laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2013 Çarşamba

NEDEN BU HALDEYİZ?


Affet bizi Atatürk...

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir."

"En gerçek yol gösterici bilimdir.."

"Gökte yıldız kadar köylerimiz var, ama uzak..."

"Orda bir köy var uzakta; o köy bizim köyümüzdür./Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür."Neden bu haldeyiz?

Okulun içi...

Öğretmen sandalyesi...Köy öğretmeni yok artık... "Öğretmenim canım benim..."

Okulun dışı...

Okulun bahçesi...
Yukarıdaki fotoğrafları hafta sonu gittiğim Kurucaşile'nin Hacı köyünde çektim. Burası terk edilmiş bir köy okulu; benzer görüntüler başka köylerimizde de var. "Neden bu haldeyiz?" sorusunun yanıtları bu fotoğraflarda saklı değil mi? Okullar bu halde bırakıldı, öğretmenleri köyden uzaklaştırıldı; kasabalardaki, şehirlerdeki okullara şıhlar, müritler, mele'ler girdi. Sesimizi gür bir şekilde çıkarabildik mi? 4+4+4 saçmalığına; kıyafet serbestisi adı altında, çocuklarımızın siyasetlerine alet edilmesine, garip kıyafetlerle okula gönderilmesine...

   Bir eğitim-öğretim yılının sonuna yine geldik. Karneleri elinde, tatile merhaba diyecek çocuklarımız. Sınavlar bitmek üzere.
 

Ülkemizde insanlar, ne yazık ki , uyurgezer durumda yaşamaya alıştırılmış. Sorunlar, bizim karşımıza çıkınca biraz uyanır gibi yapıyoruz. Temelden çözmek için çaba harcamak, çorbaya bir tutam tuz katmak yerine, şimdilik geçiştiriyoruz. Ne zamana kadar? Tekrar benzer sorunlarla karşılaşana kadar!

Oysa EĞİTİM, sadece öğretmenlerle sınırlandırılamayacak kadar ciddi çaba gerektiriyor. Ve toplumun her kesimini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor.

Fransız devrimci Dalton: "Ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi eğitimdir." derken yanlış mı söylüyor. 


Büyük önderimiz Atatürk: " Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır veya ulusu esirliğe ve sefalete terk eder."  diyerek konunun önemini, her zamanki gibi ne güzel vurguluyor.

Bakanlığımızın adı, Milli Eğitim Bakanlığı değil mi? Peki milli eğitim ( ulusal eğitim) yapılıyor mu ülkemizde? Başka türlü eğitim el altından himaye edilerek yürütülüyor mu? Yürütülüyor. Hepimiz, bunu görüyor, duyuyor, biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. Biliyoruz da gür bir şekilde sesimizi duyurabiliyor muyuz? Hayır!

Toplumda birbirine diş bileyen iki farklı insan tipi yetiştirilirken  bunların huzur içinde yaşayacaklarını mı sanıyoruz? Sanmasak da henüz çocuklarımız bizim yanımızda, biz onlar için her şeyi yaparız, saflığı içinde gecemizi gündüzümüzü çocuklarımızın ayaklarının altına seriyoruz. 


Hatta bazıları sadece kendi çocukları için "Başka Türlü Okul Mümkün" diye toplaşıp kendi okullarını kuruyor. Ya sonra? Bu çocuklar hangi toplumda yaşayacak? 
Sonrayı sonraya bırak öyle mi? Bence bırakamayız, bırakmamalıyız. Çocuklarımız için harcadığımız emekler boşa gitmemeli. Onlar mutlu, huzurlu,sağlıklı, akıllı kısaca insanca yaşamalı ve ahlaklı, çalışkan, üretken yetişkinler olarak ulusuna ve insanlığa katkı sağlamalı...

Çocuklarımızın istediğimiz niteliklerle yetişkin bir insan haline gelmesi için laik eğitimden geçmesi zorunludur. Laik eğitim olmazsa demokrasi; demokrasi olmazsa laik eğitim olmaz. Keşke Atamızın başlattığı demokratik laik eğitimi ödün vermeden sürdürebilseydik! Laik eğitim özümsenseydi bugün okumaz-yazmaz insanımız kalmazdı. Şeriatçı-ırkçı partiler bu denli halk desteği bulamazdı. Ülkemiz terörle yatıp terörle kalkmazdı. Ulusumuz, o zaman AB kapılarında bekletilmez, hak ettiği saygınlık içerisinde davet edilirdi. Yurtta ve dünyada barış ekseninde daha iyi ilişkiler kurabilen yetişmiş insanlarımız olurdu yönetimlerde...

