hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2012 Cumartesi

İÇ DÖKMELER

Farkında olmalı insan…
Kendisinin, hayatın
Olayların, gidişatın
Farkında olmalı.


Farkı fark etmeli,

Fark ettiğini de fark ettirmemeli
Bazen…

Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını

Fark etmeli.

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını,


Ve en sonunda

Bir metre karelik yere
Nasıl sığmak zorunda kalacağını

Fark etmeli...

Can Yücel

Farkındalık iyi mi kötü mü bilemedim, kafam karışık şu sıralar.
İnsanları gözlemliyorum, davranışlarının nedenini çözmeye çalışıyorum...

 Öyle şeylerle karşılaşıyorum ki işin içinden çıkamıyorum. Aklım almıyor, şaşırıyorum, inanamıyorum, inanmak istemiyorum belki de.

İnsanlar çeşit çeşit...

  İyi gün dostları var örneğin. İliğini kemiğini sömürünceye kadar alan alan alan, vermeden alanlar; alacak bir şey kalmayınca terk edip gidenler...

Ya da iyiliği karşılıklı alışveriş gibi algılayanlar... Bana zor durumumda hiç el atmadı ki benden bir şey beklesin, anlayışında olanlar yani. Anlattıklarını dinleyince hak verdiğiniz çok şey var; ama yine de soru işaretleri oluşuyor bende. Onun geçmişte yaptığı gibi davranmak insanca bir tutum mu? Eleştirdiğiniz şeyi aciz durumdaki insana şimdi siz yapıyorsunuz...  

Kötü gün dostları var bir de... Onlar iyi günlerde akıllara bile getirilmez. Vericidirler çünkü. Kayıtsız koşulsuz verenler, zora düşenin yanındadır her zaman. Farkındadırlar olup bitenin, alıcı kuşların; ama iyilik yapmalarını engellemez bu farkındalıklar. İyilik yap denize at misali... Ya da iyiliğe iyilik her kişinin; kötülüğe iyilik er kişinin harcı diye bakarlar yaşananlara...

İyilik yapılanların durumu ise ürkütür bazen insanı.  Her koşulda insanca davrananı önemsemez, ciddiye almaz, adam yerine koymaz, özen göstermez. Bilir ki ne yaparsa yapsın zor günlerinde hep o vardır; çaba göstermesine gerek yoktur! 
O, sömürenden yana taraf olur; kendisini yerden yere vuranın özlemi içindedir, tüm ilgisini ona yöneltir, eski günlerdeki gibi olsun ister her şey! Sömürü, güler yüzlerle gerçekleştirilmiştir çünkü...Fark etmez çoğu kez olup biteni. Zordur farkındalık.
Emek ister; eğitimli olmayı, iyilik yapmanın erdemine inanmayı gerektirir...

Neyse ki tüm insanlar öyle değil. Ne mutlu farkında olanlara, ne mutlu farkı farkedenlere...   

10 Nisan 2012 Salı

ÖLMEYCÜZ MÜ?

 Ölmeycüz mü sevgili dostlar, ölmeycüz mü?

 Bu kadarı da olmaz! dedirten günler geçirdim...

 Kötü haber önce Ankara'dan geldi.  Erkek ardeşimin kayınvalidesi Sevgili Emine teyzemizi kaybettik. Cumartesi günü Ankara'daki cenaze törenine yetiştik. Nur içinde uyusun. 

Pazar günü dönüş yolunda kayınvalidemin yoğun bakıma kaldırıldığı haberini aldık. Doğru hastaneye gittik, eşimin kardeşi bizi bekliyordu. Önlem amaçlı olduğunu, görüşmemize izin vermeyeceklerini söyledi. O gitti; biz doktoruyla tekrar görüştük,  aynı şeyi söyledi. Beklemeyin artık, dedi. 

