Dikili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dikili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2010 Pazar

CEE DEDİM GİDİYORUM

Evden kaçtım, yazlığın gazinosuna geldim.Buradan internet çekiyor.

Özgür Anne- Özgür Baba evdeler. Küçük kızımız yat gezisine gitti arkadaşlarıyla... Blogları dolaştım, zaman çabucak geçti. Ela Yağmur Hanım, güzellik uykusundan uyanmıştır; yemeğini yiyecek, deniz faslı başlayacak. Ben kaçıyorum.
Yorumlar için çok teşekkür ederim.

Bu kaçma işini daha sık yapmalıyım.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

ÖZLEDİM ÇOK ÖZLEDİM



Sevgili Blogum,

Çok zaman olmuş değil mi yazmayalı? Yazamadım. Zamansızlıktan, internetsizlikten ancak bugün açabildim bilgisayarı.

Ankara, İstanbul derken sonunda İzmir'le buluştuk, yazlıktayım. Tam olmasa da yerleştik sayılır.
Ela Yağmur'la çok zevkli, aynı zamanda da çok dolu zamanlar geçiriyoruz. Nasıl mutlu anlatamam. Bugün birlikte bahçe bile suladık. Birlikte ıslandık, kahkahalar attık. (Dedesine duyurulur!)

Yorgun, ama mutluyuz...

İnternet sorunum var, şimdilik bu kadar. Özlediklerimizi saymaya kalksam,internet biter; onlar bitmez. Şimdilik bu kadar daha uygun zamanda ve koşullarda okumaya da geleceğim. Sevgilerimle...


29 Ağustos 2009 Cumartesi

DENİZ BALIKLAR VE BEN

Deniz bu sabah her zamankinden de güzeldi. Öyledir ya, insan elindekindekileri yitirirken güzel yönlerini daha çok farkeder ya, benimki de öyle oldu.

Sabah pırıl pırıl oluyor zaten. Fazla kişi olmadığı için de dibindeki kumları say istersen. Ben de bir bakayım, dedim. Baktım balıklar ayaklarımın etrafında dans ediyor. Oysa kaçması gerekirdi değil mi? Hayır, kaçmıyorlar. Aksine sayıları giderek artıyor. Çünkü ayaklarımın kumları eşelemesiyle altta kalan yiyecekler ortaya çıkıyor, bu da balıklara davetiye çıkarıyor. Onlar memnun ben memnun, bir süre oynadık birlikte, deniz, balıklar ve ben...

Sonra vedalaştık. Denizle balıklar baş başa kaldı. Ben geldim.

Akşam komşulardaydık. Veda yemeği hazırlamışlar bize. Yan komşuyu da çağırmışlar. Her şey çok güzeldi. Yalnız tabağımdaki balıklarla bir süre bakıştık. Sabah tanıştıklarım değildi. Onların anne ya da babası olabilir mi ki? Birden kendimi garip hissettim. İnsan mı vahşi, doğa yasaları mı karar veremedim. Galiba güçsüzler yenilmeye mahkum! Biz de afiyetle yedik balıkları. Biraz içime oturmadı değil, ama çabuk toparlandım.

Şimdi uyuma zamanı. Yol uzun, yolculuk zor. Hoşçakal tatil...

28 Ağustos 2009 Cuma

MİSAFİRİM BUGÜN BEN


Ayvalık'a bu yıl son kez gittik. Hiç bu kadar sessiz olmamıştı Ayvalık. Sokaklar neredeyse boştu. Terkedilmişliğin hüznü bulaşmıştı caddelere, sokaklara... Evli evine, köylü köyüne dönmüş; burası yalnızlığıyla baş başa kalmıştı. Ama böylesi de güzeldi. Ilık, tatlı tatlı esen rüzgar mutluluk hormonu taşıyordu beyinlere, yüreklere...

Aslında bu kimsesizliğin nedeni tatilcilerin bir kısmının dönüşü değildi sadece. Ramazanın yanında, akşamki maçların da etkisi vardı. Kafeler, çay bahçeleri TV ekranlarına kilitlenmiş insanlarla doluydu. Büyük- küçük fark etmiyor vallahi, erkekler bir anda hiç tanımadıkları kişilerle bir anda dost ya da düşman olabiliyorlar, saatlerce konuşacak konu bulabiliyorlar. Yeter ki futbol olsun! Bizim yanımızda yürürken akılları maçlardaydı biliyorum...

