Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2011 Cumartesi

GERÇEĞİ YALNIZCA GERÇEĞİ


Hakim sorar:

"Bu yıl Notre Dame takımında mı top koşturuyorsunuz?"
"Evet efendim."
"Hangi pozisyondasınız?"
"Orta sahada oynuyorum efendim."
"Orta sahada ne kadar iyisiniz?"

Szymanski yerinde toparlandıktan sonra :

"Efendim, ben Notre Dame'in şimdiye kadarki en iyi orta saha oyuncusuyum."

Mahkeme salonundaki antrenör Frank Leahy şaşırır. Szymanski hep alçak gönüllü, kendi değerini pek takdir etmeyen bir futbolcudur. Sorgulama bittikten sonra Szymanski'yi bir köşeye çeker ve neden böyle söylediğini sorar. Szymanski kıpkırmızı olmuştur.

"Bunu söylemek çok zoruma gitti aslında. Ama kutsal kitap üzerine yemin ettiğimden gerçeği söylemek durumundaydım." diye yanıt verir.
....

Eskiden böyleydi. Kendini övmek çok ayıp sayılırdı. "Bırak seni başkaları övsün.", anlayışı vardı. İnsanlar büyüdükçe alçalırlardı.
Şimdilerde alçaklık yaptıkça büyüyorlar. "Alçak gönüllü olma gerçek sanırlar!" deniyor nicedir.

Tüm kutsal bilinen değerler üzerine yemin edenler hiç utanmadan, sıkılmadan, kızarmadan yalan üstüne yalan, iftira üstüne iftira atıyorlar. Yalanlar yeni yalanları doğuruyor. Bir kısım insanlar da buna inanıyor. Nice değerli insan bu yalancı alçaklar yüzünden acı çekiyor.

Gerçeği, yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin eder misin?




16 Nisan 2011 Cumartesi

"HÜKÜMETLERİN EN KÖTÜSÜ SUÇSUZU KORKUTANDIR"

Keşke gençlerimiz aşklarını konuşsa, sevdayla coşsa...
Keşke çocuklarımız neşe içinde okullarına koşsa...
Keşke herkes işinde gücünde kendi hayatını yaşasa...
Keşke kalem tutan eller bombacı sayılmasa, bomba atan eller serbest bırakılmasa...
Keşke bizi yönetmeye aday olanlar bizim kadar ülkeyi düşünse...
Keşke... Keşke... Keşke...


Şu sıra Mustafa Balbay'ın "Zulümhane" isimli kitabını okuyorum.
Kitabın bir yerinde Beydaba'nın bir sözü dikkatimi çekti, sizinle paylaşayım:
"Hükümetlerin en kötüsü suçsuzu korkutandır."

Seçime iki ay gibi kısa bir süre kaldı. Her partiden adaylar şöyle ya da böyle belirlendi.


Keşke seçim barajı bu kadar yüksek olmasa...
Keşke kürsü dışında dokunulmazlıklar kaldırılsa...
Keşke adaylar aşiretlere,tarikatlara,cemaatlara, ağalara, göre ayarlanmasa...

Keşke oylarımızın boşa gideceğini, hatta istemediğimiz kişilere yazılacağını, bildiğimizden, yakın bulduğumuz başka partiye oy vermek zorunda olmasak...

Keşke... keşke... keşke...
Keşkelerimiz çok dostlar.

Ama bir yangın varsa önce canımızı kurtarmayı düşünürüz ve en güvenli yoldan kendimizi dışarıya atarız. Tehlike geçtikten sonra bizim için değerli olanların derdine düşeriz değil mi?
Ne yazık ki bugün tam da böyle bir durumdayız.

Bazı dostların duygularını, düşüncelerini anlıyorum ve onlara hak veriyorum. Eleştirilerinde haklı oldukları pek çok nokta var. Ancak ülke gerçeklerini düşününce büyük yangından kurtulamayacakları gerçeğini de görmelerini istiyorum. Yüzde üçün- beşin onlara yararı olmayacağı gibi, aksine yangına benzin dökmek anlamını taşıdığını bilmelerini isterim. İstediklerinin bu yolla gerçekleşmesi olanaksız görünüyor. Bunun için güç birliği yapmaktan başka şansımız yok. Önce hep birlikte yangını söndürmeliyiz.