Eve geldik. Eşimin kardeşi telefonda, "Kayınvalidemi kaybettik!" demesin mi?  Tıp Fakültesinde tedavi görüyordu. Hemen  fakülteye koştuk.  Acılar çok tazeydi.  Pazartesi günü  Bartın'da son görevimizi yerine getirdik.Huzur içinde uyusun.


Bartın'a giderken Çaycuma'da durmadık, ama dönüş yolunda çöken köprünün yanında durduk. Ölümün zulme döndüğüne tanık olduk. Ailelerin çaresiz bekleyişi ölüm acısından da beterdi. Mezarlarını kazdırmışlar, yakınlarının sulara gömülmüş bedenlerinin derdine düşmüşlerdi. Ölüm  adın kalleş olsun,sözü boşuna mı denmiş? Boş mezarlar sahiplerini bağrına basmak için sabırsizlanıyordu. Sabır dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor ki...
 

 "Ölmeycüz mü?" diye arabasının arkasına yazan vatandaşı merak ettim. Görseydim konuşacaktım, ama yoktu. Arabasını Çaycuma köprüsünün yakınına park etmiş, belki de yakınlarını aramaya gitmişti.
 
 Biz de arabamızı park ettik, yıkılan köprünün yanındaki köprüde serbestçe dolaşmalarına izin verilen kalabalığın arasına karıştık; karşıya geçtik. 
 Köprünün önce ve sonra yıkılan bölümlerini gördük.Fotoğraf makinamın şarjı bittiği için yıkık bölümü fotoğraflayamadım...

Çalışmalar sürüyor; ancak koşullar çok ağır. Hava oldukça soğuk. Ellerim sızladı, o derece. Yağmur, suları azgınlaştırmış, ve  bulanık akmasına neden olmuş, dibi görünmüyor. Kaybolanlara kısa sürede ulaşmak  zor görünüyor...

Canlı yayın araçları, haberciler görev başındaydı.
 
Ölmeycüz mü?

 Öleceğiz sevgili dostum öleceğiz de böyle ölmesek diyorum. Keşke,keşke,keşke... Keşkeler işe yaramıyor!

Şöyle ya da böyle sevgili dostlar ölmeyecek miyiz?
 Ölmeycüz mü yazan arabayı, yıkılan köprüyü, orada kurtarma çalışmalarında görev alan emekçileri, kaybolan insanları, bekleşen acılı aileleri geride bırakarak bir başka felaketin yaşanmayacağından emin olamadığımız Zonguldak köprüsünün açık olan bölümünden geçerek yolumuza devam ediyoruz. 

Bu arada arabanın radyosu Sevgili Meray Okayı da sonsuzluğa uğurladığımız haberini duyuruyor.

Kayınvalidem normal servise alınmıştı, hastaneye ulaştığımızda. Günün müjdeli haberi buydu işte. İyi sayılırdı. Birazdan hastanede nöbet başında olacağım.  Aklımda arabanın arkasındaki "Ölmeycüz mü?" yazısı dolaşıyor.

Ölmeycüz mü sevgili okur, ölmeycüz mü? Ölücez ölücez de... 


EK: ZONGULDAK YANLIŞLARI 
Mümtaz Soysal- Cumhuriyet 
EK: ZONGULDAK YANLIŞLARI 2
Mümtaz Soysal-Cumhuriyet
 Bütün bu yanlışların en önemli sonucu vaktiyle ülkenin her yanından iş bulmak üzere gelip çalıştıkları Zonguldak’ın, şimdi çalışmak üzere başka ülkelere gitmek zorunda kalan insanların kenti olmak durumuna düşmüş olmasıdır.





18 Eylül 2010 Cumartesi

POZİTİF AYRIMCILIK

Bu koltuklar da nereden çıktı demeyin, koltuk çok önemli... Parası olanlar, hastaysa, burada bekleyip rahat rahat muayene olabiliyor.

Ben de kıydım paraya sorunumu çözdüm. Yalnız koltuklar öyle genişti ki üç kişinin sığabileceği koltuğu tek kişilik yapmışlar, içini dolduramadım. Çoğu da boş boş duruyordu zaten. Kalkıp tek tek hepsine oturmak geçti aklımdan, ama fıtığı azdırmanın bir anlamı yok diyerek vazgeçtim.

