blog dostluğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog dostluğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2013 Cuma

YORUMLARA YANIT VERMELİ Mİ VERMEMELİ Mİ?

Sevgili dostlar, uzun zamandır bloguma yeterli zamanı ayıramadım; dolayısıyla yorumlara da yanıt veremedim. Öncelikle tüm yorum gönderen dostlarıma teşekkür ediyorum, yanıt veremediğim için de özürümü kabul etmelerini diliyorum. 

Haksızlık olmasın, öncekilerden başlayıp sırayla yanıtlayayım düşüncesindeydim; ancak olmadı, biriktikçe birikti, ne öncekilere yanıt verebildim ne de sonrakilere... 

 Yorumların yanıtlamasını önemsiyorum. Yazdığım yorumun yanıtını okumak için geri dönüşler yapıyorum, yanıtlandığını görmek beni mutlu ediyor. Ben bunu yapamadım. Yapamadığım için çok da rahatsızlık duydum. İzninizle, son yazımdan başlamak istiyorum yanıtlarıma; geri dönüşler zor olacak, tekrar özür diliyerek paylaşmak istedim.

Bu konuda farklı görüşte olan arkadaşlarımız var. Kimisi ben söyleyeceğimi yazımla söyledim, diye düşünebiliyor; yanıtı gereksiz görüyor. Ben öyle düşünmüyorum, sadece zamansızlıktan yazamadım. Yoksa yorumlar bakış açımıza zenginlik katıyor, farklı boyutları düşündürüyor, bizi motive ediyor, yazma isteğimizi kamçılıyor;  en önemlisi de dostluk köprülerini pekiştiriyor. Ve yorumumuza verilen yanıt ise en azından önemsendiğimizi gösteriyor...

Sizlerin değerli görüşleriniz benim için çok önemli, bilmenizi istedim.
Dostlukla...

30 Nisan 2012 Pazartesi

İYİ Kİ DÜNYAMIZDAN BİR SUFİ SAJA (TONTONİ) GEÇTİ

"Sefana da cefana da eyvallah" demişti bir yazısında, son yazısında ise "Kaybolup gitmez hiçbir şey"...

Gece döndüm Ankara'dan, saatlerce eski yazdıklarını okudum. Hepsi dopdolu, hepsi birbirinden anlamlı, hepsi taze, hepsi sımsıcak...

 Fotoğrafıyla yeni tanıştım, sesini duydum sadece telefonun tellerinden.Son telefonuma yanıt alamadım. Korktum yeniden aramaya; rahatsız etmek istemedim; uyandırmalara kıyamadım... Yüz yüze gelemedik, ama şaşılacak kadar çok tanıyorum onu,dostum diyorum tüm içtenliğimle; belki her gün gördüklerimizden daha da çok... Yazın İzmir'de görüşürüz diye  umuyordum; olmadı!


 Blog dünyası garip bir alem, adına sanal diyor bilmeyenler. Gerçek hayatta dost bildiklerimizin sayısı ne kadar da az; kaç kişi yüreğimizden geçenleri bu kadar can kulağıyla dinleme olanağına sahip ki... Dostumuzdu Sufi Saja, Tontoni'mizdi hepimizin. Aşkla çarpan bir yürek, bilgece düşünen bir akıl, ustaca yazan bir eldi...

O  gitti; çok üzgünüm, yapacak bir şey yok sabır dilemekten başka. Tüm sevenlerine sabır diliyorum. "Sefana da cefana da eyvallah" diyorum onun gibi. Biz de gideceğiz; hepimiz bir gün gideceğiz kaçınılmaz bir durum bu. Bu gidişi anlamlı kılan arkada kalanlarda bırakılan güzel izlerdir; kalıcı olan,  yüreklerde yer bulan sevginin gücüdür. Dilek Yalım, sevgi olup yüreklerimizden başka yüreklere akıp akıp yaşıyor, yaşayacak.

Dostum iyi ki seni tanıdım, iyi ki dünyamızdan geçtin, geçerken bizlere de dokundun. Anı'n önünde saygıyla eğiliyorum. Huzur içinde uyu...    

16 Kasım 2011 Çarşamba

TÜM BLOG YAZARLARI


Facebook hesabınız varsa lütfen sayfayı inceleyin, beğenirseniz destekleyin. Blogunuzun bağlantısını sayfada yayınlıyorlar. Daha çok kişiye ulaşabiliriz böylece.

Okumakta, Yazmakta,Yorumlamakta, Paylaşmakta, Toplanmakta, Birleşmekte,
Sansürün((filitre) gündemde olduğu şu günlerde birlik olmakta yarar var bence...
Tüm Blogları Destekliyorum...
Ne dersiniz?