Diğer yandan yaylım ateşine başlayan art niyetli kişiler var, onlara hak vermek olanaksız.Her koldan saldırıyorlar. Komik olma pahasına aydınlıktan yana olanları hedef almışlar.En büyük dertleri de CHP...Neden dersiniz? Nerde aykırı bir kişi varsa kanallarında. Normal zamanda adam yerine koymadıklarını baştacı etmişler. Kışkırtıp duruyorlar. Onlar da kişisel zaaflarının esiri bir halde tuzağa düşüyorlar.

"Vay efendim! Mehmet Haberal işçi kenti, Sevgili Ecevit'in kalesi Zonguldak'tan nasıl aday gösterilirmiş, Rize'den gösterilseymiş..."

Size ne? Siz kendi adaylarınızın haline baksanıza! Madem bu kadar kötü, CHP'ye zarar verecek, sevinmeniz gerekmez mi?

Emek düşmanlarının, işçi düşmanlarının aklına birden Ecevit sevgisi düşüyor!
Daha geçenlerde Sayın Rahşan Ecevit'le mahkemelik olan Ecevit'in koruması, bilir kişi pozlarında konuşturuluyor.Sayın Rahşan Ecevit CHP'ye oy vereceğim diyor. Bay koruma, kendinden geçmiş, ilgiden sarhoş olmuş konuştukça konuşuyor.
Sayın Haberal bugün sanık durumundadır. Suçlu değildir. Dava devam etmektedir. Cumhuriyetin Savcıları er geç gerçekleri ortaya çıkaracaktır. Yeter ki davaya Cumhuriyet Savcıları baksın, özel yetkili olmayanlardan!

Sadece Balbay, Haberal değil; malum davada sanık durumunda olan diğer değerlerimiz için de aynı şeyleri düşünüyorum. Gerçekten toplumumuzun yetiştirdiği aydın insanlarımız bunlar. Suçlu olup olmadıklarını henüz bilmiyoruz. Dava bittiğinde suçlu olanlar ,varsa, cezalarını çekmeliler. Ama şimdiden onlara suçlu damgası vurmak art niyet değilse, aymazlıktır, vicdansızlıktır.
Ya suçlu değillerse? Şimdiden suçlu ilan edenler, insan içine nasıl çıkacaktır? Kaldı ki çocuklarımızın bile emeklerini çalmak için yapılan şifreli sınavları gördükçe ve bundan tatmin olduklarını açıklayanlara baktıkça kuşkularımız başka bir yöne kayıyor, özel yetkili hukuka olan güvenimiz azalıyor.

Sayın Balbay'ın kitabının başına aldığı Joseph Goebbels'in sözüyle bitireyim bu uzun ve sıkıcı yazımı:

"Öylesine büyük bir yalan üret ki kimse karşı çıkamasın."

Gerçekten de "örgütlü" öyle yalanlar ortaya atılıyor ki insanın nutku tutuluyor. Her yol mübah diyenleri gördükçe insan olan insanlığından utanıyor.
Çoğumuz korkuyoruz, çünkü bir anda yaylım ateşi başlıyor. Masum olduğumuzu kanıtlamak için tek başımıza mücadele etmek zorunda kalacağız bilmediğimiz bir güçle. Suçlu olanlar gibi hazırlayacağımız kılıf da yok elimizde.

Kayahan bir şarkısında şöyle diyordu ya: "Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar."

"Yalancının mumu yatsıya kadar" sözünün gerçekleşmesi bizlerin tutumuna bağlı. Haksız mıyım?

27 Ocak 2011 Perşembe

KORKUNUN ECELE FAYDASI VAR MI?


SAVCI
Savcı,nedir düşündün mü,
Dağları sorguçlu kılan?
Onlar susmaz,gece gündüz,onlar haykırır yüceden,
Gelmiş dağlardan yalnayak,durmuş kapıda bir ıssız,
Seni bile içli kılan.

Savcı, nedir düşündün mü,
Bıçakları uçlu kılan?
Bir eski hak alınmamış,bir dere kan sorulmamış,
Şunun bunun alın teri,
Alınları taçlı kılan.

