utanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
utanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Nisan 2009 Cuma
SOSYAL OLMAK DA ZORMUŞ YA
Bir de orta yolu bulsam!.. Yok, vur diyince, öldürüyorum. Bugün yine çıkacağım evden. Çabuk çabuk yazmalıyım yazımı, zamanım az. Öğretmen arkadaşlarımla buluşacağım...
Dün hazırlanırken kızım aradı. Her günkü telefon konuşmamızdan biraz önce mi aradı ne? Yağmur Bebek'in ayaklarımı yerden kesen, aaaa.... , eeeee.... seslerini içeren şarkısı eşliğinde, başladık konuşmaya. Bebeğim ve bebeğimin bebeğinin sesleri beni kendimden geçirmişken, beklenen soru geldi! "Anne, bugün ne yapıyorsun?" Hazırlanıyorum, dışarı çıkacağım... Birden sesin tonu değişti: "Çok iyi, çok iyi! Çık dolaş, eve kapanma! Hadi biz kapatalım da sen hazırlan!"
Sanki sokak kaçıyor! " Dur dur kapatma, biraz daha konuşalım. Anlat Yağmur'umu bana, sesini duyayım biraz daha, biriktirdiğim kokular tükenmek üzere, özlemim dayanılmaz bir hal almak üzere, resimleri, videoları oyalamaya yetmiyor!.." dedim, dedim ama, bunlar ana kız anlaşmışlar sanki biraz daha konuşmuştuk ki Yağmur başladı ağlamaya. "Acıkmış! Biz kaçıyoruz." diyip kapattılar telefonu. Öylece kalakaldım...
Arkasından eşim aradı: "Ne yapıyorsun bugün?"
Her akşam eve gelince ilk sözü: "Çıkmadın mı dışarı?" olduğu için işi sıkı tutmak istemiş anlaşılan o da...
Neyse madem ki benim dışarı çıkmam bu kadar isteniyor dedim, attım kendimi sokaklara...
Biraz da eşimin aldığı bir karton sigarayı kısa sürede tüketmiştim. Dışarı çıkmak için zorunlu nedenim olsun diye ,gelirken sigara da getir!" dememiştim. Sağolsun, getiriyor. Yalnız her seferinde öyle bir "Bitti miiii?" diyişi var ki başka bir şey söylemesine de gerek kalmıyor. Utanıyorum kendimden. Ama utansam da, kendimi engelliyemiyorum. En iyisi çıkmışken birkaç sigara alayım da bir köşeye atayım. Onun aldıkları çabuk bitmemiş gibi görünür hiç olmazsa! Biraz da ben kurnazlık yapayım kararıyla büfeye yöneliyorum. Parayı verip, sigarayı alıyorum. Paramın üstünü bekliyorum, satıcı oralı değil. Meğer sigarama zam gelmiş. "Çok oldu!" diyor satıcı! Ya eskiden televizyonlar bangır bangır bağırmıyor muydu zam gelince? Ne şanslı iktidar bunlar, herkes kuzu olmuş! Vur ensesine, al lokmasını, kimsenin sesi soluğu çıkmıyor. Dertleri zevk edindik mi ne topluca?
Sigaralarımı aldım ya, mutlu mutlu yürüyorum. Hava sıcak, çok sıcak, terliyorum. Keşke montun içine hırkamı giymeseydim. Aslında son anda kıyafet değiştirmiştim. Siyah pantolonumu giymeyi hiç düşünmemiştim zaten. Doğrudan kahverengi olanına yönelmiştim. Siyah tam üstüme göreydi, kahverengi biraz boldu.Günler sonra dışarı çıkarken moralimi bozmanın anlamı yoktu. İyi ki öyle yapmışım. Şimdi artık kahverengi tam üstüme oturuyor. Bolluk molluk yok artık. Biraz daha evde oturursaydım bu pantolonumu da kaybedecekmişim. İnce bir bluzun üstüne, uzunca yeşil bir hırka giymiştim. Hırkam da inceydi. Tam kapıdan çıkarken değiştirmek zorunda kaldım. Fazlalıkları kapatsın diye giydiğim hırka montu da giyince alttan görünmeye başladı, yakışmadı, çirkin oldu. Ben de onun yerine kısa siyah hırkamı giymek zorunda kaldım. Nereden bilecektim, uzun zamandır dışarı çıkmamıştım ki... Meğer biz bahardan söz ederken yaz sıcakları başlamış bile. Terleye terleye yürüyeceğim artık. Çaresiz!
