Fethullah Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fethullah Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2013 Salı

ABD'DE KIZIMIN MEZUNİYET TÖRENİ ve ÜÇ AYLIK MAAŞA UÇAK BİLETİ

Washington Üniversitesi'den MBA derecesini alırken...Fotoğrafı internetten canlı yayını izlerken çektik...

 Daha önce yazmıştım, kızımın Washington Üniversitesin'deki mezuniyet törenine gidebilmek için ABD vizemizi yenilemiştik. Ancak gidemedik. Emekli öğretmen olarak aldığım üç aylık maaşım uçak biletimizi almaya bile yetmiyordu çünkü. Düşünebiliyor musunuz, üç aylık maaş sadece uçak biletine denk gelmiyor. Milli gelirden payımıza düşen işte bu kadar...

Ancak üniversite, mezuniyet törenini canlı canlı yayınladı da evden her anını izleyebildik. Video olarak da üniversitenin sitesine koymuşlar, ara ara bakıyorum. 
Kızımı kutluyorum, her anne-baba gibi çocuklarımızla gurur duyuyoruz. Anaokulundan Boğaziçi Üniversite mezuniyet törenine kadar tüm başarılarında yanındaydık. Bu kez de tüm yüreğimiz, uzakta da olsak, onun için, onunla birlikte çarptı... 

Bu arada Başbakan Erdoğan'ın ABD gezisindeki resmi toplantısının ardından ATA uçağımızla San Francisko'da kızı Esra Albayrak'ın Berkeley Üniversitesindeki mezuniyet törenine gittiğini basından öğrendim. Kutluyorum ikisini de... Esra Albayrak diplomasını çocuklarıyla birlikte almış. Ne güzel...
 Başbakan ABD ziyaretine giderken gazeteciler; F.Gülen'le görüşme olacak mı, sorusunu yönettiklerinde:
  "Resmi programımızda yok, ama gökten ne yağar ki yer kabul etmez?" diye yanıtlamıştı. Kendi gitmedi, "vekaleten!" Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ı gönderdi. Başımıza neler yağacağını da zaman içinde göreceğiz. 

Sahi cümbür cemaat kaçıncı ABD gezisi oldu bu? Bunun maliyetini ödediğimiz için mi üç aylık emekli maaşımız uçak bileti bedeli kadar? Sormadan edemiyor insan. Hani onur duyacağımız gelişmeler olsa feda olsun diyeceğiz, ama her seferinde kıpkırmızı oluyoruz milletçe... 

Bu arada Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ.M. Gökçek ABD'de yapılan Türk yürüyüşüne birilerini göndermiş galiba. Bugün CHP Grup Başkan Vekili Emine Ülker Tarhan'ın soru önergesinden öğrendim. 

Soru önergesi şöyle:
"Kaç kişi, hangi amaçla ABD'ye gönderilmiştir? Katılım için hangi kriterler aranmıştır? Toplam ne kadar masraf yapılmış, hangi bütçeden karşılanmıştır?  Vize alamadıkları için gidemeyen kaç kişi vardır ve bu şahıslar için uçak bileti ile otel gideri ödenmiş midir?  Ödenmiş ise miktarı nedir? Gezinin toplam gideri ne kadardır?" 

Kişi Başına Düşen Milli Gelirimiz artıyormuş! Ekonomimiz harikaymış!Sizi bilmem ama bizim buralarda herkes dünden çok daha kötü koşullarda yaşamak durumundadır. Ve bunun nedeni de har vurup harman savuran birileridir. Tatlı tatlı yemenin acı acı hesap sorulacağı günlerin gelmesi dileğiyle... 

Veee Ahmet Necdet Sezer'i saygıyla anımsıyorum...  

  



15 Aralık 2010 Çarşamba

FIKRA GİBİ

KISA KISA

*Cem Garipoğlu'nun dedesi bir kız yurdu yaptırıyormuş. Ne var bunda demeyin. Yurdun adı, "CEM GARİPOĞLU KIZ YURDU" olacakmış!

*Devlet, terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'la müzakereler yapıyor. İmralı'da mahkum olan Abdullah Öcalan, Fethullah Gülen'le pazarlık yapıyor. Fethullah Gülen devlet içinde devletmiş gibi görüntü veriyor.

* Artık on sekiz yaşındakilere de silah ruhsatı verilecekmiş. Silah kolay alınsın diye yasa düzenleniyormuş. Silahlıların sayısı daha çok olacak. Bir belediyemiz engelliler gününde jest yapmıştı hatırlayın. Engelli yurttaşlarımıza silah atışı yaptırmıştı belediyenin poligonunda! Gün dediğin böyle kutlanır! Anneler, babalar,öğretmenler günü,doğum günü... Gün çok bizde, hatta önümüzde yılbaşı günü var. Sevdiklerinizi sevindirin. Onların da bir silahı olsun. Eğitim sonradan gelir nasılsa...


* Egemen Bağış "Siyah ceketimin sol omzunu, yumurta atarak kirletti!" diyerek kendisine yumurta atan gençten şikayetçi oluyor. Genç iki buçuk yıl hapis alması isteğiyle yargılanıyor!