Savcı,nedir düşündün mü,
Yazıları suçlu kılan?
Usla,yürekle büyümüş,gündüzler geceye karşı,
Ama nedir çağlar üzre,
Beni senden güçlü kılan.

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)


Başka bir ülkede olsa yer yerinden oynardı; herkes sokağa dökülürdü. Bizde ise birkaç yiğit cılız ses dışında kimseden tıss sesinden başka bir şey dıyulmuyor. Korkudan tırsmışız... Eskiden kızıyordum, ama şimdi neden korktuğumuzu anladım. Haksız da sayılmayız hani...Karşımızdaki kişiler tüm değerlerini yitirmiş, amaca giderken her şeyi göze almış durumda. Göze almış demek de az; sanırım gözü dönmüş demek daha doğru...

Pek çok şeyin düzmece olduğunu biliyorduk, biliyorduk ama, dur bakalım belki de içlerinde suçlu olanlar da vardır, yakında kurularla yaşları ayırlayacaklardır nasıl olsa! diye düşünüyorduk.

Yok öyle değilmiş. Şimdilerde her şey gün ışığına çıkıyor bir bir... Şu olaya bakar mısınız?

Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin başına gelenler her şeyin özeti değil mi? Evet biz korkağız, korkmakta da haklıyız. Neden mi?
Harp Okulunu dördüncülükle bitiren gözbebeğimiz teğmen bir gün tutuklanıyor. Neden tutuklandığını bilmeden 29 ay hapsediliyor. Sonra bir gün savcının karşısına çıkıyor, savcı telefonundaki bilgilerden hareketle onu "Ergenekon terör örgütünün talimatıyla Hizbut Tahir örgütüne sızmakla" suçluyor. Ve ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılıyor.

Ve şimdi anlaşılıyor ki Ergenekon davasında asker olarak ilk tutuklanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin, tutuklandıktan sonra, telefonuna, Fatih Emniyetindeki polisler Hizbul Tahir örgütü sanığı Mehmet Oğuz Kazancı'ın rehberindeki 139 numarayı 'YANLIŞLIKLA!' bir dakikada kaydedilivermişler. Ve bu olay teğmenin 29 aydır tutuklu kalmasına neden olmuş.

Teğmen Mehmet Ali Çelebi özgürlüğüyle birlikte saygınlığını yitiriyor...


Türkçe Sözlüğe göre 'saygınlık', saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij anlamlarını taşıyor...

Bir de bu davalarda adı geçen Osman Yıldırım'ın öyküsüne bakalım mı?

*Kasten adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan dokuz yıl hapis(Eyüp 1. Ağır Ceza 1995/78)
*Ablasını öldürmekten 20 yıl hapis(Akhisar Ağır Ceza 1989/32)
*Nüfus Kağıdında sahtecilik yapmaktan mahkumiyet(Kırklareli Asliye Ceza 1998/215)
*Öz yeğenini satarak fuhuşa aracılık yapmaktan 2 yıl 6 ay hapis(Erzurum 1. Asliye Ceza 1998/391)
*Cumhuriyet gazetesinin bombalanması
*Danıştay suikastından müebbet hapis(Ankara Asliye Ceza)
*İfadelerinde Atatürk'e, Cumhuriyetimize hakaret...

Saygınlık neydi? Saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij değil mi?

Savcımız "Osmanım" diye hitap ettiği bu kişiye güvenmiş, itibar etmiş; onu gizli tanık yapmış; söylediklerini ciddiye almış ve onun söylediklerinden harekettle pek çok kişiyi tutuklamış.

Korkmakta haksız mıyız? Sizi bir anda terör örgütü üyesi yapabilirler. Telefonlarınızı dinleyip, eklemeler yapamayacaklarını söyleyebilir miyiz? Bilgisayarınıza, telefonunuza eklemeler yapmak çok mu zor? Evinize getirdikleri silah, uyuşturucu, belge size aitmiş gibi gösterilip tutuklama yapılabilir mi?
Suikast yapacaklardı uydurmasıyla koca Türk Ordusunun kozmik odalarına girilmedi mi? Orduyu gözden düşürmek için her yol denenmedi mi? Gazeteciler, bilim insanları hapislerde çürümeye terk edilmedi mi?