Zonguldak merdivenli şehir... Başka şehirlerdeki anacaddeye çıkan sokakları düşünün. İşte burada arasokaklar merdivenlerden oluşuyor. İlk geldiğim zaman Zonguldak'ın bu özelliğini ben de bilmiyordum. Çekiniyordum merdivenlerden inerken. Ama artık rahat rahat iniyorum. Çünkü bildiğiniz sokak bu merdivenler. Her tarafında var bunlardan. İnerken kolay da çıkarken çok zor. Dağa merdivenle çıktığınızı hayal edin, anlarsınız. İstanbul için "Yedi Tepeli Şehir" deniyor ya buraya "Yetmiş Yedi Tepeli Şehir" desem de az. Biri saysa da öğrensek sahi! Dur şunu bir araştırayım, Zonguldak kaç tepeli bir şehir ki?
Ben Fener'den Beyaz Saray'ın önüne giden merdivenlerden iniyorum, çarşıya giderken. Doğru okudunuz, Beyaz Saray dedim. Ancak bu Obama'nın Beyaz Saray'ı değil. Onu biliyorum, hatta onun önünde çekilmiş fotoğrafım da var. Benim sözünü ettiğim TTK'nin binasının Zonguldak'ta bilinen adı bu. Bak şimdi garip bir şey fark ettim. Bizim Beyaz Saray'ın önünde çekilmiş bir fotografım yok! Zaten en bilmediğimiz yerler en yakınımızda olanlar değil mi? Benimkisi de o hesap.
Baktım değişen bir şey yok. Yine öğrenciler bu merdivenlere sığınmış sigara içiyorlar. Önce şunlara biraz öğretmenlik yapsam mı, diye geçirdim aklımdan. Sonra da faydasız olduğunu düşünüp vazgeçtim. Ters tepki yapacak, inadına bir tane daha yakacaklar, durup dururken. Ama yine de nasıl baktımsa rahatsız olduklarını hissettim.
Beyaz Sarayın önündeki caddeye geldim. Madenciler Cemiyetine doğru yürümeye devam ediyorum. Kaldırımın üzerinde eski belediye başkanının diktirdiği fidanlar var, bir kısmı kurumuş. Yeşerenler de var. Büyüdükleri zaman güzel olacak diye düşünerek yürürken karşıdan gelen öğrencilerden biri yanındaki fidanı eliyle kendine doğru çekip hızla bıraktı. Fidan neye uğradığını şaşırdı. Artık kendimi tutamadım. "Ne yaptığını sanıyorsun, bak bu yüzden çoğu kurumuş zaten!" dedim . Çocuk yaptığının farkına vardı, utandı. Bilinçsizce yapmıştı, arkadaşlarının sohbetinin verdiği keyifle sevincini ağaçla paylaşmıştı. Ağaca zarar vereceğini düşünmemişti bile...