*Cemaatlerin üstüne gittiği için yargılanıp aklanan Erzincan Başsavcısı Cihaner bu davadan beraat ediyor. Ancak Adalet Bakanlığı onu başka bir ile(Adana mıydı ?) sıradan savcı olarak atıyor. Cemaatçilerin öfkesi yine de geçmiyor. Bakın bu kez ne yapıyorlar?

Cihaner'lerin evi polisler tarafından basıldığında, Cihaner'in eşi polislere: "Ne yapıyorsunuz, siz bu vatanın evlatları değil misiniz, neden evimizi basıyorsunuz? " dediği için, arama emrini veren Erzurum savcısı, Cihaner'in eşine hakaret davası açıyor! "Siz bu vatanın evlatları değil misiniz?" diyerek bana hakaret etmiştir, diye...
Savcıi berat etti, aramaların haksız olduğu anlaşıldı. Şimdi de eşine dava açmışlar! İyi mi? O da suçsuz bulunursa, adamın beş yaşında çocuğu var, "Arama yaparken bize nanik yaptı!" diye dava edebilirler. Zaten arama sırasında çocuğun çizgi filmlerini bile götürmüşlermiş...

Sayın Kılıçdaroğlu bütçe görüşmelerinde açıkladı, biliyorsunuz olanı biteni.
Büyük bir yolsuzluk, rüşvet,suç örgütü var. Anlaşmazlık sonucunda maşa gibi kullandıkları Haci Ali Hamurcu, suç duyurusunda bulunuyor.
Kayseri valisi, kendisine gelen dosyayı inceliyor, iddiaların çok ciddi olduğunu görüyor, soruşturulması için bakanlığa rapor yazıyor. Ancak o rapor yok ediliyor, vali de 38 gün sonra görevden alınıyor.

Yerine Osman Bey vali oluyor. Sonra da Vali Osman Bey, Bakanlık müsteşarı olarak atanıyor. Ancak yola çıkmadan görevden alınan valinin, "soruşturun" dediği dosyanın, soruşturulmasına gerek yoktur, diye belge düzenliyor, altını da vali olarak imzalıyor.Bakanlığa gönderiyor. Sabah raporu imzalıyor; öğleden sonra da kendisi Ankara'ya gidiyor.On beş günlük tayin iznini bile kullanmadan yeni görevinin başına koşuyor. Kayseri'de Vali Osman Bey olarak imzaladığı raporu, bu kez Müsteşar Osman Bey olarak onaylıyor. Dava düşüyor, Kayseri Belediye Başkanı vd. kurtarılıyor, sadece ihbarcı Silivri'ye gönderiliyor! Yaaaa!

*Yarın Balyoz Davası görüşülmeye başlanacak, davanın savcıları dün görevden alındı, yerine yeni savcılar atandı. Binlerce sayfa tutanak var. Yeni savcı, bir gecede bütün dosyaları okuyacak, yarın da adil yargılama yapmak için göreve başlayacakmış!
Ali Dibo Adaleti böyle bir şey mi?

Son dakika haberlerinden:

*ODTÜ'de, öğrenciler Başbakan Erdoğan'ı protesto ediyorlarmış şu anda, on iki öğrenci gözaltına alınmış. Sabah başlayan olaylar şu anda devam ediyormuş.Öğrenciler arkadaşlarının serbest bırakılmasını istemek amacıyla başbakanın hala toplantı yaptığı salona doğru yürümek istiyorlarmış. Öğrenciler kartopu, polisler biber gazı atıyormuş. Yumurtadan sonra kartopu davası mı açılacak?
Bekleyip göreceğiz...

12 Ekim 2010 Salı

"KUTSAL YALAN"



Gelin kısa bir yolculuğa çıkalım sizinle. Merak etmeyin bu kez kısa keseceğim. Sorunun yanıtını belki bulabiliriz. Evet, neden anlaşamıyoruz?

"Her doğruyu söylemeye gelmezmiş, birtakım doğruları yaymamak, çokluktan kamudan gizlemek gerekmiş... Peki ama bir doğruyu söylememek, gizlemek, yayılmasını önlemeye çalışmak o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek gene sürmesine bırakmaya hakkınız var mıdır?
Bazı yalanlar kutsalmış, onlara dokunmaya gelmezmiş. Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına artık inanmıyoruz demektir. Bunun için "KUTSAL YALAN" sözü bir şeyin, hem köşeli, hem yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır.Ama duygularını birer düşünce saymaktan çekinmeyenler böyle saçmalarla kolayca bağdaşabiliyor.

Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir; yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalan yayıyoruz demektir..."

..............

"Her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir.
Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki söylenmesi gereken her şeyi şimdi söylerse, kendine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhinde ağırlaştırılabilir, dolayısıyla da sıkıntılı bir atmosfere düşebilir.
Herhangi bir hizmette bulunan ve bir hizmeti temsil eden kimseler için, tehlikeli bir takım düşünce ve davranışlar vardır. Bunlar bazen çok masum görünseler de hizmet erleri için tehlike arz ederler... En gizli ve en masum düşünce ve mülahazalarımızın dahi ciddi bir kontrole tabi tutulması gerekmektedir.

Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar, her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içersine yalan söylemek de insanları aldatmak da girer."


Birinci alıntı, Nurullah Ataç'tan; ikincisi Fethullah Gülen'den...

Nurullah Ataç bir düşünür, eleştirmen...