Bugün sanki bir başka ülkedeydim, şu ayrımcılık güzel şey be! Bir ihtimam, bir özen neredeyse şımaracaktım. Prof. beni iyice muayene etti. On gün yatacaksın, dedi, hem de günde yirmi saat... Anlayacağınız on gün yan gelip yatacakmışım, on günün sonunda da kontrole bekliyor sevgili prof. doktorum. Ayrımcılığa evet, ya bu ayrımcılık güzelmiş dostlar. Ne yapıp edin, nereden bulursanız bulun yeter ki paranız olsun, ondan sonra kapılar birer birer, hiç beklemeden önünüzde açılıyor.

Vatan-millet-hak-adalet-eşitlik demekten vazgeçebilsek kim bilir daha ne ayrıcalıklar yaşayacağız şu fani dünyada!

Ben birazdan yatmaya devam edeceğim. Ama gitmeden şu aşağıdaki fotolara dikkatli bakmanızı istiyorum.

Sevgili kadınlarımıza düşündükleri pozitif ayrımcılık bu mu? Ve de çocuklara...
Şu çocuğun, erkek olanının başını görüyor musunuz? Göremiyorsanız, üzerine tıklayın, iyice yaklaşsın. Kızımızınki de hiç fena değil, yalnız başını örtmeyi unutmuşlar! lYakın bir gelecekte tüm çocuklarımız, kadınlarımız böyle giyinse ne güzel olur değil mi?
Bu da özel olmayan, ilk gittiğim, ama sonuç alamadığım devlet hastanemizden... Hani şu oturacak bank bile bulamadığımız, iğne atsan yere düşmeyecek büyük çoğunluğumuzun gittiği hastane koridorlarından...

Siz söyleyin hangisi daha iyi?

Kocaman koltukta tek başına oturmak bence daha iyi. Ohh, gel keyfim gel! Bana ne diğerlerinden, beni hiç mi hiç ilgilendirmiyorlar! Bundan sonra böyleyim, iyi mi? Yan gelip yatacağım...

Yok ülkede kalkışma varmış, gizli toplantılar, gizli gizli verilen sözler varmış,şimdi o sözlerin diyetinin ödenme zamanıymış, insanlar, bebekler teröre kurban veriliyormuş,

Anayasa manayasa tangur tungur ediliyormuş,

Van'dan, Trabzon'dan sonra, çan sesleri Ayasofya kapılarına dayanmış, müslümanlığı kimseye kaptırmayanlar, din-iman diyerek dindarları tavlayanlar, şimdi gelsin paralar, diye avuçlarını ovuşturuyormuş, Van seferber olmuş, çan sesleriyle Ermeni ayinini bekliyormuş, eleştirenin tepesine biniliyormuş...

Sınav soruları birilerine servis ediliyormuş.

Akilli(!) adamlar, bilmem Fillandiya'dan mı gelmiş, iç işlerimize burnunu sokuyorlarmış, yine de baş tacı ediliyorlarmış;

Türkiye büyüyormuş, işsizlik azalıyormuş, yoksul insan kalmıyormuş, her şey güllük gülüstanlıkmış, mış mış da mış mış...

Artık bakış noktasını değiştirmek gerekiyor galiba...

Nereden baktığınız önemli, hasta hasta ayakta bekleyenlerin arasından bakarsanız tüm bu güzellikleri göremezsiniz tabi! Ben artık kocaman koltuklara kurulup oradan mutlu azınlığın arasından bakacağım. Tek sorunum para bulmakta, ama umutluyum, kendime Bursa ipeğinden bir türban edineceğim, sonra da jipli türbanlıların arasına karışacağım. Bana ne ya, diğerleri ne yaparlarsa yapsınlar!