Ulusal değerlerden , bilimsellikten yoksun eğitim sistemi ülkenin hastalıklarının ana kaynağıdır. Ve bizler sessiz, tepkisiz kaldıkça da palazlandılar. 

 Köylerimizden Atatürk okullarımızı, Atatürkçü öğretmenlerimizi çıkardıklarında, "DUR!" diye haykırabilseydik; eğitim kurumlarına zırcahil "MELE" ler doldurulduğunda "HAYIR!"diyen seslerimizi birleştirebilseydik keşke...
 Ekonomimize,  ulusal gelirimize, dış ve iç borçlarımıza, ulusal birliğimize, köyümüze, kentimize, ormanımıza, caddemize, sokağımıza, parkımıza, hastanelerimize, hapishanelerimize şöyle bir bakın lütfen. Eğitimdeki başarısızlıklarımızın neden olduğunu siz de göreceksiniz. Ve benim gibi çok üzüleceksiniz. Üzüleceğiz, ama bu tek başına bir işe yaramayacak.

Peki ne mi yapmalıyız? Ani bir şokla hepimiz uyanmalıyız, hepimiz ayılmalıyız ve yeni bir Kurtuluş Savaşı motivasyonu içinde eğitim seferberliğine girişmeliyiz. Sokaklara dökülelim demiyorum. Sesimizi duyuralım, yanlışlıklara tepkisiz kalmayalım. Susmayalım, en azından susmayanlara destek olalım. Sorun hepimizin sorunu, ülke hepimizin ülkesi, çocuklarsa bizim gözbebeğimiz, geleceğimiz...

Eğitim ciddi bir iştir. Sistematik programlar (müfredat) gerektirir. Ancak bu programların doğru, bilimsel değerlerle hazırlanması gerekir. Bu işi de, şunun bunun kayırmasıyla bir yerlere getirilenlerle değil, gerçek eğitimcilerle uzun süreli uygulanabilecek şekilde ve devlet politikasına dönüştürülerek hazırlatılması gerekir. Partiler üstü gerçek eğitimcilerle olmalı kesinlikle... Zırt pırt da değiştirilmemeli.Okul kitapları da buna uygun hazırlatılmalı.

Gerçek eğitimin amacı, çocukları, ZİHİNSEL-BEDENSEL-DUYGUSAL alanda kapasitesinin en yüksek alanına çıkarmak olmalıdır.

En çok önem verdiğimiz Zihinsel Eğitimde başarılı değiliz. Peki BEDENSEL Eğitimde durum nedir? Hani "Sağlam kafa sağlam vücutta..." diyoruz ya? Hiç sormayın demeyeceğim. Bence sorun, takip edin. Çocuğunuzun Beden Eğitimi öğretmenini Matamatik öğretmeni kadar önemseyin.  Öğretmenin kurguladığı oyunun ciddiyeti vardır çocuk için. Öğretmen hakemdir, yönlendirir. Sağlıklı gelişimine katkı sağlar. Ekip çalışmasını öğretir. Bedenini doğru geliştirecek yöntemleri uygular. Ama bazısı bunları yapmaz, kendi haline bırakır çocukları, bazısı yarışmalarda okulu temsil edecek olanlarla ilgilenir sadece, bazısı da Beden Eğitimi yerine TEST çözmeleri için izin verir. Bu konuya dikkat ediniz lütfen. Çok önemli!

Diğer bir konu da çocuğun DUYGUSAL Eğitimidir... Görmezden gelinir çoğu kişi için. Hatta bazı öğretmenler de dahildir buna. Çocuğun Müzik, Resim gibi sanat ağırlıklı ders saatlerini Matematikle değerlendirdiğine inanan çok öğretmen vardır. Bir o kadar da bundan övgüyle söz eden veli...

İnsan ufağı çocuk karmaşık bir yapı. Birinden biri eksik kalırsa olur mu? Olmaz! Olmadığını da görüyoruz. Çevrenize bakın, eskiyle kıyaslayın lütfen. Hepsi demiyorum ama çoğu daha az bilge, daha az çalışkan, daha az sağlıklı, daha az ahlaklı, daha az iradeli değiller mi? Giderek artan şiddet, uyuşturucu vb. bunu kanıtlamıyor mu?