27 Nisan 2011 Çarşamba

SUFİ SAJA

O; bir yazar, bilge bir kişi...

"SEFANA DA CEFANA DA EYVALLAH "diyor son yazdığı paylaşımında.

Çoğumuzun satırlarından tanıdığımız, okuyup sevdiğimiz Sufi Saja...

Yüzünü hiç görmedim. Karşı karşıya gelmedik ne yazık ki... Ama onu sevdim, dost bildim. Kendisinden çok şey öğrendim. İki kez telefonlaştık. Sesi de yazıları gibi sıcacık, insanın içini ısıtan.
Biliyorum, onu tanıyıp da sevmeyen yok aramızda.

Sevgili Dostlar, Sufi'miz cuma günü ameliyat olacakmış İzmir'de. Kendisine acil şifalar diliyorum. Tez zamanda sağlığına kavuşacağına inanıyorum. Çok özlediğimiz yazılarına bir an önce başlaması dileğiyle tüm dualarımız onun için...

7 Nisan 2011 Perşembe

YENİDEN MERHABA

Onlar söz konusu olunca her şeyin sıralamadaki yeri değişiyor, birinci sıraya çocuklar yerleşiyor hemen...

Bir haftalığına gittiğim İstanbul'da iki aya yakın kaldım.Neler mi yaptım? Oooo anlat anlat bitmez. Şimdilik kısa kısa yazayım mı?


Öncelikle şunu söyleyeyim; gelinlik hakkında çok şey öğrendim. Gelinlik mi alacaksınız, bana sorun. İstanbul'da dolaşmadığım gelinlik mağazası kaldı mı bilmiyorum, elimde fotoğraf makinasıyla hem de. Bazen kaçak, bazen izinli çektim de çektim.
Sonunda aradığımızı bulduk. Zor oldu.
Kızım diye söylemiyorum, ne giyse yakıştı, her giydiğine "işte bu" dedim çünkü... Mutluluktan ayaklarım yerden kesildi desem yeter mi? Ayrıntılar sonraya kalsın. Daha zaman var.

Elacığımla maceralarımız anlatmakla bitecek gibi değil, hangi birini anlatsam ki... Ben susayım fotoğraflar konuşsun en iyisi.














Vee onları güvenli ellere bırakarak dün akşam döndüm.

Evimi özlemişim. Eşimi, hafta sonları gelip gitse de özlemişim.Çocukların evinde yeni yetmeler gibi kaçamak görüşmek evde olmanın yerini tutmuyor bilenler bilir değil mi?

Dün akşam otobüsten indim; eşim karşıladı; gözlerinin içi gülüyor, eve geldik. Telaşlı, masayı hazırladı; yardım etmeme bile izin vermiyor. Neler mi var masada? Sıkı durun: yaprak dolması, patlıcan salata, mantar sote, tavuk pirzola yanında biber ve domates kızartması... Tamam dolma,patlıcan ve mantar hazır alınmış; ama diğerleri evde yapılmış... Sonra bana bira, kendisine rakı doldurdu ve mumu yaktı; ışıkları söndürdü. "İyi ki doğdun, iyi ki döndün" şarkısı...

Bir önceki akşam da çocuklar havalara uçurmuştu beni. Şahane akşam yemeğinden sonra, Ela'mın ve benim şaşkın bakışlarımız eşliğinde sevgili damadım ışıkları söndürdü; üzerinde mumlar yanan pastayla büyük kızım, bir demet kırmızı gülle küçük kızım salona girdi... "İyi ki doğdun anne" der demez, Ela ellerini birbirine vurarak "İyi ki doğduuunn annneannneeee" şarkısını söylemeye başladı. Artık ben ben olmaktan çıktım, o anda büyük bir yürek oldum tüm dünyayı içine alabilecek. Silinmeyecek anlar vardır insan yaşamında, işte o anlardan birini yaşattılar bana. Hepinizi çok seviyorum. Evet, iyi ki doğdum, iyi ki var oldunuz...

Yaşadığım şehri, buradaki dostlarımı özlemişim. Baharını yazını, kömür karasını özlemişim. Penceremden içeri sızmış kurumu, bahçemdeki çiçek açmış erik ağaçlarını, sisli puslu havasını; aşağıdaki sahada, nisan ayını şenlendiren geleceğimizin güvencesi Ulusal Egemenlik bayramımızı kutlamaya hazırlanan çocuklarımızın sesini özlemişim.

Bloguma yazmayı, blog yazarlarını okumayı özlemişim.

Herkese merhaba, ben döndüm...