Ben keyfime bakacağım, yan gelip yatacağım. Alan alsın; satan satsın; bölen bölsün... Siz de öyle yapın anacım! Bayyy...

29 Mayıs 2010 Cumartesi

MERAK BU YA?


Kuğulu Park, Ankara'nın en güzel yerlerinden biri mi?

"Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?
Herkes sevdiğine böyle mi yanar?
Meraksız olmuyor, merak işte...
Ankara Ulucanlar Göz Hastanes'inde, babamın göz kontrolünün kayıt işlemleri için beklerken, elektrikler kesiliverdi. Jeneratör biraz sonra devreye girdi. Ancak tam bir saat bilgisayar sisteminin geri dönmesini beklemek zorunda kaldık. Hastanede tüm işlemler durdu.
Merak bu ya? Tüm internet sistemi çökse halimiz nice olur?
Hastane eski Ulucanlar Cezaevinin yanında. Yukarıdaki fotoğrafı bu nedenle çektim. Merak ediyorum, eski hapisanenin yerine ne yapılıyor? Keşke tüm hapisaneler kapansa yerine Kültür Sanat Merkezleri yapılsa...
Kendinizi hiç hapishanede düşündünüz mü? Ben düşünmek bile istemiyorum, ama 7 Nisan tarihli Hürriyet'te Ertuğrul Özkök'ün yazdıklarının da yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bakın ' Yazık, Çocuk Kadar Olamadık' başlıklı yazısından bir bölüm:
(Geçen pazar bir arkadaşım anlattı. Okuduğu yabancı dilde eğitim yapan okulda torununa çok ilginç bir ödev vermişler.
Fransa tarihini okuyorlarmış. Verdikleri ödevin konusu şu:
'Kendinizi Bastille zindanında yatan birinin yerine koyun.'
Pazar gününden beri bu kompozisyon konusunu düşünüyorum. Milli Eğitim Bakanlığı, bir gün için Türkiye'de bütün okullara şu kompozisyon konusunu ders olarak verse ve çocuklar velileriyle birlikte bunu düşünse...
'Kendinizi bir an için Silivri'de yatanların yerine koyun' )

Bir merakım da Milli Eğitim eski bakanı Hüseyin Çelik çoraplarına hem adını, hem de makamını yazdırmıştı ya? Acaba o çorapları ne yaptı? Devir teslim töreni sırasında Milli Eğitim yeni bakanı Sayın Nimet Çubukçu'ya verdi mi? Verdiyse yeni bakan bu çorapları nerede, ne zaman giyiyor? Hüseyin Çelik yeni makamını da yazdırdı mı yeni çoraplarına? Çoraba bile makam yazdırmak nasıl bir insan psikolojisi sonucudur?
Burnumu sokmasam olmaz? Meraklıyım, meraklı...

İstanbul'a dolarlar harcanarak dikilen laleler mi, kendiliğinden biten benim çektiklerim mi güzel? Merak ediyorum. Yoksa bunlara gelincik mi deniyor?
Herkese iyi tatiller...

21 Mayıs 2010 Cuma

İŞİTME CİHAZI SEÇMEK ZORUNDAYIM LÜTFEN YARDIM EDİN

Babamın bir kulağı ağır işitiyordu uzun zamandır. Alanya'da doktora gitmiş, kulağını tazyikli suyla yıkamışlar, diğer kulak da zor işitir olmuş. Doktora gittik burada, kulakları vakumla temizledi doktor, ilaç verdi, kullandık.

Bugün üçüncü kez gittik doktora, işitme cihazı dedi tek kulak için. Ağır duyması iletişimi oldukça zorlaştırıyor, işitme cihazı alalım dedik, dedik ama odyometrisi dinleyince şaşırdım. Eve gelince biraz da internetten araştırdım. Şimdi kafam karmakarışık oldu. Neye karar vereceğimi şaşırdım.

