Zonguldak'ın Çaycuma ilçesinde Filyos çayı üzerindeki köprü bugün saat 16.00 sıralarında bilinmeyen bir nedenden çökmüş.
Haberi duyunca çok üzüldüm. Köprü üzerinden geçmekte olan sanırım biri minübüs üç araç Filyos çayına gömülmüş.Minibüste on üç kişi olduğu söyleniyor. Belediye başkanının babası da minibüsteymiş. Diğer araçlarda kaç kişi olduğu henüz bilinmiyor. Dört de yaya çaya düşmüş, ancak onlar yaralı olarak kurtarılmışlar.
Kanal Z TV'nin canlı bağlantı haberine göre Zonguldak'a gelmekte olan AKP milletvekili Köksal Toptan ve CHP milletvekili Ali İhsan Köktürk olay yerine gitmişler. Kısa konuştular telefon bağlantısında... Çok sayıda iş makinası ve ambulans olay yerine gitmiş, kurtarma çalışmaları devam ediyormuş. Dileyelim can kaybı olmasın. Sanırım Filyos köprüsü 1951 tarihinde yapılmış.
Aynı tehlike Zonguldak merkezdeki Fevkani köprüsü için de geçerli. Köprüde yürürken köprünün sallandığını hissediyorsunuz. Köprünün altında pek çok işyeri var; üstü de otopark olarak kullanılıyor. Bu köprü bu kadar ağırlığa bakalım ne zamana kadar dayanacak? Kaldı ki 7 yıl önce hazırlanan uzman raporlarına göre metal yorgunluğu oluşmuş köprüde.Demirleri paslanmış. Aşırı yıprandığı için yıkılma tehlikesi var diyor uzmanlar. Yani tehlike kapıda, yıkılırsa "Bilinmeyen bir nedenle!" mi diyeceğiz? Ya da "Ben bilmem büyüklerim bilir!" le sorumluluklarımızdan kurtulduğumuzu mu sanacağız?
Daha geçen gün Zonguldak'ın Kozlu beldesinde heyelan oluştu. İpekevlerdeki dört apatrmanla dört de müstakil bina boşaltıldı. Tehlike devam ettiği için evini kaybedenler çaresiz yakınlarının yanına ya da misafirhanelere yerleştirildi. Ne olacaklarını bilmeden bekleyip duruyorlar. Kayaların üstüne kurulmuş olan İpekevlerin temelini, aşağıda yapımı süren yeni bir inşaatın,sarsmış olabileceğini sanıyorum. Evleri yıkılanların tek tesellisi can kaybının olmaması...
Uzmanların söylediklerini önemsemek zorundayız. Ülke kaynaklarının kişilerin zenginleşmesi için değil; toplumun ihtiyaçları doğrultusunda adaletli bir şekilde kullanılması gerekmektedir.
"Deprem tehlikesi var!" diye bağıran uzmanların sesini ancak depremden sonra duymaya çalışıyoruz.
"Savaş, vatan savunması dışında cinayettir" diyen Atatürk'ü nasıl gözden düşürürüzün hesaplarını yapıyoruz; Kurtuluş Savaşı'mızı yok sayıyoruz...
"Ordu kışlaya; imam camiye; öğretmen okula demiyoruz, diyemiyoruz.
Felaket başımıza gelince de "Bilinmeyen bir nedenle!" diyip kurtuluyoruz! Ateş düştüğü yeri kavurup kül ediyor, bilmiyor; bilemiyoruz...
deprem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deprem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Nisan 2012 Cuma
18 Kasım 2011 Cuma
VAN MİNUT


YENİ MİLLETVEKİLLERİNE
Haklısınız, bir büyük millete vekilsiniz;
Göğsünüz kıvanç dolu, gerildikçe gerilir.
Bilin ki Atatürk'ün kurduğu Ankara'ya
Atatürk'ün yolundan yürünerek girilir.
Bir avuç yobaz için, bir sürü cahil için
Devrimi çiğneyecek ayak varsa kırılır.
Bir de bakarsınız ki her meydanda bir kere
Her genç Türk'te bir kere bir Atatürk dirilir.
Bir an unutmayın ki Atatürk ülkesinde
Ahiretten önce de Yüce Divan kurulur."
Behçet Kemal Çağlar
PADİŞAHIN SELAMI VAR
Yılmaz Özdil yazmış...
16 Kasım 2011 Çarşamba
İDEAL AİLE

On iki nüfuslu bir aile...
Dokuz çocukları vardı, biri öldü...
Sekiz çocuk daha var geride...
Hala ideal aile...
Van'ın Erciş ilçesi Çelebibağ Belde'sinde deprem sonrası, naylondan yaptıkları çadırda yaşamaya çalışıyorlarmış; yedi yaşındaki Deniz Olgun ölmüş, enfeksiyon kapmış; engelli bedeni daha fazla dayanamamış eksi on dört derecedeki soğuğa...