Fethullah Gülen din adamı, emekli vaiz... Görevi, dini insanlara doğru olarak anlatmak değil mi? Dinin kuralları belli olduğuna , düşünce gibi kişiden kişiye değişmeyeceğine göre neyi kimden gizleme gereğini duyuyor ki? Açık açık anlatması gerekmez mi güzel dinimizi? Kaldı ki %99'u müslüman denilen bir ülkede bunu yapamayıp da ABD'den mi yapacak?

Nihai hedef nedir? Doğrusu çok merak ediyorum. Çıkıp bunu açıklamadıkları sürece de inandırıcı olamayacaklardır.

Ben doğruların söylenmesinden yanayım. Yalan, yalandır. Yalancının mumu tez söner. Yalan savaşta düşmana karşı bir yöntem olabilir ama din kardeşlerine söylenen yalanın gerekçesini anlayamıyorum. Neyse Allah taksiratlarını affetsin...

4 Kasım 2009 Çarşamba

ALDATILDIM ALDATILDIM


Geçenlerde eşimle "aldatma", "aldatılma" konuları üzerinde konuşmuştuk. Konunun nereden açıldığını anımsamıyorum.
Benim bu konudaki düşüncem şu:

İnsan eğer aldatma gereksinimi duymuşsa, en azından aldatan tarafında sevgi bitmiştir. Sevgisiz bir evliliği sürdürmenin de anlamı yoktur. Derhal bitirilmelidir.

En çok kızdığım da şudur:

Birliktelik sürerken iki tarafı da idare etmenin alçakça oluşudur. İnsan dürüst olmalı değil mi? Bitirelim, dersin, bitirirsin. Sonra da istediğin haltı yersin, bana ne?

Neyse efendim, ertesi akşam eşim işten geldi; Mutfakta yemeğimizi yedik. Ayıptır söylemesi balık vardı menüde, salata bir de... O iki kadeh rakı, ben bir kadeh bira içtim. Güzeldi yani. Sonra salona geçtik.

Çaylarımızı içerken eşim "Ayşe Arman'ı okudun mu?" diye sordu. Okumamıştım, zaten arasıra okuduğum bir yazardı. Tiryakiliğim yoktu doğrusu. "İstersen oku, dün akşam konuştuğumuz konuya denk gelince ben okudum." dedi.

Hürriyetin sayfasını açtım okudum Ayşe Armanı, bir şey bulamadım bu konuyla ilgili. Meğer Ayşe Aral ile Ayşe Arman isimleri karıştırılmış. Bir iki kez aynı yanılgıyı ben de yaşamıştım.

Offff ki offff sevgili okuyucular, içim yandı, çok etkilendim, çok üzüldüm, çok düşündüm... ne derseniz deyin ama o yazıyı bulun okuyun. Ben şimdi yazıyla ilgili Ayşe Aral'a gelen yorumları yayınladığı bugünkü yazısının linkini vereceğim, her biri ayrı bir aldatılma öyküsü... TIK

Kafam çok karıştı vallahi hem de billahi! Bugüne kadar hiç düşünmemiştim, aklıma bile getirmemiştim. Şimdi bugün ben oturup tıkır tıkır eski mektuplarımızı yayınlarken "Acaba o beni hiç aldattı mı ki "sorusu geldi oturdu yüreğime? Aldatıldım mı dersiniz? Eşime -utandım- soramadım, size soruyorum... Eşim beni aldatmış olabilir mi? Bu nasıl anlaşılır ki?

Yazımı bir bilmece sorarak tamamlamak istiyorum. Aşağıya alıntılayacağım sözlerin kime ait olduğunu bileni ödüllendireceğim. İşte buyrun...


"Devletle çatışarak bir yere gidemezsiniz. Demek devletin de, bu çok yüksek gayeleri gerçekleştirmek için belli bir kıvama gelmesi lazım. Devletin belli ölçüde, o kıvama geldiğini söyleyebiliriz..."

"Evet, tırmanma şeridindeyiz. Yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasmımız var."

"Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. Bu açıdan ADLİYE, MÜLKİYE veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şekinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır."

"Hala bu sistem devam ediyor ve bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyecektir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım, aşmaları lazım, hava boşluğu gibi bu da meselenin diğer yanıdır."


"Ama her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir... Dünya sizi yakın takibe almışsa..."

"Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar, her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içerisine YALAN söylemek de, insanları ALDATMAK da girer...

"Siz bir sivilsiniz, silahınız yok, kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar... Oysa askerde tek başına bile olsanız, iktidarsınız, silahınız, ferdi kabiliyet ve cesaretinizin yanı sıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir PAŞA'yı, hatta bir ORDUYU bile esir edebilirsiniz."

Bilmece bildirmece:

KÖSTEBEK (Dr Necip Hablemitoğlu) İsimli kitaptan aldığım yukarıdaki sözleri hangi ünlü Türk Büyüğü söylemiştir? Bugün yaşadıklarımızla bir ilgisi var mıdır? Açılım görüşmelerinin tam da 10 Kasım tarihine denk getirilmesi ne anlama geliyor?

Geldik yazının sonuna...

Sadece kişisel aldatılmalara mı tepki göstereceğiz, güle güle diyeceğiz? Yoksa koca ulusu, vatananamızı aldatanlara da aynı şekilde güle güle diyecek miyiz?