Kimisi kullanılmasından yana, kimisi çok karşı! İşitme cihazları çeşit çeşit! Sol kulağa dijital kulak arkası işitme cihazı kullanabilir, dedi doktor. Babam seksen yaşında. Bu konuda gerçekten yardıma ihtiyacım var. Bilgisi deneyimi olan varsa lütfen yardımcı olsun. Babam SSK emeklisi. Cihazlar ucuz değil, aldığımız işe yarasın istiyorum. Ne kadarını SSK karşılıyor, onu da bilmiyorum.

En önemlisi babama alacağımız işitme cihazının işe yaraması tabi ki...

Bildiklerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Şimdiden teşekkürler...


Bu arada doktorların haline de acıdım doğrusu, yukarıdaki tablo her şeyi anlatsa da eksik. Çünkü muayane edilen hasta sayısı 120 görünüyor ekranda. Ancak daha muayene olmayı bekleyen pek çok hasta var sırada. En az 30 daha desek, bir günde 150 hasta muayene eden doktora acımaz mısınız?

Ve hastalara...


*İşitme cihazı seçimi konusunda yardımlarınızı bekliyorum...

28 Eylül 2009 Pazartesi

İTİRAF EDİYORUM

Ben bugün hırsızlık yaptım. Pişman değilim. Yine olsa yine yaparım. Ayrıca çok da mutlu oldum. Artık beni de "adam!" dan sayar mısınız bilemem...

Bugün kardeşimin ayağının kontrolü vardı. "Sabah yedide hastanede olun!" demişler, biz de tam yedide oradaydık. Koltuk değnekleriyle güçlükle taksiden indi. Ben hemen görevliye koştum:

"Tekerlekli sandalye alabilir miyim? Kardeşimin ayağı kırık, alçılı da..."
"Yok!"
"Anlamadım, yok olan ne? Vermiyor musunuz?"
"Tekerlekli sandalye yok!"
"Hiç mi?"
"Hiççç!"
"Nasıl olur, koca hastanede tekerlekli sandalye olmaz mı?" Ne yapacağız şimdi?"
"Sedye alacaksınız kardeşim, sandalye yok!!!

Kardeşim, koltuk değneklerinin yardımıyla hoplaya zıplaya en yakın sandalyeye oturdu. Babam da yanında... O sırada baktık bir hasta tekerlekli sandalyeye kurulmuş geliyor. Sordum, acilden almışlar.

Ben de hemen acil kapısına gittim. Tekerlekli sandalye buradan alınıyormuş galiba, dedim. "Yok", dedi, "Sedye verelim" dedi, "Bak onu da bulamazsın, biraz sonra!" dedi. Yetkilileri sordum, henüz gelmemişler. Hastalar erken gelip sıra alıyorlar. Daha doğrusu doktorların kapısında asılı kağıda adlarını yazıyorlar.
Neyse lafı uzatmayayım, ben kapı kapı dolaştım. Başhekimlik binasının kapısındaki görevliye de derdimi anlattım. İnsafa geldi, "Ortopedi servisine bir bakın" dedi.

Durulur mu? Ben de durmadım. Uçarak çıktım merdivenleri. Döne döne buldum servisi. Kapıdan girdim, baktım karşımda "tekerlekli sandalye" bomboş durmuyor mu? Kaptığım gibi çıktım oradan. Hem gidiyorum, hem de arkamı yokluyorum. Yakalanmak da var değil mi? Yok, yakalanmadan hırsızlık yapmıştım. İşin tuhafı bu beni mutlu etmişti. Utanma mutanma da hissetmedim.

Sandalye önde, ben arkasında hastaların imrenen bakışları arasında kardeşimin yanına geldim. Oturttuk içine, doktorun kapısına kadar götürdüm.Röntgen çektirin gelin dedi doktor, alt kattaki röntgen bölümüne indik, tekrar yukarı çıktık. Kardeşimin alçısı çıksaydı keyfime diyecek yoktu, ancak bir hafta daha kalsın, sonra çıkaralım, diyince biraz canımız sıkıldı. Yere basma! diye de tembihledi...