Duygularımızı ifade ederken biz büyükler bile ne kadar zorlanıyoruz, karışıklıklara neden oluyoruz, yerinde ve doğru ifadeleri seçemiyoruz, iletişim sorunları yaşıyoruz. Çocuklarımızın işi daha zor. Biz farkındayız, onlar değil. O zaman Duygusal eğitimlerine de gereken önemi vermeliyiz. Resim, müzik derslerinin öğretmenlerini de en az diğerleri kadar özenle desteklemeliyiz.Kültür ve sanat, tiyatro gibi etkinliklere özendirmeliyiz çocuğumuzu.

Türkçe'nin önemini yazmama gerek yok zaten. Herkes biliyor. "Dil söyler saklanır, baş belaya katlanır." sözü dili doğru kullanmanın önemini vurguluyor, bugün bizi yönettiğini sananların diline dikkat edin lütfen. "Dilim seni dilim dilim dileyim; başıma her geleni senden bileyim." 


Kreş, Anaokulu ve İlköğretim... Bunlar eğitimin temel taşları. İyi temel atılmazsa sonradan yapılan çabaların boşa gitme sorunuyla karşılaşabiliriz.

Eğitimin temel taşını kim koyacak? Tabi ki öğretmen. Henüz onun yerini dolduracak bir şey bulunamadı. Diğer tüm çabalar öğretmenin çabasını güçlendirmek için gerekli. Ancak öğretmenin de öğretmen olarak yetiştirilmesi gerekiyor doğal olarak. Herkes okullarına gerçek öğretmenlerine sahip çıkmak zorunda. 

 Ve bağımsızlığa, adalete, özgürlüğe, eşitliğe, çağdaşlığa, laik eğitime,Atatürk Türkiye'sine...

İşimiz zor biliyorum, ama çocuklarınız için, geleceğimiz için bir hafiye gibi araştırmak, incelemek uyanık olmak zorundayız. Ve yorgunluk bilmeden çalışmak, el ele vermek, dayanışmak zorundayız.

Sevgi ve Saygılarımla...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

LAİKLİK NE DEĞİLDİR?


http://a6.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash2/s320x320/34733_3750533363353_1276942174_3510973_257957400_n.jpg

 "Dünyanın başka uygar toplumlarında olduğu gibi Atatürk Türkiyesinde de laiklik, bireylerin birey olarak diledikleri dinsel inanca sahip olmalarına ya da hiçbir dinsel inanca sahip olmamalarına başta devlet, hiç kimsenin karışmaması olarak anlaşılır.

Ancak yine başka toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de laik düzene karşı olanlar kendi dinsel tutumlarının topluma zorla benimsetilmesi amacında olduklarını açıkça ortaya koyamadıkları laiklik ilkesine doğrudan doğruya karşı çıkamadıkları için genellikle laiklik kavramına ve laik devlet, laik toplum düzeni kavramlarına eksik ya da yanlış tanımlamalar getirmeye yönelmişlerdir. BÖYLECE DİNİ SİYASETE ve BAŞKA TÜR BENCİLCE ÇIKARLARA ARAÇ YAPABİLME KAPILARINI ZORLAMAYA ÇALIŞMIŞLARDIR.

Laiklik Ne Değildir?
  • Laiklik, en sık yinelenen " Dinle devletin birbirinden ayrı olması..." tanımının yüzeysel olarak anlaşılmasına dayalı "Din alanında kim ne yaparsa yapsın, devlet karışamaz." anlamını taşımaz.
  • Laiklik devlet gücünün, otoritesinin ve olanaklarının herhangi bir dinsel inancın ya da inançsızlığın eğitilmesinde, öğretilmesinde, yayılmasında kullanılması demek de değildir. Çünkü böyle bir durumda başka dinden ya da mezhepten olanların, aynı dini ayrı biçimlerde yorumlayanların ve herhangi bir dinsel inanç beslemeye gerek görmeyenlerin inanç ve vicdan özgürlükleri ortadan kaldırılmış olur.
Mustafa Kemal Atatürk'ün eşsiz önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi bir ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır. Bir toplumsal -yeniden- biçimleniştir. Ulusal bağımsızlığı ve özgür düşünceyi temel aldığı için bir Türk Aydınlanmasıdır.
 Gerçekten laik bir dünya anlayışı temeli üzerinde yükselen Türk Devrimi, Türk toplumunda akıl çağını etkin biçimde açmıştır.

Türk Devriminin temeli olan ulusal bağımsızlık ilkesi, düşünce ve inanç bağımsızlığı ve özgürlüğü demek olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların doğmatik zincirleriyle aklın bağlandığı yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile görülemez. 