Not:
Ek 1: TIK

23 Temmuz 2009 Perşembe

BİTEN PASTAYI BOL KESEDEN DAĞITIYORUM YERSEN


Sevgili Okuyucularım,

Ciddi konulardan sıkıldım. Şimdi sizlere pasta ikram etmek istiyorum. Buyurun doya doya yiyin. Hepinize afiyet olsun. Yalnız küçük bir sorunum var. Pastanın hepsini bizim çocuklar yemiş yemiş bitirmiş, daha yok mu diyormuş!

Pasta olmayınca pastayı paylaştırmak daha kolay...

Büyük bir parçayı dincilere gönderiyorum. Alın size kat sayı pastası! Sevinin, oyalanın biraz... Yerseniz!

Bir parça da size vereceğim sevgili Kürtçüler, ama lütfen sessiz olun, uyandırmayın uyuyan devi... Alın istediğiniz gibi yiyin, yarasın! Yerseniz tabi!

Sizi unutmadım ey güzel Türkçüler... Kaç kez bana destek oldunuz , unutmadım iyiliklerinizi,en yüksek makamı sayenizde ele geçirdik, size de kalmayan parçadan veriyorum. Alın, alın utanmayın! Olmayan pastanın kalmayan parçasını! Yerseniz!


Geriye kimler kaldı olmayan pastadan pay kapmak isteyen?


Sevgili Kürt kardeşlerim, Sevgili Türk kardeşlerim, Sevgili Dindar kardeşlerim elde var sıfır, sfırı tükettiler. Bakmayın siz afra tafra yaptıklarına, bağırıp çağırmalarına... Deniz bitti, suyun dibi göründü, pastayı bizim çocuklar bitirdi.
Size de sözde pastadan sözde pay üleştirdiklerini söylüyorlar. Biraz da böyle mi götürsünler diyorsunuz?

Olur, siz öyle diyorsanız daha çok pasta yersiniz! Hem de olmayan pastaları paylaşmak için kavga edersiniz! Sizi de birileri pasta niyetine ham yapar...

15 Haziran 2009 Pazartesi

DÜŞMANA DOST ORDUYA DÜŞMAN



Son zamanlarda malum çevrele sürekli Türk Ordusunu yıpratma çabalarının içine girdiler. Sistemli, planlı, örgütlü çabalar dikkatli bakanların gözünden kaçmıyor...

Aynı kişilere bakıyorsunuz, hep ülkemizi yok etmeye çalışanlarla sarmaş dolaş! En büyükleri düşmanın kucağında oturuyor, ineceği de yok! Arada bir oturduğu yerden fetva veriyor. Daha önceki konuşmalarına bakınca bugün yapılanların neden yapıldığını anlıyorsunuz zaten. Ama onlara bakan yok artık... Son aşamaya geldik mi ki?

Bir de kuklaları var, ipi başkalarının elinde!.. Deli bunlar... Akıllı olsalar zaten kukla olmazlardı değil mi?

Delilerden biri eline verilen taşı atıyor ortaya. Sırada bekleyen diğer deli hemen atlıyor üstüne, başlıyor tepinmeye!.. Sonra kurgulanmış olan diğer deli: Aaaaa duydunuz muuuuu? Bak bak ne diyorrrr! Sonra elden ele, dilden dile , manşetten manşete, kanaldan kanala dolaşan deliler ortamı kıvamına getiriyor. Bir sonraki emre kadar olay pişirilmiş, aferinler alınmış oluyor.

Sonra yetmiş milyon akıllı bu iftiraları ayıklamak için akla karayı seçmeye çalışıyor... En öndeki akıllılar türlü yollarla susturulmaya çalışılıyor. En azından burdan görünen böyle...

Bir de şu var sorulması gereken: Siz orduda olsanız, gizli planlar yapsanız, bu planları, ARAYANLARIN ELİYLE KOYMUŞ GİBİ BULACAĞI BİR YERE KOR MUSUNUZ? Çocuklar bile yapmaz bunu.

Sade bu olayda değil, diğer önemli davada da her şey çok kolay bulunuyor. Sanki, gel beni hemen bul! der gibi darbe planları, silahlar, bombalar orta yerlerde bırakılıyor...

Bu işte bir tuhaflık yok mu? Eğer ülkenin iyiliği için yapıyorlarsa bu karalamaları, neden düşmanların birinin kucağından inip diğerinin kucağına oturuyor bu kişiler söyler misiniz?

Türk Ordusuna saldırarak ne yapmak istiyorlar?


12 Nisan 2008 Cumartesi

YUH İNSANA KIYANLARA YUH YUH

Ağlayarak yazıyorum bu yazıyı...
Bugün "Ulusal Egemenlik Mitingi " vardı Ankara Tandoğan'da ve ben gidemedim... Dersim vardı , gidemedim.

Gidemedim derken bedenimle gidemediğimden söz ediyorum. Yoksa aklımla, yüreğimle, ruhumla, bilincimle oradaydım.

Gözümle, kulağımla oradaydım. Her söz benim sözüm, her duygu benim duygumdu; o güzel, o aydınlık , o yurtsever, o insan sever , o bağımsızlıktan yana, ulusal egemenlikten yana insanlardan yansıyan...

Yuh yuh soyanlara ,
Soyup soyup kaçanlara
Yuh insana kıyanlara
Yuh yuh ; yuuuuh !