Hırsızlık maceram başarıyla tamamlandı. Ama yine içim rahat etmedi. Kardeşimi ve babamı bekletme pahasına, koşa koşa sandalyeyi aldığım yere koydum, döndüm. Kimseler görmedi, kimseler duymadı...

Bari buradan Ankara Numune Hastanesi yetkililerine duyurmuş olayım.Her yerde kimlik karşılığı veriliyor sandalye, sizde neden yok? Üste para da verseniz sağlam insan o sandalyelere binmeyeceğine göre, lütfen hastalarınıza yardımcı olunuz.Sedyeler yatan hastalar için uygun olabilir, bacağı alçılı hasta için hiç de uygun değil bilesiniz. Zorla insanları başka seçenekler aramaya yöneltmeyiniz.

Hem her zaman aldığını yerine koyan hırsızları da bulamazsınız benim gibi...


25 Mart 2008 Salı

SİZ HANGİ HANE' DENSİNİZ

Hane sözcüğü önemli... Eklendiği sözcüğe çeşitli anlamlar yüklüyor. Bunların en acı vereni sanırım hapishane... Kimsenin girmek istemediği, girenlerin de bir an önce çıkmak istediği bir yer. Nice romanlara, şiirlere konu olmuş...

Bizde de edebiyatı çok yapılmış. Hapishaneden geçmeyen yazar çizer takımı çok az. Bir de kader mahkumları var... Her birinin de bir öyküsü... Bir de türküsü vardır mapushanelerin :

" Akşam olur mapushane kitlenir
Kimi kağıt oynar kimi bitlenir
Kiminin Temyiz'den evrakı gelir
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil... "

Allah kimseyi düşürmesin diyerek haneler arasındaki gezintimizi sürdürelim mi ?

Okumaya devam ettiğinize göre bunu istediğinizi varsayarak yola devam edelim. Bu acı türküden sonra sizi tatlı bir yere davet ediyorum. Anladınız sanırım. Pastaneden söz ediyorum. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum burada bir heceyi kaybettik. Ünlü ( sesli) harften sonra gelen sözcüklerde bu düşme yaşanıyor dilbilgisi kurallarınca. Ünsüz (sessiz ) harflerde ise "hane" haneliğini koruyor. Neyse efendim düşen yalnızca hece olsa önemli değil. Ama içime öyle bir kurt düştü ki hiç sormayın... Buranın kapıları herkese açık. istediğin zaman gir , istediğin zaman çık. Kime ne ? Yok yok buraya girebilmek o kadar da kolay değil. Önce ceplerinizi, cüzdanınızı yoklayın bakalım... Var mı kenarda köşede kalmış biraz para ? O zaman girin içeri, seçin canınızın çektiğini... Ben biraz önce düşünmeden yaptığım daveti üzülerek geri çekmek zorundayım.

" Cep delik, cepken delik
Kevgir misin be kardeşlik..."

durumları, malum !.. Hepinizi ağırlayamam..

Efendim bir de dershane denen , okula benzer , ama okuldan başka bir yer var. Çocukların çok yorulmasına karşın sevdikleri bir yer... Devlet kendi okullarıyla ilgili düzeltmeleri yapmadığı sürece ikinci okul olma işlevini sürdürecek bir kurum... Velilerin de okul koruma derneklerine yılda bir kez yapılan küçücük yardımdan kaçtıkları, dershanelere ise avuç dolusu para yatırdıkları bir yer... Hep çok para kazandırdığı söylenen, içinde olunca öyle olmadığı anlaşılan bir kurum. Patronların ne kazandığını bilemeyeceğim, ama yaşantılarına bakınca hatırı sayılır bir şeyler olduğu kesin. Eğitim kurumu ama ticarethane aynı zamanda... Velilerin işi zor. Zor ama, yine de :

"Bugün... bugün iyi
Belki de hepsinden.