Sonuçta güzel bir akşam geçirdik. Fazla kaçırılan akşam yemeğinin sıkıntısını sodalarla gidermeye çalıştık.

Hepsinden önemlisi Ayvalık yolu üzerindeki tüm seramik satış mağazalarını gezdik. Renk beğendik, fiyatlar aldık. Kalite farkını fark etmeye çalıştık.

Bu konuda fazla bir bilgim de yoktu, iyi oldu. Ege seramikde karar verecek gibiyiz, ama biraz daha bilgi edinmek gerekiyor. Çünkü gezdiğimiz yerlerdeki fiyat farklılıkları kafamızı karıştırdı.Sokul, diye bir yer var, orada fiyatlar uçmuş zaten. Yeni ürün de ondan dediler, bilmiyorum artık. Bilgisi olan varsa ve paylaşırsa sevinirim. Sanırım ekim gibi döneceğiz yazlığa bu işler için. O zamana kadar araştıracağız artık.

Bugün yazlıktaki son günümüz, denizle vedalaşmaya gideceğim birazdan. Misafirim bu gün ben... Yarın yolcu!..

27 Ağustos 2009 Perşembe

NE GÜNDÜ AMA

Gelecek yıl yazlıkta yapmayı planladığımız işler var, hem de ne çok...O nedenle Ayvalık yakınındaki Ege Seramik'e uğrayalım, oradan da Ayvalık ya da Cunda'da bir balık yiyip döneriz diye kararlaştırdık arkadaşlarla. Ancak biz bayanlar bir koşu denize gidip gelelim de öyle çıkarız yola, dedik, dediğimiz gibi de yaptık.

Denize gitmek zor geliyor, ama denizden çıkmak daha da zor. Neyse yüzerken sitenin diğer ucundan bir arkadaş yanımıza geldi, akşam size geleceğiz abimlerle, dedi! Ben de buyurun, dedim çaresiz. Abisi onlarda misafir ve yıllar önce, üç yıl birlikte çalıştığımız öğretmen arkadaşım. Yarın gelin, diyemedim. Arkadaş denizde kaldı, ben tasımı tarağımı topladım hazırlıklar için ve beylere durumu söylemek için eve döndüm.

Döndüm ki trafik karışmış. Meğer biz denizdeyken iki ayrı aile daha eşime bu akşam size gelmek istiyoruz, demiş. Eşim de, yarın buyrun, biz bugün arkadaşlarla Ayvalık'a gideceğiz demiş!

Suratlar asıldı, canlar sıkıldı, ortalık fena karıştı. Ayvalık işi ertelendi, birlikte gideceğimiz arkadaşların planı bozuldu, neyse onlar anlayışlıydı. Ancak diğer sorun kolay çözümlenemedi.Yalancı durumuna düşmüş olmak eşimin canını sıktı. Çözüm, yarın gelin, dediklerimize, bu akşam bekliyoruz, demekle olacak, ama ertelediklerimiz evde değiller. Diğerlerine yarın gelin, demek de hoş olmayacak! Bir yandan hazırlıklar yapılacak...

Ben hazırlıkları yaparken, eşim sık sık komşuları yokladı, sonunda evlerine geldiler, durum anlatıldı, davet edildi. İki masa bahçeye hazırlandı. Gideceğiz diye toplanıp yerlerine konanlardan bir kısmı yeniden çıkarıldı.( Bu yıl işleri son güne bırakmayayım, yola dinlenmiş çıkarım, uyanıklığıyla pek çok şeyi kaldırmıştım! )

Epeyce koşuşturmadan sonra güzel bir akşam, yorgunluğumuzu silip süpürdü. Avukat arkadaş kendi yazdığı şiirleri okudu, size göndereyim bir bakın, dedi. Mühendis arkadaş Cahit Sıtkı'dan, eşim Nazım Hikmet'ten şiirler okudu. Ülke sorunları tartışıldı. Öğretmen arkadaşla anılar tazelendi.

Ve Ayvalık gezimiz bugüne kaldı. Bugün denize gitmek yok!

26 Ağustos 2009 Çarşamba

GERİ SAYIM BAŞLADI




Hafta sonu dönüyoruz. Tatil bitti sayılır.Dönüşler hüzünlü!