Bu arada Hizbullahçılar yanlışlıkla serbest bırakılıyor, onlar sırlara karıştıktan sonra ömür boyu hapis cezası veriliyor!
Abdullah Öcalan'a saygınlık rütbesi verileli çok oldu. Teröristler Habur'dan kahramanlar gibi içeri girdi, alkışlarla karşılandı. Pazarlıklar sürüyor, toplumuzun geleceğini şekillendirmede akıl hocası olarak saygın yerlerini aldılardı çoktan.

Korkalım korkalım da korkunun ecele faydası var mı?

30 Ekim 2008 Perşembe

BİZ KAPANDIK ONLAR AÇILDI


Ne olduğunu anlayamıyorum. Bloglar bir kapanıp bir açılıyor. Sanırım birilerinin kafası iyice karıştı...

Biz yasaklandık. Bu arada neler oldu ?

Deniz Feneri unutuldu mu?

Kriz bizi etkilemedi mi!

14 Yaşındaki bir çocuğa cinsel tacizde bulunduğu söylenen 76 yaşındaki Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez tahliye edilmedi mi?

Hüseyin Üzmez serbest. Aklanıp paklanmaya çalışılıyor. İşler ne de çabuk çözümlendi. Gerekirse 76 yaşında damat olmaya hazır. Bir fazla karısı olmuş önemli mi? Mal mülk, para mara bol. Ne yapmış, nasıl kazanmış arayan soran var mı? Yarın televizyoncular peşinde koşar, o da malum tarzıyla övüne övüne anlatır yaptıklarını. Ve kadınları köleleştirme konusunda ahkam kesmeye devam eder... Şeytanı yok olsun mu dememiz gerekiyor?

Olan 14 yaşındaki B. Ç.'ye olur, B.Ç.'lere olur... Çocuklara olur.

Ergenekon Savcısı hakkındaki iddialar nedeniyle birinci sınıf savcı olamamış. Yolsuzluk, sürgün, tarikatçılık gibi iddialar varmış hakkında... Teyzesinin oğlu bu suçlamaları dile getirince onu da tutuklamış. Aman ağzınızı kapatın. Her şey serbest, düşünmek, düşündüğünü açıklamak suç.


Ya dostlar işte böyle... Hüseyin Üzmezler serbest, biz yasaklıyız!

Neden dersiniz?

20 Ekim 2008 Pazartesi

ERGENEKONDA YAŞ VE KURULAR



Bugün, yani 20 Ekim 2008 tarihinde uzun süredir beklenen dava başladı, ya da üç saat önce başlaması gerekiyordu... Koşullar uygun olmadığı için henüz başlayamadı.

Cumhuriyetimizin en büyük ozanı, Fazıl Hüsnü Dağlarca da bugün son yolculuğuna Kadıköy'den uğurlanıyor.

Dokuz gün sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun 85. yıldönümü nedeniyle Cumhuriyet Bayramını kutlayacağız.

Televizyon kanallarını geziyorum. Bir kısmı her zamanki gibi laylaylom havasında, kadınları uyutma sevdasında. Onlardan hızla geçiyorum.

Haberleri izliyorum, canlı yayınlar yapılıyor Silivri'den. Herkes öfkeli, yargılama koşulları bu kadar zaman içinde hazırlanmamış. Ertelenecek gibi görülüyor. Bu da yargılamanın gecikmesine neden olacak. Bir kişi bile iddianamenin okunmasını istese günler sürecek. Bin beş yüz sayfalık bir metin. Aslında okunması doğru olur, nedir ne değildir görürüz. Ancak bir de şu var. İnsanlar aylardır tutuklu, suçlu mu değil mi belli değil. Bu insanların sırf bu sebeple içerde tutulmasının onlar ve yakınları üzerindeki etkilerini düşününce işin uzatılmaya tahammülü olmadığını da görebiliyoruz. Yani soruşturma aşamasında görülen kaos mahkemenin başlayacağı bugün de sürüyor.

Bir an önce dava sonuçlanmalı. Kim yaş, kim kuru ortaya çıkmalı. Korkarım, suçsuzların çok fazla olduğuna inandığım, bu davada kurunun yanında yaşın yanması; Ya da yaşın sayesinde kurunun da kurtulması... Çünkü çok garip bir süreç izledik.