Sonunda çarşıya indim. Kuaförüm beni sevinçle karşıladı. Döndünüz mü, ne çok kaldınız, İstanbul'da dedi... Ben de on beş gün oldu döneli, biraz hastaydım da dışarı pek çıkmadım, dedim. O, mutlu ben mutlu, oturdum koltuğa... Benden başka kimse de yok. Kaldığım süre içinde de kimse gelmedi. Kriz kuaförleri de vurmuş. Yirmi milyona saçımı boyattım, fönlettim. Bunu İstanbul'dakilere duyurmak için yazıyorum. Kazıklanıyorsunuz felaket bir şekilde. İstanbul'da bir fön çektireyim dedim, on milyon lira aldılar. Oysa aynı föne burada üç milyon veriyorum. İst. gittiğim mahalle kuaförüydü. Biraz daha lüksüne giderseniz yanarsınız. Kızlarımdan biliyorum. Bir saç kesme, bir fön için elli milyon vermişti kızım. Kirayı mirayı da size ödetiyorlar. Biraz boykot yapsanız, işe yarar mı ki...
Aynaya baktım, kendimi beğendim. Oysa son zamanlarda kendi aynama bakmak istemiyordum. Hele de o büyüterek gösteren tarafına... Eve kuaför aynalarından mı alsam, ne yapsam. Kendimi iyi hissettim. "Bütün kusurumu toprak ( burada ayna) gizliyor, kolun açmış yollarımı gözlüyor. Benim sadık yarim karatopraktır(kuafördür.)." diye Aşık Veysel'e de bir selam göndererek kuaförden çıktım. Karşısındaki ayakkabıcıya şöyle bir bakayım diye girdim. İki çift ayakkabıyla kendimi dışarda buldum.
Sonra da sağlık ocağına gidip ilaç yazdırdım. Ne zaman sıra gelir ki diye düşünmeye başlayacaktım ki hop adımı çağırdıklarını duydum. Bitmişti benden öncekiler. Girdim doktorun yanına, keşke gelmeseydim, dedim içimden. Adamcağız öyle bitkin görünüyordu ki... Yorgun, mutsuz, sıkıntılı... Bir haftadır griptim de, geçmedi de... diyip sustum. Aslında bir ilaç adı söyleyecektim, vazgeçtim. Bir de ben yormayayım doktoru, dedim kendi kendime, içimden. Oturduğu yerden, ağzını aç, dedi. Söyleneni yaptım uslu uslu. O reçetemi yazdı. Antibiyotik, ağrı kesici, b... sökücü( midenizi bulandırmayayım şimdi.) , bir de ağız spreyi... Ohh bu iş de bitmiş oldu böylece.
Eczanede ilaçlarımın hazırlanmasını beklerken içimdeki siyah hırkayı çıkardım. Montumu tekrar giydim. İlaçlarımı aldım ve çıktım. Ve hava eski hava değildi artık! Üşüdüm, keşke çıkarmasaydım, diye düşündüm, ama tekrar giyecek yerim de yoktu. Dolmuşa doğru gelirken yolda köylü kadınlar yeşillikler satıyordu. Güzel bir yağlı marol aldım. Hemen yanındaki simitçiden de çıtır çıtır iki simit kaptım. Özlemişim meğer. Dolmuşa bindim, eve geldim. Resimlerini çekmek istedim simitlerimle, marolumun, olmadı. Bilgisayarın kamerasına bir haller olmuş. Düzeltemedim bir türlü. Yeğenim en son geldiğinde kullanmıştı kamerayı!
Bu arada eşim geldi, yemekten sonra da Demir Park diye büyük bir alışveriş merkezi açılmıştı Zonguldak'ta onu gezmeye gittik eşimle. Migrostan alışveriş yapıp geldik. Ve gece Siyaset Meydanı, 32. Gün derken tam yatacaktım ki TRT 2'de "Atatürk'ün Kara Harp Okuluna Girişinin 110. Yıldönümü Kutlamaları " programını farkettim. Gece 3,5 a kadar büyük bir mutlulukla onu izledim. Umutlandım, sevindim, şaşırdım. İyi şeyler olacak diye bir duyguya kapıldım nedense. Sonra 32. Gün'de Tuncay Güney'in : "Bütün söylediklerim işkence altında söylettirilmiştir. Hiçbiri doğru değildir!" diyişini düşündüm uzun uzun. Yoksa Ergenekon dedikleri kördüğümden kurtulmak için mi, önce Tuncay Güney'i böyle konuşturuyorlar? Öyleyse son işkence kasetini ne amaçla sakladılar? Neyse yaşayıp göreceğiz.
