Sabahattin Eyüboğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sabahattin Eyüboğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Eylül 2008 Cumartesi
CİNSEL EYLEM ÜSTÜNE
"Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz edemiyor ondan? Ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona ?
Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak diyebiliyoruz da ona geldi mi kısıveriyoruz sesimizi. Neden acaba ? Yoksa onun sözünü ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesini kafamızda o kadar büyütmeye hak mı kazanıyoruz ?
Çünkü bilirsiniz , en az kullanılan , en az yazılan , en saklı tutulan sözler en iyi bellenen , en çok insanca bilinen sözlerdir. Her yaşta, her baştaki insan onu ekmeği bildiği kadar bilir.
Dile, sese, harfe gereği olmadan herkesin içine yazılır. Suskunun dokunulmazlığı içine kapamışız cinsel eylemi : Çıkarmak bir suçtur ordan onu, suçlamak ve yargılamak için bile olsa. Ancak dolambaçlı sözler ve resimlerle kırbaçlamaya kalkabiliriz onu. Böylesine tiksindirici olmak bir suçlu için ne büyük onur :
Adalet dokunmayı, bakmayı suç sayıyor bu suçluya ! Cezasının ağırlığı özgürlük, dokunulmazlık kazandırıyor suçluya.
Kitaplar için de öyle olmuyor mu ?
Ne kadar yasaklanırlarsa o kadar daha çok satılıyor.O kadar daha çok okunuyorlar."
MONTAIGNE- DENEMELER
(Çev. Sabahattin Eyuboğlu)
23 Mart 2008 Pazar
SUSMAK MI SÖYLEMEK Mİ
" Söyleyenler doğrusun bilmez, bilenler söylemez! " demiş bir eskimiz. Ben de bunun farkına varmıştım, diyorsunuz ; doğru söz, hem de , ne güzel söylenmiş. Ama şair hemen ardından şunu söylüyor :
"Cuylar çün vardılar deryaya hamiş oldular"
Demek doğruya erişenin susması denize ulaşan ırmakların susması kadar tabii imiş. Öyle ya , madem doğruyu bildin , hakkı buldun, bir anlamda tanrılaştın demektir ; sen de onun gibi sessiz derinliklere çekilir oturursun.
İşte Doğu bilgeliğinin çıkmazı yahut yaşayabilmek için bulduğu tek çıkar yol. Bilgenin susması, hem Tanrı'ya hoş geliyormuş, hem de zamanın padişahına. Büyük sırra eren , dünyadan elini eteğini çekip " Gemisini kurtaran kaptan" diyormuş. Demek " en-el-Hak " deyip asılan Mansur,
" Sırr-ı ezel aşikare
Arif nice eylesin müdare "
deyip derisini yüzdüren Nesimi, birer Doğu bilgesi değil, Galile gibi denizle konuşan ırmaklarmış. Doğu, insanın piştikçe sustuğu , sustukça piştiği yer. Büyüklerin yanında susan delikanlı, ustanın yanında susan çırak, padişahın önünde susan vezir makbulmüş eskiden. Sözün gümüş olduğu yerde bile sukut altınmış.
Susmak o zamanlar sadece konuşmamak değilmiş. Nice şairlerimiz kasideler dolusu susmuş, nice hatiplerimiz meydanların ortasında kendi sözleriyle kendi düşüncelerini izlemişler. Nice devlet adamları düşüncelerini ahbaplarına söyleyip halka düşünülmesi gerekeni söylemişler. Neden ? Sadece korkudan, iki yüzlülükten , yahut kayıtsızlıktan mı ? Hayır, düzen öyle bir düzenmiş ki yeni bir düşünceden fayda değil zarar görüyormuş. Ancak söylenmiş olanın tekrar söylenmesiyle ayakta durabiliyormuş. Öylesine kabuk bağlamışız ki içimizden dışarıya, dışarıdan içimize ses gelmez olmuş. Çocukluğumuzda bir şarkı söylenirdi :
" Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. "
diye. Kimbilir nice uyanan , kabuğunu kıran düşünceler bu hal içinde kalmıştır.