9 Şubat 2011 Çarşamba

BLOGUMU ÖPTÜM BEN



Güneş Delisi

Akan suyu severim ben

Işıldayan karı severim
Bir yeşil yaprak
Bir telli böcek
Yeşeren tohum
Güneşte görsem
Sevinç doldurur içime
Bir günü
Güzel bir günü
Güneşli bir günü
Hiçbir şeye değişmem
Onun için savaşı sevmem
Onun için zulmü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık


"Şiir değiştirir insanı. Bir okuyucu sevdiği şairi tanımadan başka, tanıdıktan sonra başka bir insandır." derken duygu dünyamızdaki izlerini;

"Şairler her şeyden önce sözcüleridir bir toplumun." derken de toplumcu yönünü dile getirir Necati Cumalı.

Bireysel kaygılarla birlikte toplumsal sorunları da yapıtlarında yalın ve aydınlık anlatımıyla gözler önüne serdi O. Yaşamı sevdi. Yaşamın içindeki her şeyi insanı, doğayı sevdi. "Güneş Delisi" adlı yukarıdaki şiiri onun bakış açısını bize sunan en güzel şiirlerinden biridir.

"Ölümü facia yapan, hayatın güzel oluşudur."

sözünü kendi hayatıyla özdeşleştirdi. Sevgi insanıydı. Dünyaya sevgiyle bakan gözleriyle, başkalarının fark etmediği güzellikleri bize sundu. O, yapıtlarıyla karanlık günleri aydınlatmaya devam edecektir.

Bizler de onun gibi :

Demin bir çayır kuşu havalandı
Kimse dikkat etmedi, ama ben gördüm.

diyeceğiz bloglarımızdan. Blog Dünyası, Sosyal Medya toplumumuz için yeni bir kavram, ama varlar, yazıyorlar, paylaşıyorlar, buradalar. Artık bu gerçeği kimse görmezlikten gelemez. Onu susturmaya çalışmak kolay değil, biri susar bini konuşur. Sait Faik'in torunlarıdır onlar. Ne demişti Sait Faik:

"Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanların arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Ben de blogumu öptüm, yazmazsam deli olacağım.

Saik Faik: "Dünyada hiçbir şeyden zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmedim. İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. İnsanoğlu, her şeyden evvel, içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi, -doğuşunda bile varsa- söküp atmalıdır." diyor, ben de öyle düşünüyorum.

"Sanatçının düşüncesi sınırlanamaz. Şu karşıki sandalı görüyor musunuz? Bakın sahile yaklaşıyor. Onu yürüten şey nedir? Kürekleri değil mi? Ya şu uçan martılar! Kanatları yolunsa artık uçabilirler mi? Düşünce de böyledir. Dört duvar arasına kapatılmak istenirse, kanatsız kuş, küreksiz sandal oluverir ve bütün manasını kaybeder."

Zaman eski zaman değil artık. İnternet dünyası bir yolunu bulur, söyleyeceğini duyurur. En iyisi susturmaya çalışacaklarına kulak versinler blog yazarlarının sözlerine.Onların patronu yok, onlar karşılık beklemeden yazıyor. Bağımsız, özgürce yazmak istiyor.Bakın bloglara. Öğrenilecek çok şey var bu alemde...

Sevgi ve dostlukla...

8 Ocak 2011 Cumartesi

BİR ÖDÜL-BİR DUYURU VE TEŞEKKÜRLER



İstanbul günleri yoğun geçiyor, hızlıca blogları dolaşıyorum; ama yorum yazamıyorum ve yorumlara yanıt vermekte zorlanıyorum. Buradan yorum bırakan tüm dostlarıma teşekkür ederim.
İyi ki blog var, iyi ki blog ailesi var. Sayenizde yaşam güzelleşiyor inanın...

Yaşama güzellik katan bir başka dost, Jivago'dan ödül aldım, mutlu oldum. Yüzümüzü güldüren, düşündüren bloglara diye de yazmış. Çok çok teşekkür ederim. Şiirleriyle, özellikle de kızına yazdığı mektupla beni oldukça etkileyen Jivago'nun blogu izlenmeye değer bence. Bu ödül ülke sınırlarının dışından gelip bizi de bulmuş. Kural yok, ancak seçilen on bloga haber bırakılması gereği varmış.
Aslında paranın, kaba gücün her şeyin önüne geçtiği günümüzde, hala okur- yazar olanlar her türlü övgüyü, her türlü ödülü hak ediyor. Ben on tanesini seçtim, diğerlerini de siz ödüllendirin lütfen...