Bir yandan evi toparlıyorum, bir yandan da komşularla misafircilik oynuyoruz. Bir yanım artık yeter gidelim derken, diğer yanım biraz daha diyor. Karışık duygular bunlar.

Yazlıkçılara bakıyorum. Eskisi gibi değil kimse. Bir can sıkıntısı gözleniyor genel olarak. Haberleri izlemeyeceğim, dense de, olmuyor, gazeteler okunuyor; TV'den haberler izleniyor, yüzler asılıyor. Kahkahalar daha az duyuluyor.

Deniz çok güzel. Hava geceleri serinledi. Balkonlarda bir saatten sonra hırkalar giyiliyor. Gündüzler bunaltmıyor. Aslında tatil için eylül de güzel bir ay. Eşim de emekli olunca daha uzun kalırız artık.

Günler çok yoğun geçiyor burada. Hiç boş zaman yok, inanın. Sabah karşı komşu, öğleden sonra başka komşular geldi. Oturduğumuzu görünce yan komşu da geldi. Akşam biz ve komşularımız birlikte başka bir komşuya gittik. Eve gece ikide döndük. Başka yerde bunu yapmamız olanaksız. Seviyorum ben burayı.

Şimdilik bu kadar,denize gideceğiz...

20 Ağustos 2009 Perşembe

SAĞLIK OCAĞINDA KARNIYARIK


Yanlış anlaşılmasın lütfen! Karnından yaralanan bir kişiyi getirmediler sağlık ocağına, bildiğiniz patlıcanla yapılan karnıyarıktan söz ediyorum sadece. Sağlık ocağında yapılan karnıyarık yemeğine tanıklığımdan... Gerçi bu arada parmağı kanayan bir çocuk içerde bekliyordu, ama karnı yarılan kimse yoktu çok şükür!

Sabah 9.30 gibi ilaç yazdırmak amacıyla gittim. Henüz doktor gelmemişti. İki sıra listesi yapılmıştı hastalar tarafından: Biri muayene olacakların listesi, onlar doktorun gelmesini bekleyecekti doğal olarak. Diğeri ilaç yazdırmak isteyenlerinki ki, o memur tarafından yazılıyordu. Ben ikinci listeye adımı yazdırdım.

Sıramın gelmesini beklerken yan taraftaki kapı açıldı. Zaten tüm sağlık ocağını kaplamış olan kokunun nedeni de böylece gözler önüne serildi. Sevimli, biraz tombulca ebe hanım patlıcanları kızartmış, içlerini hazırlıyordu. Telaşlı, terli bir şekilde parmağı kanayan çocuğun yanına gitti. Daha sonra da doktor geldi.

Epeyce bekledikten sonra ilaç yazdırma sıramız geldi. İlaçlar yazıldı, biriken reçeteler doktora imzalatıldı, mutlu mesut evimize döndük.

Sanırım tombiş doktorumuz, tombiş ebemiz ve henüz çok genç ve zayıf olan ilaç yazan memurumuz öğlen yemeğinde afiyetle karnıyarıklarını yemişlerdir.

Ben de karnıyarık mı yapsam akşama? Çok canım istedi şimdi...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

GÜL KENT


Sabah erkenden denize gittim, kimsecikler yoktu henüz. Elimde Thomas Hardy'in "Çılgın Kalabalıktan Uzak" romanı, uzandım kumlara... Nasıl iyi geldi anlatamam.

Yorulmuşum ben, hem de çok yorulmuşum. Biz anneler yanlış mı yapıyoruz bilmiyorum. Çocuklar söz konusu olunca kendimizi kaybediyoruz. Oysa durmasını bilmeliyiz biraz, fırsat da tanımalıyız belki. Sınırlarımızı çok zorluyoruz, sonra da " Ağrıdan sızıdan tutmaz ellerim,ayaklarım!" moduna giriyoruz. Bir şeyler eksik kalsa kıyamet mi kopar?

Deniz en güzel zamanlarını yaşatıyor şimdilerde. Akvaryum gibi. Dibindeki kum taneleri sayılıyor. Dünyanın en güzel denizlerinden biri burasıdır gibi geliyor bana. Serin sularında kendime geliyorum. Tatilin bitmesine on gün kaldı. Sona yönelince daha bir anlam kazanıyor gözümde.