Oysa AĞUSTOS'ta kalıcı konut sözü vermişti , başbakan! Deniz ne bilsin çocuk işte, tutmuş ölüvermiş. Herkes kısmetiyle doğuyor, kısmetsizmiş...
"Biraz üşüyeceğiz" demiş başbakan, ama , bunu siz üşüyeceksiniz anlamında kullanmış; çünkü hemen uçağına atlayıp gitmiş o, üşümemiş, minik Deniz'in sekiz kardeşi naylon çadırda üşümeye devam ediyormuş.
Zatüreye yakalanan üç yüz çocuk daha varmış Ağustos'u beklemesi gereken; oysa onlar kışın üşüyor, şimdi üşüyor, şu an donuyor, hemen ölüyor...
Kişisel yardım edilmeli, evet. Amaaaaa....
Aması kişiler devlete vergi vermiyor mu? Veriyor. Hatta verginin vergisini de veriyor. Devlet, sosyal devlet, üstelik doğurun! en az üç çocuk doğurtun diyen hükümetin başı, neden insanların ölmesine göz yumuyor?
Hükümet,Milletin parasını -üç ayrı uçakla- bavullarla başka ülkelerin teröristlerine hesapsız kitapsız götürmüyor mu? Ölen çocukların, hasta çocukların, depremzedelerin kısmetini çalmıyor mu?
En az üç çocuk demek kolay, zor olan o çocukları insanca yaşatabilmekte değil mi?
EK: Depremde İstanbul İçin En Riskli Yerler
ve
En Tehlikeli İller
Hürriyet- Jeoloji Profesörü Ahmet Ercan açıklamış.
14 Kasım 2011 Pazartesi
BEBEKLER ÖLÜYOR ÖLÜMDEN HABERSİZ
"Bir köy gördüm ta uzaktan,
Dağlar ardında kalmış bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan
Yalnızlıktan üşür üşür de çaresiz.
Alilerin kızı Emine'yi gördüm,
Öldü... Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü.
İkindiye doğru evlerine vardım,
Gördüm Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü."
Ceyhun Atuf Kansu memleketin bugününü görseydi ne derdi kim bilir?
Yazamıyorum, duygularımı anlatacak sözcükleri bulamıyorum. Memleketin durumu vahim ötesi. Ölüm püskürtmede yer gök... Çatlaklar yönetiyor geleceğimizi; çatlak büyüdükçe büyüyor. Yerle bir ediyor tüm hayatları, yine de doymuyor...
Ölüyoruz, bazan tek tek bazı zamansa topluca... Depremde ölüyoruz, terör belasında ölüyoruz,trafikte ölüyoruz, hastanede ölüyoruz, iş peşinde ölüyoruz...
Enkazdan kurtarılmayı beklerken sıkılan biber gazından ölüyoruz. Bizi kurtarmaya gelen Japon'u öldürüyoruz, gazetecileri öldürüyoruz... Hapishanelere tıktığımız aydınları öldürüyoruz. Yüreğimiz daralıyor, aklımız almıyor; giderken bunca can, bunca canan görevini yapıyormuş gibi davrananları affedemiyoruz. Onlar adına insanlığımızdan utanıyoruz. Kalbimiz tekliyor, kalbimiz dayanmıyor, ölüyoruz... Topluca ölüyoruz, tek tek ölüyoruz...
Bazılarımızsa ölmeden ölüyor...
Dağlar ardında kalmış bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan
Yalnızlıktan üşür üşür de çaresiz.
Alilerin kızı Emine'yi gördüm,
Öldü... Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü.
İkindiye doğru evlerine vardım,
Gördüm Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü."
Ceyhun Atuf Kansu memleketin bugününü görseydi ne derdi kim bilir?
Yazamıyorum, duygularımı anlatacak sözcükleri bulamıyorum. Memleketin durumu vahim ötesi. Ölüm püskürtmede yer gök... Çatlaklar yönetiyor geleceğimizi; çatlak büyüdükçe büyüyor. Yerle bir ediyor tüm hayatları, yine de doymuyor...
Ölüyoruz, bazan tek tek bazı zamansa topluca... Depremde ölüyoruz, terör belasında ölüyoruz,trafikte ölüyoruz, hastanede ölüyoruz, iş peşinde ölüyoruz...
Enkazdan kurtarılmayı beklerken sıkılan biber gazından ölüyoruz. Bizi kurtarmaya gelen Japon'u öldürüyoruz, gazetecileri öldürüyoruz... Hapishanelere tıktığımız aydınları öldürüyoruz. Yüreğimiz daralıyor, aklımız almıyor; giderken bunca can, bunca canan görevini yapıyormuş gibi davrananları affedemiyoruz. Onlar adına insanlığımızdan utanıyoruz. Kalbimiz tekliyor, kalbimiz dayanmıyor, ölüyoruz... Topluca ölüyoruz, tek tek ölüyoruz...