BUNUN GİBİ İNANÇLARIN YÖNETİMİNDE BİLİM DE YAPILAMAZ. Öyleyse laik düşünüş ve davranış olmadan DEMOKRATİK BİR HUKUK DEVLETİ DE KURULAMAZ.

Öte yandan laiklik, " Dil, kan, hatta din birliğine karşın Türk halkını yüzyıllar boyunca bin parçaya bölen ACIKLI DİDİŞMENİN de sonu, en sağlam birlik demek olan eğitim ve kültür birliğinin de başlangıcıdır.

Atatürk 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu'da şunları söylemiştir:

"Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümden çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmak... Şimdiye değin ulusun kafasını paslandıran , uyuşturan... düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşünüşlerdeki boş inançlar tümden kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça kafaya gerçek ışıklarını ulaştırmak olanaksızdır.
Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat,uygarlık tarikatıdır."

Yol ayrımına mı geldik, ne dersiniz? Tehlike kapıyı çalmaya başladı. Korkarım başkaları da sırada... Yazık...

İlk yayınlanma tarihi: 26 Ocak 2008

4 Mart 2011 Cuma

KUTLU OLSUN!



3 Mart 1924:

*Halifelik Kaldırıldı.
*Öğretimin Birleştirilmesi Yasası Kabul Edildi.
*Şeriye ve Evkaf Vekaleti Kaldırıldı.

Bu üç yasayla laiklik ilkesine dayalı Cumhuriyetimizin temelleri atılmıştır. 3 Mart Türk Aydınlanma Devriminin başlangıç tarihidir. 87. Yıldönümü Atatürkçülere, Çağdaşlaşma ve Aydınlanma devriminden yana olanlara kutlu olsun.

Sonsuza kadar yaşatacağız...

Sansürün her çeşidine hayır, bin kez hayır! Düşünceler zorla, baskıyla, korkutmayla, sindirmeyle engellenebilir mi?

26 Ekim 2010 Salı

ANKET BİTTİ


EN ÖNEMSİZ HANGİSİ DEMİŞTİK:

Türban
71 (54%)
İşsizlik
3 (2%)
Eğitim
3 (2%)
Enflasyon
0 (0%)
Rüşvet-Yolsuzluk
2 (1%)
Üretmeden Tüketme
2 (1%)
Terör
0 (0%)
Tarım
1 (0%)
Sağlık
0 (0%)
Gelecek Kaygısı
4 (3%)
Telefonların Dinlenmesi
11 (8%)
Cahillik
0 (0%)
Artan Suç Oranı
0 (0%)
Basının Sorunları
11 (8%)
Yargının Sorunları
0 (0%)
Gençliğin Sorunları
1 (0%)
Yaşlıların Sorunları
1 (0%)
Cinsel Sorunlar
16 (12%)
Çalışanların Sorunları
0 (0%)
Emeklilerin Sorunları
2 (1%)
AB-ABD-Ortadoğu Sorunu
1 (0%)
Kişi Başına Düşen Milli Gelir
1 (0%)
Ekonomi
0 (0%)

Votes so far: 130


Öncelikle katılan herkese çok teşekkür ederim. Tablo bu...

Yanlış anlaşılmamışsa, kasıt akla geliyor bazı seçeneklerde.

Bence ülkemizin önemli sorunlarından birisi işsizlik. Özellikle gençlerin iş umudu yok gibi... İşi olanların da kapanan iş yerleri nedeniyle işsiz kalma olasılığı her zaman var.Çalışanların sorunları, gelecek kaygısı, enflasyon birbirine bağlı önemli sorunlar. Ancak bu konular nedense bizi yönetenlerin gündemine pek girmiyor.
Eğitim önemsiz bulunmuş! Önemsiz olur mu? Her şeyin başı Eğitim bence...
Rüşvet, yolsuzluk, üretmeden tüketme, tarım yine önemli sorunlarımızdan.
Telefonların dinlenmesi herkesi paranoyak yaptı var mı ötesi? Haberleşme özgürlüğümüzün kısıtlanması, özel hayata müdahale yaşamımızı karartmıyor mu?
Hele de basının sorunları! Basın susturulursa, iş hokkabazlara kalır ki, bu da her şeyi ters yüz eder. Yalan yanlış bilgilerle halk aldatılır. Biraz uyanık olanlar bütün bunların farkına varsa bile hakkını arayacak yargıç bulamayacak demek istemiyorum. Çünkü biliyorum, hala CUMHURİYETİMİZİN SAVCILARI var, ama biz sessiz kaldıkça onlar da çaresiz kalacak. Tek başlarına bizim hakkımızı nasıl koruyacaklar? Örgütlü şer cephesi her yönden saldırıyor görüyorsunuz. Hiç olmazsa "Cumhuriyet Bayramı"mızda en yakınımızdaki kutlamalara katılarak Cumhuriyet çocukları olduğumuzu dosta düşmana göstersek nasıl olur ki? Cumhuriyeti sahipsiz sanıyorlar...