Tanzimattan bu yana düşündüğünü söylemek ilkesine dayanan Batı edebiyatını benimsemeye çalışıyoruz. Cumhuriyet içinde edebiyatımız yüzyıllar söylemediği kadar söyledi. Söylemekten zarar geleceğini söyleyecek aydın kişi de kalmadı diyebiliriz. Ama yine eski alışkanlıktan kurtulmuş değiliz. Nerede !
Yeni bir düşünceyi söylemek isteyen gence şu öğütleri veren , hala ne kadar çok : " Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider ; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı ? Softalar saldıracak adam arıyor ! Sin külahın görünmesin."
Genç : " Ama başkaları söylüyor." derse : "Canım, denir, onlar zamanın istediğini söylüyor, öylesini sen de söyle."
Kaç kişiden benim gibi duymuşsunuzdur : " Bugün bir sahne gördüm komedi vallahi, olduğu gibi yaz. Moliere halt etmiş."
Ama yazmayız işte ; yutkunur geçeriz. İçimizde de nice Moliere'ler acılaşır kalır. Oysa ki bir başlasak ardı gelecek, söz sözü, göz gözü açacak, açıyor. Diyelim ki, sen iyi niyetli okuyucum, neden yazmıyorsun geçen gün kahvede söylediklerini ? Rahatın için susuyorsun desem değil, çünkü rahatını düşünsen başka türlü düşünür, yahut düşünmediklerini söylerdin. Gel , yutkunma , yaz düşündüklerini ! Necati Cumalı da öyle söylüyor bir şiirinde :
" Söyle be Arif, söyle be ! "
(Sabahattin Eyüboğlu)
not: Yorumlarınızı bekliyorum, sevgili okuyucular...
"Cuylar çün vardılar deryaya hamiş oldular"
Demek doğruya erişenin susması denize ulaşan ırmakların susması kadar tabii imiş. Öyle ya , madem doğruyu bildin , hakkı buldun, bir anlamda tanrılaştın demektir ; sen de onun gibi sessiz derinliklere çekilir oturursun.
İşte Doğu bilgeliğinin çıkmazı yahut yaşayabilmek için bulduğu tek çıkar yol. Bilgenin susması, hem Tanrı'ya hoş geliyormuş, hem de zamanın padişahına. Büyük sırra eren , dünyadan elini eteğini çekip " Gemisini kurtaran kaptan" diyormuş. Demek " en-el-Hak " deyip asılan Mansur,
" Sırr-ı ezel aşikare
Arif nice eylesin müdare "
deyip derisini yüzdüren Nesimi, birer Doğu bilgesi değil, Galile gibi denizle konuşan ırmaklarmış. Doğu, insanın piştikçe sustuğu , sustukça piştiği yer. Büyüklerin yanında susan delikanlı, ustanın yanında susan çırak, padişahın önünde susan vezir makbulmüş eskiden. Sözün gümüş olduğu yerde bile sukut altınmış.
Susmak o zamanlar sadece konuşmamak değilmiş. Nice şairlerimiz kasideler dolusu susmuş, nice hatiplerimiz meydanların ortasında kendi sözleriyle kendi düşüncelerini izlemişler. Nice devlet adamları düşüncelerini ahbaplarına söyleyip halka düşünülmesi gerekeni söylemişler. Neden ? Sadece korkudan, iki yüzlülükten , yahut kayıtsızlıktan mı ? Hayır, düzen öyle bir düzenmiş ki yeni bir düşünceden fayda değil zarar görüyormuş. Ancak söylenmiş olanın tekrar söylenmesiyle ayakta durabiliyormuş. Öylesine kabuk bağlamışız ki içimizden dışarıya, dışarıdan içimize ses gelmez olmuş. Çocukluğumuzda bir şarkı söylenirdi :
" Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. "
diye. Kimbilir nice uyanan , kabuğunu kıran düşünceler bu hal içinde kalmıştır.