Bazılarımızsa ölmeden ölüyor...
16 Aralık 2010 Perşembe
YAZMASAM DELİ OLACAĞIM

Sevgili Blog Okuyucularım,
Biliyorum okuyorsunuz. Kiminiz yorumlarınızla beni sevindiriyorsunuz. Bazılarınızsa sessizce okuyup gidiyorsunuz. Varlığınız beni mutlu ediyor.Hepinize çok teşekkür ederim.
Ancak şunu da biliyorum. Çoğu yazımla sizleri üzüyorum. Aslında bunu hiç istemiyorum. Hatta kendi kendime kararlar bile alıyorum başka konularda yazacağım artık! Ama kendime verdiğim sözü kendim bozuyorum. Çünkü Sait Faik'in dediği gibi yazmazsam deli olacağımı hissediyorum.
Başbakanımız, 7 Kasım 2010'da, övünerek, Elazığ'daki depremzedelere TOKİ konutlarını teslim etmemiş miydi?
O konutların çatısı uçmuş! Şimdi siz söyleyin lütfen yazmayıp da ne halt edeyim? Buyurun okuyun, siz karar verin:
"Kovancılar İlçesi Okçular Köyü`nde geçen Mart ayında meydana gelen depremden etkilenenler için TOKİ tarafından yaptırılan konutların bir bölümünün çatıları fırtınada uçtu.
Depremzedelerden Esma Demirbağ, fırtına sırasında çatıların uçmasıyla ölümden döndüğünü söyledi. Demirbağ, “Evlerimizde su da yok. Köy dışında bir çeşme var oradan evlerimize çok zor koşullarda su taşıyoruz. Hava soğuk, su yok, elektirik bazen var, bazen yok. Su getirmeye giderken, normal esen rüzgar vardı. Çatının uçabileceği aklımın ucundan bile geçmedi. Ama bir anda gürültüler başladı ve sağıma soluma çatı parçaları düşmeye başladı. Neredeyse üstümüze düşecekti, zor kaçtık. 1 aylık konutlar, neden böyle oldu anlamadım” dedi."
Devamını buradan okuyabilirsiniz.
17 Eylül 2010 Cuma
ÇARPIK
14 Ocak 2010 Perşembe
HANGİMİZ GÜÇLÜYÜZ?

Doğa mı İnsan mı?
Doğa kendi düzenini sürdürüyor. İnsanoğlu çoğu kez çaresiz kalıyor...
Depremlerle sarsılıyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor! Haiti'deki deprem nedense bizde pek dikkat çekmedi.
Televizyona bakıyorum şu anda. Sabahtan beri canlı yayn yapıyorlar. Bir ihale yapılıyor. Futbolda Yayın İhalesi bu... Milyon dolarlar konuşuluyor. Karlı bir pazar, aynı zamanda toplumu uyutmanın da etkili bir aracı değil mi?
Aynı pazarlığı emekleriyle çalışanlar için de yapsalar ne güzel olurdu! Düşünsenize canlı yayında pazarlık. Paranın nasıl da pula dönüştüğünü görürdük hep birlikte!
Futbola gösterdiğimiz ilginin kaçta kaçını depremlere ayırıyoruz? Haiti depremi medyada pek yer bulamadı. Gündemimiz, çoğuda yapay olarak yaratılan gündemimiz, çok dolu. Oysa ne ocaklar söndü, ne çok acılar yaşandı değil mi? Çabuk unutuyoruz.
Unutmak hem iyi hem kötü... Acılara tutunarak yaşanmıyor ki! İçimize gömüp kaldığımız yerden sürdürüyoruz yaşamı. İyi olan yanı belki de budur. Ya kötü yanı? Hiç mi hiç önlem almıyoruz.
Evet, doğa bizden güçlü. Ancak o bunu bilmiyor, insan olarak bizler bunun farkındayız. O zaman felaket gelmeden zararı azaltmak için bir şeyler yapmak gerekmez mi?
Felaket, geliyorum der mi demez mi?
Der, görmesini gören gözler bunu anlar. İstisnalar olsa da çoğu kez felaket geliyorum diye bas bas bağırır. Duyan kulak, gören göz lazım...
Denizci değilim. Denizcilere bakarsanız esinti, fırtınadan çok önceleri ya da çok sonraları esen hafif mi hafif bir rüzgar... Hani hava ha duruldu ha durulacakken esen... Hani biraz sonra rüzgar, fırtına gökyüzünden bastıracak da onun haberciliğini yapmak için inceden inceye esen...