Telefonum çaldı. On beş dakika içinde hazırlanmam gerekiyor. Sosyal olmak ne zormuş, yine asosyal mi olsam? Ben kaçıyorum şimdilik...
Herkese iyi haftasonları...
8 Nisan 2009 Çarşamba
KENDİMDEN UTANIYORUM
Artık kaçış yok... Yarın mutlaka!
Ayıp vallahi ayıp! Kendime kızıyorum, hatta işte itiraf ediyorum, kendimden nefret ediyorum. Ben bir asosyalim. Hergün evden çıkacağım diye uyanıyorum, planlar yapıyorum, sonra da unutuyorum. Yok unutmuyorum, kasıtlı olarak oyalanıyorum. Sonra da geç oldu, artık yarın, diyorum. Biraz kitap okuyayım, yarın kesinlikle diye söz veriyorum kendime. Sözümü de tutamıyorum.
Bir de öğleden sonra hiç sıkılmadan uyuyorum. Bana Lale gibi bir arkadaş lazım diyeceğim de var aslında öyle bir arkadaşım. Eli telefonda sık sık arıyor, hadi dememi bekliyor. Ben hep anlamazlıktan geliyorum. Çeşitli bahaneler üretiyorum. Ama kendime de çok kızıyorum. Bu kadar da ev kedisi olunmaz ki canım. Başka arkadaşlarımı da aramıyorum, evden çıkmam gerekmesin diye...
Bugünkü kızgınlığımın nedeni sadece bu da değil! Herkese akıl vermek kolay, sen önce kendine bak. Çok becekriksizsin! Daha bir arabayı geri geri çıkarıp park etmeyi bile beceremiyorsun! Çocuklar yapıyor, çocuklar! Utan kendinden...
Kömür kamyonu gelmiş, kömür boşaltacakmış. Bizim arabanın yerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. Kaloriferci gelip haber verdi. Anahtarı verdim, gitti. Ben de balkona çıktım, bakıyorum. Başladı arabanın alarmı! Yer gök inliyor. Adam da sürekli gaza basıp arabayı çalıştırmaya çabalıyor. Çaresiz indim aşağı, alarmı kapattım. Adama, bak şurada kırmızı bir ışık yanıyor, bekle o sönsün, sonra çalıştır, dedim. Dediğimi yaptı, bu kez de geri vitesin yerini bulamıyor. Kamyon şoförü... Olmadı ve korktuğum başıma geldi. Siz alsanız, dediler bana...
On yıldan fazla oldu ehliyeti alalı ve ben arabayı geri çıkaramadım. Ceza olarak yeniden çalışmaya başlayacağım. Buradan dosta düşmana duyuruyorum. Yaa yoksa otomatik bir araba mı alsam kendime?
Ehliyeti kimlik gibi kullanırsan böyle olur işte... Ama kesin kararımı verdim. Yarın çarşıya ineceğim. Kuaföre gideceğim. Sonra da hayata karışacağım yeniden. Haa bir de piyango bileti mi alsam, loto, toto mu oynasam? Paraya ihtiyacım var. Kendime otomatik vitesli bir araba alacağım...
9 Kasım 2008 Pazar
UTANÇ
Bizim memlekette
Tarla sürülmesine sürülür
Yağmur yağmasına yağar
Toprak ana verir vereceğini
Bire bin aldığımız olur
Doğrudur
Ama neyleyim
Görünen köy kılavuz istemez
Senden utanıyorum senden
Bir şey yapamadığım için
Ağzı var dili yok sarı öküz
Cahit Sıtkı Tarancı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......