Ancak kulağımıza kötü haberler de gelmiyor değil. Söylentiye göre Gül Kent atıklarını denize boşaltmaya başlamış. Umarım doğru değildir.Kimsenin böyle bir hakkı olamaz. İş anlaşılsın hemen şikayet edeceğim. Aslında her sitenin arıtıcısının olması gerekiyor. Olmayana ruhsat verilmiyor. Ama biz kaçak güreşmeyi seven bir toplum olduk son zamanlarda. Yasaları delmenin ustasıyız, hatta sadece bu konularda çalışıyor çoğumuz!

Gül Kent bir arsa kooparatifi... Çok uzun yıllar önce kurulmuş. Hala yapılmayan arsalar var. Evler tek tek yapıldığı için sonradan yapılanların arıtıcıya bağlanıp bağlanmadığı da kuşkulu. Yetkilileri ve sorumluları uyarıyorum, gül demekle siteler gül kokmuyor! Yazık etmeyin denizimize, geleceğimize! Kıymayın siz de ülkemize...

Yine şikayetle bitiriyorum bu yazıyı da, gördünüz işte! Ne yapsam sorunsuz yazı yazamıyorum, oysa güzel başlamıştı her şey. Bir daha olmayacak diye de söz veremiyorum size. Daha Sağlık Ocağından da bahsetmeliyim bir sonrakinde, ondan sonra belki...

Dostça kalın, sevgiyle yaşayın.


13 Ağustos 2008 Çarşamba

YAŞASIN DİKİLİ


Korkulan olmadı... Hastamız iyi. Herkes de iyi olsun.

Ve bu sabah kahvaltımı Dikili'de evimde yaptım.

Dün gece 21.30 'da Ankara'dan Pamukkale Turizmle yola çıktık. Sabah 8.45'de evimdeydim.

Yaşasın Dikili, yaşasın hayat ! Herkes kendi hayatını yaşasın, mutlu ve sağlıklı...

Ben yokken de okuyanlara, yorumlayanlara teşekkürlerimi gönderiyorum. Şimdilik bırakıyorum...

Sevgiyle kalın sağlıklı yaşayın...


23 Temmuz 2008 Çarşamba

DİKİLİ


İki gecedir bahçe suluyorum. Dünyanın en zevkli işlerinden biri...

Gündüzler yetmiyor. Akşam geç saatlerde hava da serinlemiş oluyor. Ertesi sabah kalkınca bahçe daha bir canlanmış oluyor.

Çimler yemyeşil, güller yeniden açıyor; İzmir Oyası bile canlandı, çiçeklerini pembe pembe gözlerimin önüne serdi. Bakmaya kıyamıyorum. Ağaçlar, meyvelerimden buyur, der gibi hazırola geçti.
Kaysının dallarında hala meyve var. Şeftaliler iyice olgunlaştı, tek tek çimlerin üzerine düşüyor. Eriklerle üzümler de kıvamını bulmak üzere... Hatta erikler bu haliyle de çok güzel. Kütür kütür, görenlere, ye beni diyor...

Ve ben yarın Ankara'ya gidiyorum. Yine döneceğim buraya. Havasını, denizini, bahçesini, konusunu komşusunu seviyorum buranın...

Bu sabah 9.30'da denize gittim, tam iki saat yüzdüm, "Baba ve Piç"i okumaya devam ettim. Öyle güzel ki denizimiz anlatamam... Yarın sabah yine gideceğim. Akşama da yolculuk...

Umarım Ankara'da yazma olanağı bulurum. Emeklilikten mi, leyleği havada mı gördüm bilmiyorum. Esecek rüzgara göre yön değiştiriyorum son zamanlarda. Bakalım hayırlısı...

Biraz kitap okuyup uyumalıyım artık...

8 Temmuz 2008 Salı

TATİLE DEVAM


Yeterince dinlendik. Yarın gezilerimize başlayacağız. Önce Altınova, sonra Sarımsaklı, Ayvalık, Cunda ( Alibey Adası )...

Her yıl pek çok kez gidiyoruz, gelen misafirlerimizi götürüyoruz yine de ilk kez görüyormuşum gibi seviniyorum...

Cunda'da yediğimiz balığın tadı on ay dilimizden düşmüyor. Hele koylarında denize gire gire yaptığımızı deniz turları... Orada istediğiniz kadar servis yapılan balıklar, karpuz...