Denizci değilim dedim değil mi?. Gerçi bir zamanlar küçük kızım denizde yelkencilik yaptı. Dalgıçlık da yaptı. Daldı denizlerin dibine de yüreğimi ağzıma getirdi. Rahmetli kayınpederim, her ne kadar yüzmeyi bilmese de kaptanlık yaptı yük gemilerinde. Hayatımda bir kez balığa çıktım. Yaz tatillerinde de tekne turlarına katıldım birkaç kez. Denizle ilgim ,yüzme dışında bu kadarcık.
Ben denizci değilim. Yeryüzünün tüm sularında açmayı bildiğim tek yelken, yüreğimin yelkenleri...
Yüreğimin yelkenleri doğanın sesinden anlamasa da toplumun sesinden biraz anlıyor. Toplumdaki esintilerin nelere gebe olduğunu hissediyor. Bunlar kopacak fırtınaların habercisi mi endielerini paylaşmak istiyor. Bunun pek çok kişinin hoşuna gitmediğini bile bile yapıyor, ama neden?
Doğa mı daha güçlüdür, insan mı? Bence insan... Çünkü doğa güçlü olduğunu bilmiyor. Oysa insan aklı bunun bilincinde...
O zaman çaresiz değilsiniz. Çare sizsiniz...
18 Ağustos 2009 Salı
KİMSE YOK MU?
Kaldık mı baş başa Sevgili Lap Topum? Biliyorum seni çok ihmal ettim, ama sen de biliyorsun ki nedenlerim vardı. Bir kere evde en çok ilgiyi sen gördün, Yağmur Bebekten sonra, itiraf et! Kapanın elinde kaldın. Bana pek sıra gelmedi. Geldiği zaman da internet gitti. İnternet geldiği anlarda zaman yetmedi!
Sevgili Okuyucu dostlarıma da zaman ayıramadım, yorumları okudum, yanıtlayamadım. Buradan hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. İşte şimdi birlikteyiz...
Benim için oldukça zor bir gündü. Komşularımın sayesinde sıkıntım biraz hafifledi neyse ki...
Sabah yolcularımı uğurladım. Oturdum balkondaki kahvaltı masasının başına istemediğim halde yağmur gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ancak bırakmadılar ki devamı gelsin. Gülcan Hanım hop diye balkona damladı. O da birkaç saat önce oğlunu Ankara'ya yolcu etmişti. Geldi, oturdu. Ve benden daha fazla ağlamaya başlayınca ben sustum, onu teselli etmeye çalıştım. Arkasından karşı komşum koştu geldi, güle güle gitsinler, diyerek. Ve diğer komşular derken zaman geçiverdi. Bir de okey oynadık birlikte.
Akşam yemeğinden sonra da balkon doluverdi. Cep telefonu sayesinde adım adım takip ettim. Çok şükür yavrularım evlerine ulaştı. Komşular gidince ben de sana koştum işte!
Sevgili Blogum, bugün hüzünlü bir gün, tarih 17 Ağustos! Büyük acıların yaşandığı depremin yıldönümü! On yıl geçmiş aradan, unutulmadı. Unutulur mu?
O gün evde konuklarımız vardı, kalabalıktık. Herkes film izlerken ben balkonu yıkamıştım, sabaha hazır olsun diye. Gece üçe yakın yatmıştık ki pencereler birbirine çarpmaya, yatak beşik gibi sallanmaya başladı. Hepimiz ıslak balkona doluştuk. Dört gibi televizyonlar haberleri vermeye başladı. Büyük bir felaket olduğunu tahmin etmiştik, ama bu kadarını da beklemiyorduk. Gün ışıdıkça ne büyük acılar yaşatacağının haberlerini küçük transistörlü radyodan öğrenir olduk. Misafirlerimiz hemen, biz bir gün sonra Manisa tarafından yola koyulduk. Normal yolumuzu uzattık, çünkü yollar ana-baba günüydü. Bir de biz kalabalık yaparak Ambulansların işini zorlaştırmak istemedik. Herkeslere çok yandık! Depremin bir can da bizden götürdüğünü öğrenince Ankara'ya yöneldik. Kuzenimin 21 yaşındaki Bilkent'te okuyan oğlunu Karamürsel'de tatil yaparken yakaladı zamansız ölüm!
Herkes ölümü tadacak, evet de, bizde biraz göz göre göre geliyor ölümler. Ağlayıp sızlayıp hiçbir şey yapmıyoruz ne yazık ki... Çabucak unutuyoruz. Önlem alan yok, yok, yoook! Sesimizi duyan hiç yok!
Kimse yok mu?
Not: Yazıyı 17 Ağustos'ta yazdım. İnternetin azizliğine uğradığı için şimdi göndermeyi deneyeceğim. Şansıma belki gider. Hepinize sevgilerimle...