Yarının ne olacağı
Şimdiden bilinir mi ? "

Behçet Necatigil gibi düşünen veliler , çocuklarının geleceğini kurtarmak adına ceketini satıp getiriyorlar dershanaye...

" Sizin yanınızda olmak ne iyi çocuklar
Ne iyi
Düşünceyi asıp bulutlara
Özgür kelebekler gibi

Sizin elleriniz ne ince çocuklar
Ne ince
Solmasın mutlarınız
Deli gibi rüzgar değince

Sizin umutlarınız ne büyük çocuklar
Ne büyük
Değdikçe zamanın eli
Sizin de yaşantılarınız bölük

Sizin gözleriniz ışın ışın çocuklar
Işın ışın
Duymayın körpe yüreklerinizde
Endişesini kışın

Yalnız sizin sevdiğiniz gerçek çocuklar
Yalnız sizin
Sizde mavisi sizde rüzgarı
Gök ve denizin "

İlhan Geçer'in şiiriyle çocuklarımıza sevgilerimizi iletip yolculuğumuzu sürdürelim birlikte. Yorulduk mu sevgili okurlar ? Hele de öğrenciyseniz, ya da öğrenci okutuyorsanız yorulmasanız da yorgun hissettiğinizi tahmin etmek güç değil... Ben de üniversitede çocuk okutan bir insanım. Bilirim neler yaşadığınızı, ne halde olduğunuzu...

İyisi mi gelin şu kırahathanede , yok artık adı böyle değil, kitap gazete gözden düştüğünden beri adı artık kahvane oldu; orada bir mola verelim , ne dersiniz ?

"Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi

Bir de meyhane mi vardı ?

Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü "

Yazdıkça aklıma geliyor. Ne çok hanemiz varmış da biz görmezden geliyormuşuz ?

Neyhane'de mi sıra ? Ney deyip de Neyzen Tevfik'i anmamak olmaz. Mevlana'ya da bir selam gönderelim. Mevlana'dan küçük birkaç dize:

"Sev sev
Sevmeyi öğren
Sevmeye çalış
Dünya senin sevmen için yaratılmış
Önce aşkı öğren
Küçük bir çocuk bak ne güzel
Ya onu dünyaya getirenler "

Evet çocuklar... bizim çocuklarımız. Mevlana'nın dediği gibi onlar da, onları dünyaya getirenler de çok hoş... Ancak bu hoşluk hep böyle gitmiyor. Gitse en az üç de beş de olsunlar ! Bir de yetimhane gerçeğimiz yok mu ? Oraları dolduran çocukları görmezlikten mi geleceğiz ? Bunlar kimin çocukları ?

" Minicik dünyalarında önce
Bir sıcak somundu düşündükleri
Ancak düşlerinde biçtiler
Tınaz tınaz gür ekinleri

Onlar taş basıp bağırlarına
Gurbetin kapısını çaldılar
Uzak çeşmelerden birkaç yudum su
Az sevinç çok umutla terli bir uyku
Kocaman kentlerde ufalıp dağıldılar. "

Önce hastaneye uğrayalım şimdi de... Aklıma bir türkü düştü burada bakalım doğru anımsayacak mıyım ?

" Hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı bana ilacı..."

Eh bukadar sıkıntıdan sonra hala çıldırmadıysanız, tebriği hak ediyorsunuz demektir. Nereye geldiğimizi anladınız sanırım...

Tımarhane... Aaa ne ayıp ! Tımarhane denir mi ? Denmez denmez , bunu ben de biliyorum ama "hane" dedik düştük yola ya, ondan bu şekilde kullandım. Hala delirmediniz mi siz ?
Geçen yaz Tenis Kortu'nun duvarının dış yüzünde bir yazı vardı, duvar yazısı... Sanırım gençler yazmış. O yazıyla vedalaşmak istiyorum sizlerle...

" Ben senin aşkından deli oldum , sen deliyim diye beni terk ettin!.. "

Sevdiklerinizle hanenizin değerini bilin , mutlu yaşayın... Akıl sağlığınızı koruyun...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...