Yasaları hazırlayan hükümet değil mi?
Onaylayan da TBMM...
Kim adına? Millet adına vekillerimiz...
Hepimiz beğensek de beğenmesek de yasalara uymak zorunda değil miyiz?
"Hepimiz" hükümet üyelerini de kapsıyor değil mi?

Yasaları kim uygulayacak? Ya da yasalara uymayanları kim uyaracak?
Yargıçlar değil mi?
Kendi hazırladıkları yasalara uymayanları uyardı diye yargıçlara en son kızması gerekenler kim? Hükümet üyeleri değil mi?

Cinsel sorunlar en az diğerleri kadar önemli. Cinsellik yaşamın bir parçası. Ve sadece su yüzüne çıkan cinsel suçlara baktığımız zaman bile konunun ne kadar önemli olduğunu görebiliriz. Bir de buz dağının arkasını görebilsek dudaklarımız uçuklar. Sessiz kalınan bir konu olması, yokmuş gibi davranılması sorun olmadığı anlamına gelmez ki...

Ortadoğu ateş çemberi, biz de tam odaktayız. Terör baş belası! Ateşkes tehditin daniskası! Koskoca Türkiye Cumhuriyeti tehdite boyun mu eğiyor? Kürt yurttaşlarımızın sorunlarının çözümünün tek yolu bu mu?

O zaman yargıya ne gerek var? Herkes eline silahı alsın, gücü yeten yetene!

Ve türban! Bu kadar önemli konunun arasında bence de en önemsizi bu... Bakmayın tüm gündemi işgal etmesine, önemsiz çünkü yapay olarak yaratılmış bir konu. Kadınlar üzerinden ikbal yollarını pekiştirmenin en ucuz yolu olarak kullanılıyor. Dinin bütün kuralları bu kadar konuşulmuyor. Çünkü işlerine gelmiyor.

Yüz otuz kişiden yetmiş biri -yirmi beş sorun arasında- en ÖNEMSİZ olan türbandır demiş. Boşuna mı?

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun...

18 Ekim 2010 Pazartesi

TÜRKİYE'NİN EN ÖNEMSİZ SORUNU HANGİSİDİR?

"HALKA VERİR TALKINI
KENDİ YUTAR SALKIMI"



Pazar, benim şanssız günümdü...

Oysa sabah güzel başlamıştı. Sevgili blog dostlarım çağrıma ilgi göstermiş, "Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu" anketime katıldıkları gibi yorum da bırakmışlardı. Ayrıca Evren güzel bir yazı eşliğinde anketimi kendi blogundan duyurmuştu.
(Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim.)

Eşim TRT'deki - pek çok kez yinelense de- zevkle izlediği kovboy filmlerinden birine odaklanmıştı. Tam sırası diyip Evren'in yazısına uzunca bir yorum yazdım, sonra da blogumdaki dostlarıma teşekkür yorumları yazacaktım.

Hiç adetim değilken ön izlemeye de baktım, konu hassastı, yanlış anlaşılmalara sebep olmak istemezdim. Neyse efendim, yayınla dedim, blogger ııhh dedi! Bir sayfa geri dönüp tekrar gönder, dedim; yine ııhhh! Müziğin sesinden filmdeki diyalogları anlamakta güçlük çeken eşimin çaktırmamaya çalıştığı bakışları eşliğinde sayfadan çıktım.

Kendi blogumdaki yorumlarda da aynı sorunla karşılaştım. İnternet bir gidip bir geliyordu. Bilgisayarı kapattım. Daha sonraki zamanlarda yorumlara başlayıp başlayıp gönderemedim. "Sistem error!" sayfası çıktı karşıma her seferinde. Hele başlı başına bir yazı niteliğindeki üç yorumumu Evren'e yazıp da gönderememek iyice canımı sıktı...

Evren'in yazısının başlığı, "İmanın Şartı Kaçtır?".