18 Eylül 2008 Perşembe
HİÇ BÖYLESİNİ GÖRMEDİM
Bir anda evin içine bomba düştü sandım. Elektrikler kesildi,her yer karardı. Ardından iki ateş arasında kalmış gibi şimşekler çakmaya başladı.
Denize bakan ön cephenin hemen yanından biri parlayıp sönerken arka cepheden bir yenisi çakmaya başlıyor evin içi bir kararıp bir aydınlanıyordu dün gece. Ve arka arkaya yeri göğü inleten gök gürlemeleri...
Kendimi korku filmlerinde izlediğimiz şatonun içinde tek başına kalmış insanlar gibi hissettim bir an. Neyse ki benim yanımda sevgili eşim vardı. Onun yüzüne baktım şimşeklerin aydınlığında, endişeliydi o da... Hiç böylesini görmemiştik.
Yağmur, değil bardaktan boşanırcasına, kovalarla hatta kazanlarla boşaltılıyordu sanki...
Işıldağı yakalım dedik. Heyhat uzun süre kullanılmadığı için şarjı bitmiş, yanmadı. Küçük kızımın hediyesi güzel mumlarımızın birini yaktık. Şimdi çok daha romantik bir ortam oluşmuştu.
"Dışarda deli dalgalar gelip duvarları yalar, beni bu sesler oyalar, aldırma gönül aldırma... "
Aldırmamak ne mümkün!.. Şimşekler evin ortasında patlıyordu...
Bilgisayarı açtım. Önce büyük kızımın " Düğün Törenini " , sonra küçük kızımın "Mezuniyet Törenini " izledik bir süre...
Her şey durdu, dünya durdu, gök gürlemeleri, çakan şimşekler, yağan yağmur, her şey ,ama her şey durdu. Biz mutluluk şarhoşluğu içinde çocuklarımızı izledik. Ne kadar şanslı olduğumuzu söylemeden tutuşan ellerimizden anladık...
Derken dıt, dıtt dııııttttt diye sesler yükselmeye başladı bilgisayarımızdan... Anladık o da bize veda etme zamanının geldiğini hatırlatıyordu. Kapadık bilgisayarı, gerçek dünyaya döndük yeniden...
Her şey bıraktığımız gibi devam ediyordu. Dışarda kıyamet kopuyordu. Biz sıcacık, oldukça da temiz evimizde mutlu mesut oturuyorduk. Ya başkaları ?
Kimbilir kaç aile şu anda evine dolan suları boşaltmaya çalışıyordur ?
Bir an yıkanıp gelen halılarımıza baktım farkında olmayarak. Günlerdir evi temizleme işiyle uğraşmıştık. Ve başarmıştık. Her şey yerli yerinde ve tertemiz... Bir anda bütün her şeyi çamurlara bulanmış olarak düşündüm; düşünüp düşünmez de aklımdan kovdum... " Mal canın yongasıdır." Ya canını, cananını kaybeden bunca insan ?
Doğal felaket ! Evet doğal felaket her yerde yaşanıyor. Doğal olmayan insana değer veren ülkeler önlem alıyor, diğerleri fala bakıyor. Bir yıl mı desem, bir ay mı desem , bir gün mü desem !..
Depremler, sel baskınları, trafik kazaları ve diğerleri... Hepsi, hepsi !
Bizde büyük bir depremin ardından, türbanlı bir hanım kızımız pankart açmış diğerleriyle yürüyordu. Aklı evvel bazı gazetelerimiz de aynı şeyleri söylüyordu hep. Belki de yönlendirmeyi onlar yapıyordu:
"7,4 yetmedi mi ?
Sebep, onlar dinci biz değiliz... Deprem bizim yüzümüzden olmuş onlara göre ! Peki beşikte yatan kuzunun günahı neydi ? Ya da aynı şiddetteki deprem müslüman olmayan ülkelerde neden insan öldürmüyordu. Allah hep sevdiği kullarını mı yanına alıyordu yoksa. Ama o zaman da onların ölümsüz olması gerekir ki bu da doğa yasalarına aykırıdır. "Her canlı ölümü tadacaktır."
Çözüm mü ?
"Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir."
Bunun dışında yol arayanlar ya zamanından önce ölür; ya da sürüm sürüm sürünür...
Herkes aklını başına alsın bir an önce ! Yoksa...
1 Kasım 2007 Perşembe
ÜÇ BAYAN VEKİL ve İSTANBUL ve AYŞE HOCA
Derse girerken telefonumu sessize almıştım... Aslında yanıma almam , ama bugün haber beklediğim için önlüğümün cebindeydi...
Bir ara çaldığını hissettim. Teneffüse çıkınca baktım, eşim aramış. Dün İstanbul' a gitmişti. Kızımızın düğün hazırlıkları için... Salon bakılacak. Sevgili damadımızın ailesi de gelecek. Dersim olduğu için ben gidemedim.
