : "Uzun ince bir yoldayım, bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece..." diyerek bilinçsiz halkı da coşturarak yürüme hakkı olabilir mi ?

O zaman bu yolcuya :

" Dur yolcu ! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız gölgesiz yolun sonunda
Gördüğün bu tümsek, Anadolu'da
İstiklal uğrunda, namus yolunda
Can veren Mehmet'in yattığı yerdir

Bu tümsek, koparken büyük zelzele .
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmet'in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir. "

diye Necmettin Halil Onan'ın " Bir Yolcuya " adlı bu şiiriyle yanıt verilmez mi ? Verilir elbette. Verilmelidir. Kimse, hiç kimse hele de yöneticiler bilmeden yürümemelidirler. Aşık Veysel gibi sadece gönül gözüyle de görme hakkımız yok. Akıl gözümüzle, bilim gözümüzle, yürümek zorundayız. Planlı yürümek zorundayız. Bugünlere nasıl geldiğimizi öğrenerek, geçmişten ders alarak yürümeliyiz...

Bugün 18 Mart... Bundan 93 yıl önce Atalarımız " Çanakkale Geçilmez " i tüm dünyaya kabul ettirdiler canları pahasına... Onları saygıyla anıyoruz.
Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Çanakkale Şehitleri için söylediklerinden bir bölümünü burada sizlerle paylaşmak istiyorum:

" Aziz şehitlerimiz !
Bahtsız Türk vatanının ufukları üstünde bir gün hayır sabahı doğarsa, biliniz ki o sabah, sizin genç ve kızıl kanlarınızın coşa coşa aktığı bu ufukların üstünden doğacaktır. Size minnettarız, size borçluyuz. İstilaya uğrayan vatana dönen bu gençler, karşınızda el bağlayan bu gözleri yaşlı kardeşleriniz , bahtsız vatanına karşı vazifelerini yaparak size borçlarını ödeyeceklerdir.
Aziz şehitlerimiz !
Ruhlarımızı, hatıralarınızın güzelliği, ululuğu içinde yıkadık. Biz de sizi işittik ve yemin ediyoruz. Sizden aldıklarımızı, memlekete karşı son vazifelerimizi yaparak ödeyeceğiz.
Sevgili şehitlerimiz !
Benim lisanımda kadın ve erkek , bütün mustarip kardeşlerimizin lisanı birleşerek söylüyorum. Vazifemize gidiyoruz. Size layık olmaya çalışacağız. Sevgili şehitlerimiz, aziz şehitlerimiz..."

Evet bilinçle, bilgiyle yurt, ulus sevgisiyle ve uyanuk olarak yola devam etmeliyiz.
Dış devletler bize haksızlık yapabilirler. Düşmanca emeller besleyebilirler. Onlara kızabilirsiniz kendi açınızdan. Ama onlar kendi açılarından haklı olabilirler. Uluslar arası ilişkilerde dostluk nereye kadardır, bunu bilmek zorundayız. Her ulus öncelikle kendi çıkarını düşünmek zorundadır. Ebedi dostluk olur mu ? Kişisel ilşkilerimizde bile hep veren siz olursanız durup düşünmez misiniz ? Bu konuda ülkeyi yönetenlerin daha uyanık olması gerekmez mi ? Neyin verildiğini, neyin alındığını bu halkın bilmeye hakkı yok mu ? İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırabilmemiz için haberdar edilmemiz gerekmiyor mu ?

Kimsenin ulusun geleceğiyle oynama sorumsuzluğu olabilir mi ? Yargı bunun için kurulmadı mı ? Suç işleyen mi , suç işlediği için onu cezalandıran mı sorgulanacak? Biz hangisinden yana taraf olacağız ?

Adam diyelim ki karısını öldürdü, suçlu. Yargılandı, hapse girecek. Hakim, çocukları var, bunu affediyorum, deme hakkına sahip mi? Velevki dedi. O çocuk, suçlu bir babanın yanında daha mı iyi yetişecek ? Baba , nasılsa ceza vermiyorlar diyip daha başka suçlar işlerse ne olacak ? Çocuğu korumak için devletin başka kurumları, kişileri yok mu ? Koca ülke bir kişiye bağımlı olur mu ? O zaman bu kurumları neden kurduk ?

Bence iyi ki yargı var. Affetmek , küçük suçları affetmek, daha büyüklerine ortam hazırlamaktır. Herkes yargıyı suçlamak yerine " Ben nerde yanlış yaptım ? " diye durp düşünmelidir. Suçsuz olduğuna inanan kişiler de yargılanarak aklanıp paklanmalıdır.

Bizi bugünlere getiren aziz şehitlerimizi saygıyla anarken sözlerimi "Varlığımızın ve geleceğimizin en önemli temeli " diye nitelediği Atamızın gençliğe seslenişinin ilk cümlesiyle bitirmek istiyorum.

" Ey Türk Gençliği ! Birinci görevin, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, sonsuza değin, korumak ve savunmaktır. "

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...