Tanzimattan bu yana düşündüğünü söylemek ilkesine dayanan Batı edebiyatını benimsemeye çalışıyoruz. Cumhuriyet içinde edebiyatımız yüzyıllar söylemediği kadar söyledi. Söylemekten zarar geleceğini söyleyecek aydın kişi de kalmadı diyebiliriz. Ama yine eski alışkanlıktan kurtulmuş değiliz. Nerede !
Yeni bir düşünceyi söylemek isteyen gence şu öğütleri veren , hala ne kadar çok : " Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider ; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı ? Softalar saldıracak adam arıyor ! Sin külahın görünmesin."
Genç : " Ama başkaları söylüyor." derse : "Canım, denir, onlar zamanın istediğini söylüyor, öylesini sen de söyle."
Kaç kişiden benim gibi duymuşsunuzdur : " Bugün bir sahne gördüm komedi vallahi, olduğu gibi yaz. Moliere halt etmiş."
Ama yazmayız işte ; yutkunur geçeriz. İçimizde de nice Moliere'ler acılaşır kalır. Oysa ki bir başlasak ardı gelecek, söz sözü, göz gözü açacak, açıyor. Diyelim ki, sen iyi niyetli okuyucum, neden yazmıyorsun geçen gün kahvede söylediklerini ? Rahatın için susuyorsun desem değil, çünkü rahatını düşünsen başka türlü düşünür, yahut düşünmediklerini söylerdin. Gel , yutkunma , yaz düşündüklerini ! Necati Cumalı da öyle söylüyor bir şiirinde :
" Söyle be Arif, söyle be ! "
(Sabahattin Eyüboğlu)
not: Yorumlarınızı bekliyorum, sevgili okuyucular...
26 Şubat 2008 Salı
KRALIN SARAYI
"
Haşmetli arslan merak etmiş bir gün
Kimlerin kralıyım ben, diye.
Fermanlar yollamış dört bir yana
Turalı, muralı.
"Milletim gelsin, demiş sarayıma,
Herkesi birden çağırıyorum,
Tam otuz gün açık oturum.
Ve kurultay kurulmadan önce
Bir şölen, milletimin gönlünce.
Herkes yesin içsin, eğlensin,
Kral nasıl olurmuş görsün. "
Fermanı okuyan koşmuş,
Yollar dolup taşmış.
Saraya gelince ne görsünler :
Bir mezbahaymış meğer
Saray dedikleri yer.
Girer girmez bir koku, bir koku...
En önde giren ayı, tıkamış burnunu,
Sen misin sarayın kokusunu beğenmeyen ?
Bir pençede boylamış öbür dünyayı,
Burnunu tıkayan ayı.
Maymun hak vermiş krala,
Aklı sıra yaranacak budala :
"--Aman sultanım demiş pençenize sağlık,
Bu saray bu koku nasıl sevilmez ?
Mis gibi kokuyor ortalık ;
Güller sarmısak kalır bana sorarsanız,
Bu kokunun yanında ! "
Arslan tüh demiş bu kadarına,
Bakmış hemen maymunun da icabına.
Bu arslan bir başka türlü arslan
Neron, Kalıgula falan soyundan.
Tilki, tam bunu düşünürken kral sormuş :
"-- Sen söyle bakalım demiş
Nasıl kokuyor bu saray ?"
Tilki özür dilemiş :
"-- Üzerinize afiyet nezleyim. " demiş.
Allem kallem değiştirip konuyu,
Güme getirmiş kokuyu.
Saraylılar kulağınızda küpe olsun :
Ne açık sözlü olun,
Ne de dalkavuk maymunca.
Zaman zaman da kaytarın tilki gibi
Bir şey sorulunca.