Diye ben de bağırıyordum televizyonun karşısında. Sizler gibi, sizlerle birlikte, Mahsuni Şerifle birlikte...

Yuhhhhhh nefsine uyanlara, yuh insana kıyanlara , yuh yoksulu soyanlara, yuh her şeyi satanlara yuuuuh yuhhh diye haykırıyorum!..

" Bağımsızlık benim karekterim . " dememiş miydi Atatürk ?

Türkiye Büyük Millet Meclisi' mizdeki odaları tek tek aramadı mı birileri! Neymiş Avrupa Birliği Başkanı Meclisimizde konuşma yapacakmış. Onun güvenliğinden emin olmak için korumaları, bizim ülkemizde , bizim meclisimizde her köşeyi arıyor. Ne hakla ! Biz Meclisimizi koruyamıyorsak ülkemizi nasıl koruyacağız ? Kaldı ki bizim Dışişleri Bakanımız oraya gittiğinde saatlerce dışarda bekletmemişler miydi. Tepeden tırnağa Bakanımızı aramamışlar mıydı ! Kimsenin kişisel tercihleri beni ilgilendirmez. Ama Türkiye Cumhuriyeti Meclisine de , Bakanına da yapılan saygısızlık beni yaralar, üzer, ağlatır, kızdırır, öfkelendirir ! Umutsuzluk yaratır , diyecektim , vazgeçtim.

Bugün Tandoğan'da yeniden umutlarımızın yeşerdiğini gördüm. Birinci Tandoğan ' da ben de vardım. Önceki yazılarımda bundan söz etmiştim pek çok kez. Bu sefer gidemedim, sadece yüreğimle oradaydım , dedim ya ...

Köy Enstitüsü mezunu bir değerli öğretmen büyüğüm seslendi orada... Dikkatimi çeken , önemli bulduğum bir cümlesini aktarmak istiyorum sizlere:
" Bize, Köy Enstitüleri'nde İNSANI SÖMÜRMEYİ DEĞİL ; TOPRAĞI SÖMÜRMEYİ ÖĞRETTİLER ... " dedi...

Bugün biz ne yapıyoruz ? Topraklarımızı satıyoruz, satamadıklarımızı , verimli arazilerimizi birilerine konut yap, çarşı yap , para kazan, rant elde et diye vermeye kalkıyoruz. Dışardan buğday, pirinç vb. alıyoruz Üretmeden tüketmeye özendiriliyoruz. Üretmeden tüketmek, borçlanarak yaşamak nereye kadar ? Bizim Yerli Malı Haftalarımıza ne oldu ? Dışardan aldıklarımız
daha iyiymiş ! Varsın bizim ürettiklerimiz o kadar iyi olmasın. Biz alırsak, biz desteklersek daha iyisini de üretme çabasına girmez mi insanımız ? " Köylü Bu Milletin Efendisidir... " sözü nerelerde unutuldu ? Şimdilerde neden sahte hoca efendilerin peşine takıldık ? Kim, kimler tezgahladı bu oyunları ?

" Efendimiz" için bazı sanatçılara İLAHİ söyletmişler. Pazarlamasını çok güçlü bir şekilde yapıyorlar. Reklamları harika. Belli ki bizim gibi para yoksulu değiller. Ama YALAN SÖYLÜYORLAR, MİLLETİ KANDIRIYORLAR. Bu kez de PEYGAMBERİ alet ederek din tacirliği yapıyorlar. Neymiş kasetlerden elde ettikleri gelirle okul yapacaklarmış, o sanatçıların adını da bu okullara vereceklermiş. sanatçılar da para almadan ilahileri seslendirmişler...

Uyarmadı demeyin ! Daha önce 21 Mart 2008 tarihli bir yazı yazmıştım.
" Efendimiz mi Cumhuriyetimiz mi " diye... O yazıya bakarsanız göreceksiniz.
Tesadüfen tanık olduğum bir konuşmayı anlatmıştım Saman Yolu TV'deki. Bu ilahilerin bestecisiyle sunucu konuşuyordu. Orhan Hakalmaz'a söyletmeyi de düşündüğünü söylemişti besteci olan kişi. Merekla " Peygamberimiz " e yapıldığını düşündüğüm ilahiyi beklemiştim. Çünkü " Efendimiz için yaptığınız beste çok güzel olmuş " diyordu sunucu. Uzatmadan söyleyeyim. O konuşmaların sonunda anladım ki Efendimiz diye söz ettikleri Fethullah Gülen'miş. Şimdi bu kasetlerin gelirinin hangi okullara gideceği konusunda kuşkulanmaz da ne yaparsınız ? Yalan söylemeyi önerdiğini kendi sesinden dinlediğimiz bu kişinin masum olduğuna inana bilir misiniz ?

Biz kimiz ? Biz Kaç Kişiyiz ? Biz neden yanayız ?
Biz Atatürk Türkiyesinden yana sade insanlarız. Kendimiz kazanır, kendimiz yeriz. Herkesin hakkını savunuruz. Kendi haklarımızı da savunuruz. Ulusumuzun çıkarları söz konusu olursa kendi çıkarlarımızdan seve seve vazgeçebiliriz. Hukukun üstünlüğüne inanırız. Doğrudan, adaletten yanayız. Laik, demokratik Cumhuriyetten yanayız. Ulusal Egemenlikten, Atatürk Milliyetçiliğinden yana tarafız. Çağdaş uygarlıktan, insan onuruna yaraşan bir yaşam biçiminden yanayız. Tam bağımsızlıktan yana tarafız.