Eşimi aradım, "Hep birlikte yemek yiyeceğiz, böylece salonu da test edeceğiz." dedi.
Çok gürültülü bir ortam oluşuyor teneffüslerde, çocuklar cıvıl cıvıl... Güç bela konuşmayı tamamladık. Son derse girdim. Birden ben de orada olmalıyım dedim ve süpriz yapmaya karar verdim.
Yemek yarın akşamdı, bu gece binersem sabah oradayım. Çok sevindim,çok heyecanlandım birden... Yüzleri sırayla geçti önümden. Önce küçük kızım, daha sonra büyüğüm ve eşim... Artık sıralama böyle! Darılmaca yok, küçükten büyüğe. Sonra da damadım ve ailesi...
Ders bitti. Kararlıyım. Yarın zaten dersim yok. Cumartesini de ayarlarsam "Bekle beni İstanbul...
Her şeyi ayarladım , hatta gece beni terminale bırakmayı , ben söylemeden teklif eden dostumuz ,arkadaşımız da hazır.
Büyük bir heyecanla dershaneden çıktım, en yakındaki otobüs firmasına girdim. Saat 24.00 'te var ilk otobüs, bir de sabah erken. Bir başkasına da bakayım diye çıktım. Giderken aradım eşimi , beni o karşılayacak nasılsa , süprizime ortak olmasını söyleyeceğim. Aradım ve yemeğin bu akşam olduğunu öğrendim... Yetişmem olanaksız! Gürültüden yanlış anlamışım...
Vazgeçtim gitmekten. Dersaneyi ve arkadaşımı aradım , her şey iptal...
Mutsuz mutsuz eve geldim. Tek başıma yemeğimi yerken televizyonu açtım...
Meclis televizyonunda Nur Sertel konuşuyor. Konu: 2010 Yılında İstanbul' un Kültür ve Sanat Başkenti" olmasıyla ilgili...
Ohhhh yavaş yavaş keyfim yerine gelmeye başladı. İki kızım da İstanbul'da yaşıyor. Biri çalışıyor ,diğeri okuyor. Kültür veSanat! Özlemiştik ne zamandır, neredeyse unutmaya başlayacaktık ulusça. İçime su serpildi. Kürsüde bir bayan milletvekili, çağdaş Türkiye' nin aydınlık yüzü...
Ne güzel konuşuyor dememe kalmadı; bazı erkek milletvekilleri, konuşturmamak için bağırıp çağırmaya başladılar. Susmadı, dirençle konuşmasına devam etti ve...."Atatürk ....." dedi, mikrofon kapatıldı. Dikkat ediyorum , her zaman kouşmaların tam can alıcı noktasında süre doluyor . Neyse başkan bir dakika daha süreyi uzattı da Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılmasına karşı çıktığını duyabildik vekilimizin..
Hemen arkasından iktidar partisinin bayan milletvekili kürsüde yerini aldı. Yaşasın! Pırıl pırıl.... Oldukça da şık , etek ceket giymiş , içine gömlek... Gömleğin iki üç düğmesi açık. Saçlar fönlü, güzel bir makyaj yapmış...
İşte çağdaş bir Türk kadın milletvekili daha!
Mecliste galiba 48 bayan milletvekili var. Daha da olmalı. Konu: İstanbul, Kültür, Sanat....
Vekilimiz Özlem Türkönü...
Söze büyük bir gurur ve heyecanla başladı. O da ne? Hemen, Nur Sertel'e hitaben:
"Siz kadınlarımızın dini inançları gereği başlarına türban takmalarına katlanamıyorsunuz..."
gibi bir şeyler söylemeye başladı. Biraz önce bağıran çağıran vekillerden büyük alkış aldı. Ve çok büyük bir gururla sözlerine devam etti:
" İstanbul'u dinliyorum, GÖZLERİM KAPALI..." dedi, Orhan Veli' den esinlenerek. Gerçekten de , bakmış mı bilmiyorum ama, bakmışsa da gözlerini açmadan bakmış İstanbul'a...
Anlattıkları şairlerimizin , sanatçılarımızın duygulu bakışlarından alınmış bölümler gibi geldi bana. Geçmişte öyleydi, göz bebeğimiz İstanbul, ama günümüzde pek öyle değil!
Millet vekilimizin konuşmasından bazı sanatçıları okuduğunu anladım.Küçük bir önerim olacak. Kendisi de bilir, Orhan Veli ve arkadaşları Yaprak isimli bir gazete çıkarmışlardı ellili yıllarda.
"Milliyet Sanat" sonradan bunlardan okuyucularına vermişti. Bende de var bazı sayıları. Siz de bulabilirsiniz. Orada "Ayşe Hoca" diye küçük bir öykü var. Lütfen onu okuyun. Ve ülkemizin en ücra köşelerindeki yedi sekiz yaşındaki Ayşeleri , Fatmaları gözünüzün önüne getirin. Böyle devam ederse onlar asla sizin gibi olamayacaklar .