Ayvalık tostunun tadını başka nerede bulabiliriz ki... Yemedinizse önerilir...

Yakında Dikili Festivali başlayacak... Bizi buralarda yazlık almaya da bu festivaller yöneltti zaten...

Eskiden karşıydım yazlık evlere. Ne gereği var ; ölü yatırım, bir ay tatil yapacağız diye ev mi alınır, diye düşünüyordum. Hep aynı yere gitmek sıkıcı olur kanısındaydım. Ama artık bu düşüncem değişti... On üç yıl oldu, büyük bir özlemle geliyoruz... Komşularımızı sevgiyle kucaklıyoruz... Kendi evimizde özgürce tatil yapıyoruz. Eşim de emekli olunca daha uzun kalabileceğiz. Seviyorum burayı...

Yalnız bu arada, yazlık kooparatife üye olmak isteyenlere bir öneride bulunmadan da geçemeyeceğim... Dikkatli olsunlar. Diğer üyelerle erken zamanda tanışsınlar. Yoksa bizim gibi iki ev parası ödeyip bir ev sahibi olabilirler... Uyandık ama biraz geç uyandık. Benden hatırlatması...

Herkese sevgiler, saygılar Dikili'den...

5 Nisan 2008 Cumartesi

KAZ DAĞLARI OKSİJEN VE ALTIN

"Her nereye gidersen eyle talanı
Öyle yap ki ağlatasın güleni
Bir saatte söyle yüz bin yalanı
El bir doğru söylerse inanma "

Bugün Çanakkale'de Çevre Mitingi var. Çevreye duyarlı yurttaşlarımız oradan seslerini duyurmaya çalışıyorlar hepimize. "Altına Hayır!" diyorlar. Deli mi bunlar ? Yağmurun altında haykırıyorlar : "Altına Hayır !.."

"Deli koyun
Deli kurt, deli koyun
Yarinden ayrılanın
Adını deli koyun. "


Altın , en değerli maden değil mi ki bu insanlar istemiyor ? Dertleri ne ?
Dertleri yaşamak... İnsan gibi soluyarak, temiz hava alarak yaşamak...
Ülkemizin "Oksijeni en bol olan bir yöresinin akçiğerlerini söküp almak istiyorlar. Nefes alamayan insana altından köşk verseniz rahatlar mı ?
Kaz dağı ... Efsanedeki adı İDA... Kaz dağının altında altın varmış; yabancılar arayıp çıkaracaklarmış. Altını onlar oyacaklar, üstünde biz soluksuz kalacağız. Bergama'da olanları da hep birlikte yaşadık. Vatanından vazgeçmek isteyene deli denmez de ne denir ?

Çanakkale, Ayvalık, Edremit, Akçay, Zeytinli, Gömeç, Havran, Dikili, Çandarlı, Bergama, İzmir... Ve ötesi... Tarihi ve bozulmamış , doğal güzellikleriyle yaşanası yörelerimiz değil mi ? Kim, ne hakla buraları birilerine pazarlamaya kalkıyor ? Çalışan kol toprağı altın ederken, çalışmayan ellerin yaptığına bakın ! Çalışmadan, emek harcamadan, hiçbir şey üretmeden, mirasyedi gibi atalarının canları pahasına kazandıkları bu toprakları satmalarına izin mi vereceğiz?

Siz bir şey ürettiklerine tanık oldunuz mu ? Bir hızlı tren dediler, ilk gün kaza yaptılar. Anladık ki tren bildiğimiz kara tren, adını hızlı koyup koş diyince koşmuyor. Kara tren gelmez m!ola, düdüğünü çalmaz m!ola...

En iyi bildikleri ticaret. Al, sat... Yalnız alınandan da satılandan da bize bir fayda yok. Alınanları paramız olmadığı için biz alamıyoruz. Satılanların parasının ne olduğunu da bilmiyoruz. Bildiğimiz vatandaşa bundan da bir fayda gelmediği...

Çanakkale'de doğruyu söyleyenlere kulak vermek zorundayız. Bir kez olsun "El bir doğru söylerse inanma !" sözüne boşveremez misiniz ? Yapın bunu, vatanınızı, ulusunuzu seviyorsanız, yapın bunu ! Kıymayın, Kaz dağlarımıza kıymayın , Ege Bölgemize kıymayın. Kıymayın ülkemize... Geleceğimize kıymayın...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...