Bugün genç fikirli , gerçek fikirli olanlar, Atatürk saflarındadır. Atatürkçü Düşüncenin ışığında yaşama mücadelesi vermektedir.

Ben herkesi bir kez daha Atatürk Aydınlığında barışa, birliğe, insanca yaşamaya davet ediyorum. Kinden, kavgadan bölücülükten, gericilikten sıyrılın yeter !

Savaşımız, iyinin savaşı olsun, güzelin savaşı olsun. Bilimin, sanatın savaşı olsun. Yuh demesin ulus ! Ohhh desin ulus ! Rahat etsin insanlar...

Tüm engeller yok olur Atatürk Aydınlığında...

Vazgeçemeyiz hiçbirinden. Ne Atatürk ' ten , ne de onun eserinden...

Saygılarımla...


8 Nisan 2008 Salı

İKİLEM YAŞAMAK

Sizin de ikilemleriniz oldu mu ? Bu da soru mu şimdi, olmuştur mutlaka...
Ben yine karasızlık içine girdim. İkilem yaşamak kısıtlıyor beni de. Böyle durumlarda kendime zaman tanıyorum. Bu da yazmamı engelliyor bir süreliğine...
Onu mu yazayım, bunu mu ? Bir yandan da seviniyorum. İkilem beni kısıtlarken bir yandan da özgür olduğumu düşündürüyor bana... Tuhaf değil mi ? Kısıtlama ve özgürlük, iki karşıt kavram...
İkilem yaşamak özgür olmak anlamına gelir mi ? Bence gelir. Çünkü ikilemin var olması demek,
seçeneklerin var olması demektir. Yani bir seçim yapacağız demektir. İşte bu nedenle ikilem yaşadığımız için sevinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Haksız mıyım ?
Düşünün bir kez : Yazabileceğiniz tek bir konu, okuyabileceğiniz tek bir kitap ya da gazete, dinleyeceğiniz tek bir müzik, konuşabileceğiniz tek bir kişi, seçebileceğiniz tek bir meslek, arayacağınız tek bir adres , yaşayabileceğiniz tek bir şehir olsaydı ne denli özgür hissederdiniz kendinizi ?
Evet , ben şu anda özgürlüğümü , seçme özgürlüğümü , kullanarak " Dünü düşünerek " bugünü yazmak istiyorum...

Dün sizlerle paylaştığım , 28 Ocak 1976 tarihli günlüğümün sonunda şöyle demişim:
" Olayların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki üzücü bir haber almayalım radyodan. Her gün bir ölüm haberi... Nasıl olacak, nereye gidecek ? Ortaokullara kadar yayıldı......... " Sonra da yazıyı :
" Düzelir diye teselli olalım. Her şey düzelir. İş işten geçmemiş olsa !.. " diye tamamlamışım.

Evet, iş işten geçmemiş olsa ! Günlükteki bu yazıyı, 1980 'den dört yıl önce yazmışım. O gün iş işten geçmemişti henüz. Bu olaylar dört yıl daha sürmüş. Önlem alınmadı mı , alınamadı mı, birileri bizi o karanlık günlere bilerek isteyerek mi sürükledi durup düşünmek zorunda değil miyiz ?

Ve bugün... 1976' dan 2008'e... Kocaman 32 yıl geçmiş. Benzer olayları yaşadığımızı görmenin tedirginliği içinde dünümü mü, bugünümü mü yazsam diye ikilem yaşıyorum.
Yazık değil mi bize ? Bir ömür, birileri cebini, hırsını dolduracak diye , acılar yaşayarak tükenmiş. Kişisel mutluluklarımızdan utanır olmuşuz. Yaşamalarımızı ertelemişiz. Yeteneklerimizi geliştirememişiz. Bir ömür boyu yol almışız ama geriye dönüp bakınca bir arpa boyu ilerlememiş olmanın acısını yaşıyoruz.

Ve bugün... Daha da büyük tehlikelerin var olduğunu görüyoruz. Üstümüze üstümüze çullananların kollarının bir ahtapotunkinden daha çok ve daha güçlü olduğunu görüp ürküyoruz. Nereden, nasıl saldıracaklarını anlamaya, çözmeye, önlemler almaya çalışıyoruz.
Daha dün Akdeniz Üniversitesinde karşımıza çıktılar... Gençleri birbirine düşürüp aralarına karıştılar... Ellerinde silah, kameralara poz verip ortadan kayboldular... Herkes yakalandı, silahlı ajan kaçtı nasıl olduysa!.. MHP Antalya örgütüne gidip geliyormuş, olayın arkasından, hemen bu görüntüler gönderildi televizyonlara... MHP ve Ülkücülere oldum olası güven duymadım. Geçmişte çok hatalar yaptıklarını, çok acılar yaşattıklarını da söyleyebilirim, ancak bu olay bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin başına gelenleri anımsattı, nedense...