"
( Lafonten, Çeviren: Sabahattin Eyüpoğlu )
Haşmetli arslan merak etmiş bir gün
Kimlerin kralıyım ben, diye.
Fermanlar yollamış dört bir yana
Turalı, muralı.
"Milletim gelsin, demiş sarayıma,
Herkesi birden çağırıyorum,
Tam otuz gün açık oturum.
Ve kurultay kurulmadan önce
Bir şölen, milletimin gönlünce.
Herkes yesin içsin, eğlensin,
Kral nasıl olurmuş görsün. "
Fermanı okuyan koşmuş,
Yollar dolup taşmış.
Saraya gelince ne görsünler :
Bir mezbahaymış meğer
Saray dedikleri yer.
Girer girmez bir koku, bir koku...
En önde giren ayı, tıkamış burnunu,
Sen misin sarayın kokusunu beğenmeyen ?
Bir pençede boylamış öbür dünyayı,
Burnunu tıkayan ayı.
Maymun hak vermiş krala,
Aklı sıra yaranacak budala :
"--Aman sultanım demiş pençenize sağlık,
Bu saray bu koku nasıl sevilmez ?
Mis gibi kokuyor ortalık ;
Güller sarmısak kalır bana sorarsanız,
Bu kokunun yanında ! "
Arslan tüh demiş bu kadarına,
Bakmış hemen maymunun da icabına.
Bu arslan bir başka türlü arslan
Neron, Kalıgula falan soyundan.
Tilki, tam bunu düşünürken kral sormuş :
"-- Sen söyle bakalım demiş
Nasıl kokuyor bu saray ?"
Tilki özür dilemiş :
"-- Üzerinize afiyet nezleyim. " demiş.
Allem kallem değiştirip konuyu,
Güme getirmiş kokuyu.
Saraylılar kulağınızda küpe olsun :
Ne açık sözlü olun,
Ne de dalkavuk maymunca.
Zaman zaman da kaytarın tilki gibi
Bir şey sorulunca.
"
( Lafonten, Çeviren: Sabahattin Eyüpoğlu )
10 Şubat 2008 Pazar
PEŞİN ve KESİN YARGILARA KARŞI
" Ben ağır anlayışlı, bira da elle tutulur, olağan şeylerden yanayımdır. Onun için de eskilerin şu dedikleri bana dokunmaz:
Majorem fidem homines iis quae non intelligunt.
İnsanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.
Cupidine humani, ingeii libentius obcura creduntur.
(Tacitus)
İnsan kafası öyledir ki kendisine karanlık gelene daha kolay inanır.
Biliyorum kızıyorlar bana; şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem ağır küfürler savuruyorlar. İnandırmanın yeni bir yolu da bu. Ama , Tanrıya şükür, benim inancım yumrukla değiştirilecek cinsten değildir. Görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. Ben görüşlerini sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum. Karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum.
Videantur sane, ne affirmentur modo
(Cicero)
Olabilir desinler, ama olur demesinler.
Düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar akıldan yana güçsüz olduklarını belli ediyorlar.
(Denemeler- Montaıgne-Sabahattin Eyüboğlu)
Majorem fidem homines iis quae non intelligunt.
İnsanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.
Cupidine humani, ingeii libentius obcura creduntur.
(Tacitus)
İnsan kafası öyledir ki kendisine karanlık gelene daha kolay inanır.
Biliyorum kızıyorlar bana; şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem ağır küfürler savuruyorlar. İnandırmanın yeni bir yolu da bu. Ama , Tanrıya şükür, benim inancım yumrukla değiştirilecek cinsten değildir. Görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. Ben görüşlerini sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum. Karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum.
Videantur sane, ne affirmentur modo
(Cicero)
Olabilir desinler, ama olur demesinler.
Düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar akıldan yana güçsüz olduklarını belli ediyorlar.
(Denemeler- Montaıgne-Sabahattin Eyüboğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......