Şimdi o yazının düşündürdüklerini buradan paylaşmak istiyorum.

İlk ve orta okulda Din dersi zorunlu; lisede iken seçmeliydi... O günlere doğru anılarımı eşelediğimde bende pek fazla iz kalmadığını fark ettim. Bir kere Din dersi öğretmenlerimin hiçbirini anımsamıyorum. Anımsadığım iki şey var:

Biri, namaz kılmayı öğreteceği için öğretmenimizin isteğine uyarak okula götürdüğüm, annemin iğne oyasıyla süslediği yazmasının yırtılmasından duyduğum üzüntü...
İkincisi, liseden aklımda kalan: Ders seçmeli olduğu için öğretmenimiz sınıfa gelince bir arkadaşımızın -sallana sallana- sınıftan çıkıp gitmesinin yarattığı şaşkınlıkla karışık ona özenme duygum...

Oruç tutmaya küçük yaşta başlamıştım, aileden özenerek. İlk okul beşinci sınıfta baştan başa oruç tutuyordum. Hatta benden iki yaş küçük, ama daha güçlü erkek kardeşim oruç tuttu diye çelimsiz halimle sırtımda taşımışlığım bile var eski ramazanlardan kalan anılarımda. En büyük zevkim de annemden önce kalkıp sahur sofrasını hazırlamaktı.

Diyeceğim şu: Çocuklar aileden ne görüyorsa onu öğreniyor. Din eğitimi de bunlardan biri...

Çook uzun yıllar yolculuklarda bile orucumu bozmadım. Üstelik hiç kimse beni zorlamamıştı, buna ailem de dahil. Kaç kez, bayılacak gibi olduğum halde orucumu bozduramamışlardı.

Ne zaman ki televizyonlara Erbakanlar, Şevki Yılmazlar, Tayyip Erdoğanlar çıkmaya başladı dinden korkar olduk. "Kanlı mı kansız mı?" söylemleri başladı. Çankaya köşkünde şeyhler, mürütler ağırlanmaya başlandı. Kendileri gibi olmayanları dinsiz ilan ettiler. Her konuda fetvalar vererek toplumu dönüştürmeye çalıştılar. Bizim bildiğimiz dinde kendini her şey sanan kişilere yer yoktu. Dini siyasete,ticarete araç edenlerin dini bizimki gibi olamazdı. İbadetler gösteri aracına dönüşmüştü artık... Cami önleri pahalı arabalarla dolarken kadınlarının başını kapatanlar ihaleleri kapıp köşe olmuştu. Bunun adı dindarlık değil, dincilikti. Dincilik, dindarları sömürmenin karlı yolununa dönüşmüş, bırakın dini, o kişileri insanlıktan uzaklaştırmıştı...

Öğretmenlik yıllarımda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi bir ara iki ayrı ders olarak okutuldu. Çocukların en çok bu derslerden kopya çektiklerine tanık olduk. Çünkü bu derslerden zayıf not almak diğer derslerdekilere benzemiyordu. Aileler: "Sen dinsiz misin?", "Sen ahlaksız mısın?" diye hem çocuklarına hem de onların öğretmenlerine kızar olmuştu. Ahlak dersinden zayıf alan öğrenci, arkadaşlarının alay konusu da oluyordu üstelik! Çocuklar ders çalışarak dindar ve ahlaklı olamıyordu. Çözümü kopyada buluyordu.

Burada kendi öğrencilik yıllarımdan bir örnek vermek istiyorum. Hala saygıyla anımsadığım sevgili edebiyat öğretmenimiz, sınav sırasında, sınıftan çıkar giderdi. Giderken de "Size güveniyorum." derdi ve hiçbirimiz birbirimize bile bakmazdık. Çünkü öğretmenimiz bize güvenmişti, onun güvenini boşa çıkaramazdık. Güvenilir insan olmayı, dürüst insan olmayı en çok o zaman öğrenmiştik.
Bir de sınav sırasında sıraların üstünde gezen, kopya avcısı tarih öğretmenimiz vardı ki en çok kopya onun dersinde çekilirdi. Ondan aklımda kalan ise eşinin adının Mehmet olduğuydu. Çünkü dersin yarısını onu anlatarak geçirirdi...

Yani ahlaklı çocuklar yetiştirmek istiyorsak önce biz ahlaklı olmak zorundayız. Dindar çocuklarımız olsun diyenlerin de buna uygun davranması gerekir değil mi? Eğitimde örnek olmak çok önemlidir.