Hatırlayanlar vardır ama bilmeyenler için yazmak istiyorum. Derneğe genç bir çocuk geliyor, birlikte çalışmak istediğini söylüyor. Bir süre çalışıyor, herkesin sevgi ve güvenini kazanıyor. Sonra bir gün derneğe polis baskın düzenliyor ve bir kaset ele geçiyor. Çağdaş yaşamı toplumun gözünden düşürecek bir kaset ! Sonradan iş anlaşılıyor. Sözünü ettiğimiz genç o kaseti özellikle oraya koymuş, bu amaçla aralarına sızmış...

Şimdi Antalya Üniversitesindeki olaya dönersek... Olaydan hemen sonra bu kasetlerin servis yapılması... MHP 'yi zan altında bırakıyor, bir. Antalya Üniversitesi Rektörü , Üniversiteler Arası Kurulun Başkanı değil mi ? Türban konusundaki darbe girişimcilerine en sert tepkiyi bu kurul ve başkan vermedi mi ? Bu olay çok başarılı bir rektörü karalamak için iyi bir olanak yaratmadı mı, bu da iki... Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Sayın Yücel Aşkın'a ve bu olayda suçladıkları kişinin intiharına tanık olmadı mı bu toplum. Şemdinli soruşturmasını unutabilir miyiz ?

Ergenekon soruşturmasında da çeşitli servisler yapılmadı mı birileri tarafından ? Sayın İlhan Selçuk gece yarısı evinden apar topar götürülmedi mi ? O günden sonra hastanede değil mi ?
Sivas Madımak otelinde aydınlarımız yakılmadı mı göz göre göre... O olaydan bir hafta sonra ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz 'ı kaybetmedik mi ? Danıştay saldırısında bir savcımızı yitirmedik mi , onun cenaze töreninden sonra da Sayın Bülent Ecevit 'i yatırmadık mı hastaneye. Ve sonra da...

Fethullah Gülen , neredeyse berat etmeyecek miydi, savcılarımız olaya el koymasaydı ? Berat ettikten sonra ülkeye dönmeyecek miydi ?

Bütün bu olaylar toplumda korku ve endişe yaratmıyor mu, korkudan insanlarımız susmuyor mu ? Bu da üç !..

Demokrasinin olanaklarından yararlanarak, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarına birileri saldırmaya kalkmadı mı ? Hukuk hepimize gerekmiyor mu ? Size ayrı, bize ayrı uygulanırsa ona hukuk diyebilir miyiz ? Zengine başka, yoksula başka; az olana çok yasak, çok olana yok yasak nerede görülmüş. Toplumda huzur isteyenler, yasalara saygılı olmak zorunda değil mi ? Demokrasi ne zamandan beri kuralsızlık rejimi oldu ki ?

Zor, çok zor günlerden geçiyoruz... Düzelir diye teselli olmak istiyorum yine de... Yeter ki İŞ İŞTEN GEÇMESİN !

21 Mart 2008 Cuma

EFENDİMİZ Mİ CUMHURİYETİMİZ Mİ

Bu sabah haberleri TV'de izlerken kanal değiştirmek istedim. Ve Samanyolu TV.'de bir alt başlık dikkatimi çekti. " Efendimiz " ...
Sunucuyla bir kişi konuşuyordu. Dinledim, Efendimiz'e yaptığınız beste çok güzel olmuş, diye övgü dolu sözler söylüyordu sunucu... Ben de Peygamberimize yapıldığını düşündüğüm besteyi dinlemek için bekledim.

Hayır, hayır, Efendimiz dedikleri kişi Hz. Muhammet değilmiş. Meğer ABD'de yaşayan Fethullah Gülenmiş, Efendileri...

Sunucu, oldukça mutlu bir yüz ifadesiyle :
- Tabii bu dönemde karnımız doydu, sıra gönlümüzde !.. diyordu.
Besteyi yapan kişi de aynı gülümseyen yüz ifadesiyle:
- Köstekleyenler olmasa ! yanıtını veriyordu.

Ne güzel, birilerinin karnı doymuş, sıra diğerlerine de gelir umarım, diye düşünerek televizyonu kapadım, bilgisayarımın başına geçtim. Bugün Dünya Şiir Günü idi, bu konuda yazmayı planlamıştım. Yazmaya başlamıştım ki blogumun kenarındaki haber geçişlerinden İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek'in gözetim altına alındıklarını öğrendim. Yazıma devam ettim. İfadelerine başvurulup gönderilecekler yanılgısına düştüm. Sonradan Kemal Alemdaroğlu'nun da aralarında olduğu 12 kişiden söz edildiğini gördüm.

Yanıldığımı düşündüm, çünkü bu kişiler ulusunu, vatanını seven; Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı; ulusun çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan kişilerdi. Hepsini yazılarından, konuşmalarından tanıyorduk.

İlhan Selçuk ise yıllardır okuduğum, çizgisinden ayrılmayan, esecek rüzgara göre yön değiştirmeyen, çok sıkıntılı dönemlerde bile bu çizgiden ayrılmayan Cumhuriyet Gazetemizin, Temel taşlarından biri olan yazarı... Kaç yaşında hala pırıl pırıl aklıyla Aydınlanmamızı sağlayan bir anıt.