Atatürk hepimizi, özellikle de kadınlarımızı kul olmaktan kurtarıp yurttaşlık düzeyine taşımıştı. Siz çağdaş bir görünümdesiniz. Sevgili Kamer Genç'in sorusu benim de aklımdan geçti ne yalan söyleyeyim. Siz, ben ve diğer başı açık kadınlar dinsiz miyiz?
Bugün sizi coşkuyla alkışlayanlar yarın koşullar tamamlandığında burada ne işin var demeyecekler mi?
Bizim kuşkularımız, korkularımız, endişelerimiz var. "Çarşamba'yı sel aldı, İstanbul'u el aldı " olmasın sakın ha!
Üçüncü bayan vekilimiz de Özlem Hanım gibiydi... Benzer şeyler söyledi...
Kültür Bakanımız için üzüldüm. Yerinde olmayı hiç istemezdim. Mecliste iki "Bakan"dılar. Diğerleri yoktu. Dinleme zahmetine bile katlanmamışlardı. Kendi yapamadıklarını ona mı yaptırıyorlardı ne ? Bana mı öyle geldi bilmiyorum. Neyse bir gün tarih yazacak bugünleri. Yaşarsak göreceğiz...
" İstanbul' u dinliyorum gözlerim açık! Uyanık olmak zorundayız! Yıkmayın , yıktırmayın lütfen......
Yıkmak kolay yapmak zor...
Bize yapacaklarınızı anlatın. Bütün bunları denetime açın. Millet sizin verdiğiniz kumanyalarla yaşamaya çalışıyor. Tabii kumanya verdikleriniz.
Peki ya diğerleri...
Deprem hazırlıkları ne aşamada?
İşsizlık sorununu çözmek için ne önlemler aldınız?
Savaştan beter, insanlarımızı trafikte kaybediyoruz.
Eğitimdeki sorunlar...
Ve uluslar arası ilişkilerimiz...
Komşularımız...
BOP, GOP....
Evet çözüm bekliyoruz.
" Çarşamba'yı sel almasın, sevdiklerimizi el almasım..."
Lütfen söyleyin, çok mu şey istiyoruz?
Bir ara çaldığını hissettim. Teneffüse çıkınca baktım, eşim aramış. Dün İstanbul' a gitmişti. Kızımızın düğün hazırlıkları için... Salon bakılacak. Sevgili damadımızın ailesi de gelecek. Dersim olduğu için ben gidemedim.
Eşimi aradım, "Hep birlikte yemek yiyeceğiz, böylece salonu da test edeceğiz." dedi.
Çok gürültülü bir ortam oluşuyor teneffüslerde, çocuklar cıvıl cıvıl... Güç bela konuşmayı tamamladık. Son derse girdim. Birden ben de orada olmalıyım dedim ve süpriz yapmaya karar verdim.
Yemek yarın akşamdı, bu gece binersem sabah oradayım. Çok sevindim,çok heyecanlandım birden... Yüzleri sırayla geçti önümden. Önce küçük kızım, daha sonra büyüğüm ve eşim... Artık sıralama böyle! Darılmaca yok, küçükten büyüğe. Sonra da damadım ve ailesi...
Ders bitti. Kararlıyım. Yarın zaten dersim yok. Cumartesini de ayarlarsam "Bekle beni İstanbul...
Her şeyi ayarladım , hatta gece beni terminale bırakmayı , ben söylemeden teklif eden dostumuz ,arkadaşımız da hazır.
Büyük bir heyecanla dershaneden çıktım, en yakındaki otobüs firmasına girdim. Saat 24.00 'te var ilk otobüs, bir de sabah erken. Bir başkasına da bakayım diye çıktım. Giderken aradım eşimi , beni o karşılayacak nasılsa , süprizime ortak olmasını söyleyeceğim. Aradım ve yemeğin bu akşam olduğunu öğrendim... Yetişmem olanaksız! Gürültüden yanlış anlamışım...
Vazgeçtim gitmekten. Dersaneyi ve arkadaşımı aradım , her şey iptal...
Mutsuz mutsuz eve geldim. Tek başıma yemeğimi yerken televizyonu açtım...
Meclis televizyonunda Nur Sertel konuşuyor. Konu: 2010 Yılında İstanbul' un Kültür ve Sanat Başkenti" olmasıyla ilgili...
Ohhhh yavaş yavaş keyfim yerine gelmeye başladı. İki kızım da İstanbul'da yaşıyor. Biri çalışıyor ,diğeri okuyor. Kültür veSanat! Özlemiştik ne zamandır, neredeyse unutmaya başlayacaktık ulusça. İçime su serpildi. Kürsüde bir bayan milletvekili, çağdaş Türkiye' nin aydınlık yüzü...