Din doğruluk,dürüstlük,adalet gibi pek çok erdemi barındırır. Yalan söylemeyeceksin, yolsuzluk yapmayacaksın,rüşvet almayacaksın,kul hakkı yemeyeceksin, komşun açken tok olmayacaksın, yetim hakkı yemeyeceksin, milletin malını çar çur etmeyeceksin... değil mi ama? Hepsini gözardı edip de sadece "türban türban!" diye herkesin başını şişirirsen inandırıcı olamazsın. Hele kendini unutup islamı "ılımlı", "ılımsız" gibi nitelemelerle adlandırmaya kalkacaksın! Yok öyle bir şey! Ne hakla ve hangi yetkiyle? Hem devlet her dine eşit mesafede olmak zorunda değil mi? İnanmayanların da güvencesi laiklik değil mi? Cennete ya da cehenneme gitme isteğimizden size ne? Ayrıca Yunus gibi "Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni" diyen tasavvuf düşüncesini ne yapacağız? Siz ister dört huri, on dört köşk satın alın bu dünyada, ama yetim parası kullanmayın. Haram lokma yemeyin. Milletin inancını sömürmeyin. İnsanları dinden imandan çıkarmayın!

Diyanet İşleri Başkanlığının geldiği noktayı bir düşünün bakalım. Sekiz bakanlığın bütçesinden fazla bütçesi olan, devlet içinde devlet. Bu kurum herkesin inancını rahat rahat yaşaması için kurulmadı mı? Yobazlardan halkı kurtarmaktı başlangıçtaki amacı, şimdi tek bir dinin kalesi... Eski, simgesel haline dönüştürebiliyor musunuz? Bütçesini de eğitim,sağlık, adalet gibi önemli bakanlıklarımıza aktarıverin, bu daha adilce değil mi? İnsanlarımız eğitilsin, sağlıklı olsun, geciken adaletin pençesinden kurtulsun. Adaleti adaletin görevlileri soruştursun, polisler değil!

Bırakın insanlar dinini ailelerinden öğrensin. Siz de çocuklarınızı istediğiniz gibi yetiştirin. İnsanların dininden size ne? Herkesin dini kendini bağlar. Hem isteyen inanır, istemeyen inanmaz... Allah'la kul arasına girmeye ne hakkınız var. Sizin göreviniz bu ülkeyi yönetmek değil mi? Bakın dağ gibi sorunlarımız var. Kime dokunsanız dertli... Bu kadar yıldır hangi sorunumuzu çözdünüz? Milleti dilenci durumuna düşürdünüz sadece, bir kısmımızı tembelliğe alıştırdınız, üretimin canına okudunuz, çalışanların hakkını gaspettiniz, işsizler ordusuna yeni işsizler eklediniz. Miras yedi gibi ülkenin neyi var neyi yoksa satıp savdınız...

Dinin emri, diyerek yutturduğunuz "türban"da bile sadeliği unuttunuz. Nerde cırlak renk varsa onu canım kızlarımızın başına bela ettiniz. Peki siz, dinin gereği diyerek, hangi çabayı gösterdiniz erkek olarak? Rahat rahat keyif çatarken kadınlarımızı piyon gibi kullanmadınız mı?

Ahlak nedir biliyor musunuz? Kimsenin görmeyeceğinden emin olsanız bile yere tükürmemektir, elindeki çöpü yere atmamaktır. Yalan söylememektir, güvenilir olmaktır, haksızlık yapmamaktır, korkusuz yaşamak, korkusuz yaşatmaktır, koyduğu kurallara kendisi de uymaktır...

"Halka verir talkını, kendi yutar salkımı" gibi yaşamak ahlaklı bir davranış değildir.Din hiç değildir...


NOT: Anket yanlış anlamalara neden oluyor galiba. Seçeneklerin içinden sizce EN ÖNEMSİZ OLANI işaretleyeceksiniz. Anketimizin süresi 23 Ekim'e kadar. Tekrar herkese çok çok teşekkür ederim.


17 Mart 2008 Pazartesi

ŞİMDİ DE ATATÜRK 'Ü DİNLEYELİM YENİDEN

" Efendiler ve Ey Ulus, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır."

" Gericilik düşünceleri güdenler belli bir sınıfa dayanacaklarını sanıyorlar. Bu kesinlikle kuruntudur. İlerleme yolumuzun üstüne dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenilik vadisinde duracak değiliz."

"Tekkeler vakit geçirilmeksizin kapatılmalıdır. Hiçbirimizin tekkelerin doğru yolu göstermelerine gereksinmesi yoktur. Biz uygarlık, bilim,fenden güç alıyoruz."