Nehirida
Sıradan BirSazan
Lunaparkta Yaşamak
Aydan Atlayan Kedi
Sünter
Özgür Anne
Sezi-yorum
Mavi Balon
Sokak Kedisi
Sevgili Dünlük

VE BİR DUYURU:

Sevgili meslekdaşım Sabahattin Gencal diyor ki:

"
Merhaba,
14 Şubat Dünya Öykü Gününde DAMLA/ ÖYKÜ ÖZEL SAYISINI çıkarmayı düşünüyoruz. Bu konudaki çağrımız “Bloglardan Seçmeler”de yayınlandı. Özel sayı için öykülerinizi göndermenizi önemle rica ediyoruz.
Not: Sitemizi ziyaret edenlerin sayısı sınırlıdır. Biz de birçok siteye ulaşamıyoruz. Onun için de yardımlarınızı bekliyoruz. Bu etkinliğe katılmaları için bloglarda yazanları teşvik ederseniz memnun olurum.
İyi günler dileğiyle."

Sevgili Dostlar, blog yazarlığı diyoruz adına, ama bloglarda değil de başka bir yerde yazsak "yazarlık" demeyecek miyiz yaptığımız işe? Bence denemeye değer. Sabahattin Gencal Öğretmenimizin "Bloglardan Seçmeler" ine bir bakın isterseniz. Kimbilir ne güzel öyküler yazacaksınız. Sabırsızlıkla okumayı bekliyorum.

Öykü, şiir tadındaki günleriniz çok olsun, yüzünüzden gülümseme eksik olmasın efendim...

28 Aralık 2010 Salı

PARPALİ

FİRMİN

"Bu kitaptan birkaç ısırık alın.
Tadına doyamayacaksınız.



Entel fare Firmin on üç kardeşin sonuncusu olarak Boston'da bir kitapçının bodrumunda doğar. Kardeşleri arasında en minyonu olduğu için bir türlü anne sütü ememez ve açlığını gidermek için kitapları yemeye başlar. Kitapları yedikçe okumayı öğrenen Firmin, zamanla kitapçıdaki bütün kitapları okur ve sonra kendi kitabını yazmaya başlar. Bu aynı zamanda onun hayatıdır."


Ne görüyorsunuz?
Bir kitap, bir kartpostal ve kırmızı zarf değil mi?
Sadece bu kadar mı?


Bir gün Chuang Tzu uyuyakaldı ve rüyasında
mutlu bir şekilde uçan bir kelebek olduğunu gördü.
Bu kelebek kendisinin
Chuang Tzu'nun rüyası olduğunu bilmiyordu.
Sonrasında uyandı ve yine kendisiydi
ama artık rüyasında kelebek olduğunu gören
bir adam mı, yoksa insan olduğunu gören
bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu.
CHUANG TZU'NUN ÖĞRETİLERİ

"Acılarını bir günlükte toplasaydı,
sadece bir kelime yazardı: Kendim."
PHILIP ROTH


"Kitaplığımdan...
Umarım severek okursunuz."
Tülay-24 12 2010

Bu kitap sıradan bir kitap olamazdı. Paketi açtığım 'an'a tanıklık edebilseydiniz ne demek istediğimi anlardınız. Tülay, yani PARPALİ'miz tatlı bir sürpriz hazırlamıştı bana...

"Mutlu bir şekilde uçan" yürek görürseniz o benimkidir...

Parpali'yi BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY adlı blogundaki güzel yazılarından tanıdım. Sevdim, çok sevdim.

Ve 18 Aralık 2008 tarihinde İstanbul'da buluştuk. Bu kez daha da çok sevdim onu. Pırıl pırıl masmavi gözleriyle bakan bir genç kız vardı karşımda, ama yaşıyla kıyaslanamayacak kadar da olgun bir arkadaş, bir dost...
O buluşmaya Ela da tanıklık etti, biz onu göremedik, ama eminim Ela, Özgür Annesinin karnından bizi gülümseyerek dinlemiştir. İki yıl geçmiş aradan...

Sevgili Parpali,
31 Ocak'ta İstanbul'da olacağım, Ela'nın doğum gününü kutlayacağız yeni yılla birlikte...
Acaba diyorum, 2011'in ilk haftasında bir buluşma daha düzenleyebilir miyiz İstanbul'da ? Başka dostlarımız da katılsa, ne güzel olurdu değil mi?

Seni seviyorum. Her şey için teşekkürler...
Kitabı bugün(dün oldu) geç saatte aldım. En kısa sürede okuyacağım.
Sevgilerimle...

EK: Yeni Yılın İlk haftasında, mesela 4-5-6 Ocak gibi buluşmak istesek bize katılmak isteyen olur mu ki?

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...