Ne güzel konuşuyor dememe kalmadı; bazı erkek milletvekilleri, konuşturmamak için bağırıp çağırmaya başladılar. Susmadı, dirençle konuşmasına devam etti ve...."Atatürk ....." dedi, mikrofon kapatıldı. Dikkat ediyorum , her zaman kouşmaların tam can alıcı noktasında süre doluyor . Neyse başkan bir dakika daha süreyi uzattı da Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılmasına karşı çıktığını duyabildik vekilimizin..
Hemen arkasından iktidar partisinin bayan milletvekili kürsüde yerini aldı. Yaşasın! Pırıl pırıl.... Oldukça da şık , etek ceket giymiş , içine gömlek... Gömleğin iki üç düğmesi açık. Saçlar fönlü, güzel bir makyaj yapmış...
İşte çağdaş bir Türk kadın milletvekili daha!
Mecliste galiba 48 bayan milletvekili var. Daha da olmalı. Konu: İstanbul, Kültür, Sanat....
Vekilimiz Özlem Türkönü...
Söze büyük bir gurur ve heyecanla başladı. O da ne? Hemen, Nur Sertel'e hitaben:
"Siz kadınlarımızın dini inançları gereği başlarına türban takmalarına katlanamıyorsunuz..."
gibi bir şeyler söylemeye başladı. Biraz önce bağıran çağıran vekillerden büyük alkış aldı. Ve çok büyük bir gururla sözlerine devam etti:
" İstanbul'u dinliyorum, GÖZLERİM KAPALI..." dedi, Orhan Veli' den esinlenerek. Gerçekten de , bakmış mı bilmiyorum ama, bakmışsa da gözlerini açmadan bakmış İstanbul'a...
Anlattıkları şairlerimizin , sanatçılarımızın duygulu bakışlarından alınmış bölümler gibi geldi bana. Geçmişte öyleydi, göz bebeğimiz İstanbul, ama günümüzde pek öyle değil!
Millet vekilimizin konuşmasından bazı sanatçıları okuduğunu anladım.Küçük bir önerim olacak. Kendisi de bilir, Orhan Veli ve arkadaşları Yaprak isimli bir gazete çıkarmışlardı ellili yıllarda.
"Milliyet Sanat" sonradan bunlardan okuyucularına vermişti. Bende de var bazı sayıları. Siz de bulabilirsiniz. Orada "Ayşe Hoca" diye küçük bir öykü var. Lütfen onu okuyun. Ve ülkemizin en ücra köşelerindeki yedi sekiz yaşındaki Ayşeleri , Fatmaları gözünüzün önüne getirin. Böyle devam ederse onlar asla sizin gibi olamayacaklar .
Atatürk hepimizi, özellikle de kadınlarımızı kul olmaktan kurtarıp yurttaşlık düzeyine taşımıştı. Siz çağdaş bir görünümdesiniz. Sevgili Kamer Genç'in sorusu benim de aklımdan geçti ne yalan söyleyeyim. Siz, ben ve diğer başı açık kadınlar dinsiz miyiz?
Bugün sizi coşkuyla alkışlayanlar yarın koşullar tamamlandığında burada ne işin var demeyecekler mi?
Bizim kuşkularımız, korkularımız, endişelerimiz var. "Çarşamba'yı sel aldı, İstanbul'u el aldı " olmasın sakın ha!
Üçüncü bayan vekilimiz de Özlem Hanım gibiydi... Benzer şeyler söyledi...
Kültür Bakanımız için üzüldüm. Yerinde olmayı hiç istemezdim. Mecliste iki "Bakan"dılar. Diğerleri yoktu. Dinleme zahmetine bile katlanmamışlardı. Kendi yapamadıklarını ona mı yaptırıyorlardı ne ? Bana mı öyle geldi bilmiyorum. Neyse bir gün tarih yazacak bugünleri. Yaşarsak göreceğiz...
" İstanbul' u dinliyorum gözlerim açık! Uyanık olmak zorundayız! Yıkmayın , yıktırmayın lütfen......
Yıkmak kolay yapmak zor...
Bize yapacaklarınızı anlatın. Bütün bunları denetime açın. Millet sizin verdiğiniz kumanyalarla yaşamaya çalışıyor. Tabii kumanya verdikleriniz.
Peki ya diğerleri...
Deprem hazırlıkları ne aşamada?
İşsizlık sorununu çözmek için ne önlemler aldınız?
Savaştan beter, insanlarımızı trafikte kaybediyoruz.
Eğitimdeki sorunlar...
Ve uluslar arası ilişkilerimiz...
Komşularımız...
BOP, GOP....
Evet çözüm bekliyoruz.
" Çarşamba'yı sel almasın, sevdiklerimizi el almasım..."
Lütfen söyleyin, çok mu şey istiyoruz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......