" Kimileri çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu sanısıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı İslamların kafirlere tutsak olmasını istemek değil midir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil, kafayladır."

" Devletin belirli bir dini olmaz. Çünkü bir devlet içinde çeşitli dinden insanlar barınır. Belirli bir dini resmen kabul etmek o dinden olmayan yurttaşlara üvey çocuk işlemi yapmak demektir. Ayrıca bizde olduğu gibi Seyhülislamlığın fırsattan yararlanarak ve her şeyi bahane ederek her türlü ilerlemesine engel olmasına izin verilemez. TBMM ve onun Anayasası, bireylerin dinini tanımakta, onlara özgürce ibadet hakkı vermektedir. İşte bunun için laikliği , yani din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılmasını istedik."

26 Ocak 2008 Cumartesi

LAİKLİK NE DEĞİLDİR



"Dünyanın başka uygar toplumlarında olduğu gibi Atatürk Türkiyesinde de laiklik, bireylerin birey olarak diledikleri dinsel inanca sahip olmalarına ya da hiçbir dinsel inanca sahip olmamalarına başta devlet, hiç kimsenin karışmaması olarak anlaşılır.
Ancak yine başka toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de laik düzene karşı olanlar kendi dinsel tutumlarının topluma zorla benimsetilmesi amacında olduklarını açıkça ortaya koyamadıkları ve makullük dışına çıkmayı göze almadıkça laiklik ilkesine doğrudan doğruya karşı çıkamadıkları için genellikle laiklik kavramına ve laik devlet, laik toplum düzeni kavramlarına eksik ya da yanlış tanımlamalar getirmeye yönelmişlerdir. BÖYLECE DİNİ SİYASETE ve BAŞKA TÜR BENCİLCE ÇIKARLARA ARAÇ YAPABİLME KAPILARINI ZORLAMAYA ÇALIŞMIŞLARDIR.
Laiklik Ne Değildir?
  • Laiklik, en sık yinelenen " Dinle devletin birbirinden ayrı olması..." tanımının yüzeysel olarak anlaşılmasına dayalı "Din alanında kim ne yaparsa yapsın, devlet karışamaz." anlamını taşımaz.
  • Laiklik devlet gücünün, otoritesinin ve olanaklarının herhangi bir dinsel inancın ya da inançsızlığın eğitilmesinde, öğretilmesinde, yayılmasında kullanılması demek de değildir. Çünkü böyle bir durumda başka dinden ya da mezhepten olanların, aynı dini ayrı biçimlerde yorumlayanların ve herhangi bir dinsel inanç beslemeye gerek görmeyenlerin inanç ve vicdan özgürlükleri ortadan kaldırılmış olur.
Mustafa Kemal Atatürk'ün eşsiz önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi bir ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır. Bir toplumsal -yeniden- biçimleniştir. Ulusal bağımsızlığı ve özgür düşünceyi temel aldığı için bir Türk Aydınlanmasıdır.
Gerçekten laik bir dünya anlayışı temeli üzerinde yükselen Türk Devrimi, Türk toplumunda akıl çağını etkin biçimde açmıştır.
Türk Devriminin temeli olan ulusal bağımsızlık ilkesi, düşünce ve inanç bağımsızlığı ve özgürlüğü demek olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların doğmatik zincirleriyle aklın bağlandığı yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile görülemez. BUNUN GİBİ İNANÇLARIN YÖNETİMİNDE BİLİM DE YAPILAMAZ. Öyleyse laik düşünüş ve davranış olmadan DEMOKRATİK BİR HUKUK DEVLETİ DE KURULAMAZ.
Öte yandan laiklik, " Dil, kan, hatta din birliğine karşın Türk halkını yüzyıllar boyunca bin parçaya bölen ACIKLI DİDİŞMENİN de sonu, en sağlam birlik demek olan eğitim ve kültür birliğinin de başlangıcıdır.
Atatürk 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu'da şunları söylemiştir:
Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümden çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmak... Şimdiye değin ulusun kafasını paslandıran , uyuşturan... düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşünüşlerdeki boş inançlar tümden kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça kafaya gerçek ışıklarını ulaştırmak olanaksızdır.
Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat,uygarlık tarikatıdır.
Yol ayrımına mı geldik, ne dersiniz? Tehlike kapıyı çalmaya başladı. Korkarım başkaları da sırada... Yazık... "

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...