Yargılanmasınlar mı ? Tabiki yargılansınlar. Aklansınlar... Ama siz 84 yaşındaki bir insanı sabahın dördünde yatağından uyandırıp gözetim altına alıyorsanız, bu konuda, art niyet mi var , sorusundan kurtulamazsınız. Devlet tarafından görevlendirilmiş iki polis korumasıyla dolaşan bir insanı gece yarısı yatağından kaldırıp 24 saat avukatı ile bile görüştürmezseniz bu ne anlama gelir ? Bunu açıklayamazsınız. Ortalığı birilerinin kasıtlı olarak karıştırdığı düşüncesi akıllara yerleşmez mi ? İki kez kalp krizi geçirmiş bu yazarımızı gün ışıdıktan sonra korumaları polisler aracılığıyla davet etseydiniz, inanın gelirdi. Seve seve gelir, ifadesini verir; gerekiyorsa yargılanır; aklanarak evine dönerdi. İnanın yargılanmaktan çekinmezdi. Yargılanmamak için türlü bahaneler üretenlerin suçluluk psikolojisi içinde yaptıklarının hiç birini yapmazdı.
Ya İlhan Selçuk' un yaşlı bedeni bu gece yarısı işkencesine dayanamazsa, ya aklandığını göremeden onu kaybedersek ?.. Hangi vicdan bunun hesabını verecek. Şemdinli garabetinde ölen, öldükten sonra suçsuz olduğu anlaşılan insanın hesabı verildi mi ?

Gelelim Efendimiz, diye adlandırdıkları Fethullah Gülen 'in dediklerine :

" Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar , her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer." (17)

" Siz bir sivilsiniz, silahlarınız yok, kuvvet ve kudretleriniz de sermayeniz kadar....
Öyleyse , geleceği kucaklayıp planlayanlar, oturup onu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Ta ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin.(19)"

Fethullah Gülen'in sözlerini Necip Hablemitoğlu'nun Köstebek isimli eserinden aldım. Fethullah Gülen hakkında yazılmış bir kitap. Bu konuda bilgi ve belgeler geniş ölçüde kitapta yer alıyor. Hablemitoğlu son söz bölümünde, Yine hakkımda soruşturma açacaklar, diyor, ama 18 Aralık 2002 tarihinde öldürülüyor.

Türkiye çok zor günlerin içine itilmeye çalışıyor. Görünmez eller yapıyor bunu demek de çok doğru değil. Aklı olan ve biraz düşünen herkes görünmez denen ellerin kime ait olduğunu, ne yapılmak istendiğini görüyor anlıyor.

Gören ve anlayanlar olarak Atatürk İlke ve devrimlerine sarılmaktan başka çaremiz yok. Biz bunlarla ayakta kalabiliriz. Atatürk sayesinde adımız değiştirilmedi. Camilerimiz başımıza yıkılmadı.Biz bu ülkede 25 etnik grupla birlikte yaşıyoruz. Sürdürdüğümüz bu yaşamı fitnelerle yıkmak isteyenlere izin veremeyiz. Bize yakışan , çağdaşlaşma, ileri teknoloji, ileri yaşam standardı ve eşitlikçi paylaşımcılıktır. Bu paylaşımcılık da ülke topraklarının paylaşılması değil ; sağlıkta, eğitimde, ekonomide her kesimin aynı oranda hizmet almasıdır. Çağdaşlaşma aklın ve bilimin yolunda yürümekle gerçekleşir. Biz bunu istiyoruz.

Bugün " genç fikirli, gerçek fikirli " olanlar, " aydın " niteliği taşıyanlar Atatürk saflarındadır. Bütün yurtta Atatürkçü düşüncenin , Atatürk devrimlerinin savaşımını vermektedir. Bu durum, yüzümüzün, yüreğimizin akıdır. Bu konudaki kararlılığımız , sadece Atatürk'e saygımızdan, sevgimizden değil ; Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak bütün dünya ülkeleri önünde özgür ve bağımsız yaşama isteğimizden kaynaklanmaktadır.

Bugün ulusal benliğimizi bozmak isteyen, ayrımcılık yapan bu eşkiya çeteleri, bazı Atatürk düşmanları, sahte Atatürkçüler, ne kadar Atatürk 'e dil uzatsalar da ; O'nun devrimlerini yozlaştırmak isteseler de amaçlarına ulaşamayacaklardır. Çünkü aydınlıklar karanlıkları kesin olarak yener. Atatürk 'ün ülkemize getirdiği aydınlıklar ise yaşıyor, yaşayacaktır.
Cumhuriyet ve devrimlerin inançlı bekçileri, genç ve gerçek fikirli olanlar , Atatürkçü aydınlar bu inanç ve kararlılıkla , kuşaktan kuşağa sonsuza değin sürdüreceklerdir.

Atatürk aydınlığında barışa, birliğe çağırıyorum sizi. Büyük Türk Ulusunun mutluluğu için uzatın ellerinizi. Kinden, kıskançlıktan, gericilikten, bölücülükten sıyrılın yeter. Ohh desin ulus, rahat etsin ulus, huzura kavuşsun gönüller... Kötülük çiçekleri açmasın...

Yarınlara Atatürk'ün yolundan ulaşalım. Savaşınız, iyiliğin savaşı olsun, güzelin, sanatın, bilginin... Tüm engeller aşılır önünde Atatürk birliğinin.Ne varsa doğru olan, güzel olan Atatürk aydınlığındadır...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...