Bilgiler servis edildi, telefonlar izlendi, birbiriyle asla bir araya gelemeyecek insanlar aynı suçun sanıkları olarak gece yarıları evlerinden toplandı...

Sanıkların içinde Cumhuriyete sahip çıkma yürüyüşlerini düzenleyenler var. Ben de Cumhuriyete sahip çıkma yürüyüşlerine katıldım. Çok da gurur duydum bunu yaptığım için...

Sanıkların içinde Susurluk olayına adı karışmış olanlar var. O günlerde bu olayın aydınlanması amacıyla tepkimizi ışıklarımızı yakıp söndürerek göstermiştik. Ben de her gece saat 21'de ışıklarımızı yakıp söndürerek Susurlukla ilgili suçluların ortaya çıkması, yargılanması için tepkimi gösterdiğim için gururluydum.

Hizbullahın mezar evlerine, PKK terörüne öfke duymayanınız var mı? Onlardan da bu dava nedeniyle tutuklananlar var.

Şimdi bu guruplar aynı nedenle yargılanıyor. Ben de büyük bir merakla davanın sonuçlanmasını bekliyorum herkes gibi. Çünkü hepimizin gönlü suçsuzların bir an önce bu işkenceden kurtarılmasından yana...

Yargıya güveniyoruz. Ama şunu da biliyoruz. Geciken adalet, adaletsizliktir. Suçsuz insanların hesabını vermek hiç de kolay değildir. Yargıdan kaçsanız bile vicdanlarınızdan kaçabilir misiniz ?

Dokuz gün sonra Cumhuriyet Bayramı kutlanacak. Cumhuriyet Savcılarına çok büyük görev düşüyor bu konuda. Bugün bunları yazabiliyorsak Cumhuriyete ve Büyül Önderimiz Atatürk'e borçluyuz. Kazandıklarımızdan vazgeçecek miyiz?

8 Eylül 2008 Pazartesi

KİMSE YOK MU ?


Masum değilsiniz hiçbiriniz...

Başbakan ve Aydın Doğan kavgası büyüyecek gibi görünüyor...

"Tencere dibin kara" diyor biri öbürüne ; öbürü " Seninki benden kara " diye yanıtlıyor !

Ulus yoksullaştıkça yoksullaşıyor. Onlar zenginleştikçe zenginleşiyor , büyüdükçe büyüyor !

Başbakan çok öfkeli. Deniz Feneri davası sinirlerini bozmuş. Dava Almanya' da görülüyor. El yetmiyor, kol yetmiyor. Bizim malum basına kimse bilgi sızdırmıyor. Sadece bazı kişilerin kuryelik yaptığı dedikoduları kulaktan kulağa yayılıyor. Bu da bazılarının sinirlerini hoplatıyor. Salı günü dava sonuçlanacakmış galiba...

Ergenekon davası öyle mi ya ? İddianame yazılmadan önce herkes her şeyi biliyordu. Sanıklar çoktan mahkum edilmişti birileri tarafından. Dikenler temizleniyordu. Keyifler gıcırdı. Oysa bu davanın ne zaman sonuçlanacağı bile belli değil henüz...

TRT , Deniz Feneri davasını kısaca veriyor, ama nedense adını söyleyemiyordu. " Almanya 'da bir dernek ! " diyerek haberi gözden kaçırmaya çalışıyordu. Oysa medyanın % kırkını elinde tutan Aydın Doğan haberi adını da koyarak halka duyuruyordu. Kalan % atmış medya sadece savunmaları veriyor, suçlamalara yer vermiyordu. Ne güzel, hepsi böyle olmalı !

Doğan Medya çok sustu aslında. Emin Çölaşan gibi bir kalemi bile bu uğurda feda etmeyi göze aldı. Şimdi sıra susanlara geldi. Basbas bağırıyor !

" Kimse yok mu ? Kimse yok mu ? Kimseeeee...

7 Temmuz 2008 Pazartesi

TESBİH ÇEKMEK


İnsan niçin tesbih çeker ?

Benim bildiğim tesbih ibadet edilirken çekilir, namaz bitmiştir, seccadeden kalkmadan tesbih çekilir, dua edilir ve huzur duyularak
ibadet görevi tamamlanır. Biz böyle gördük büyüklerimizden...

Bir de boş insanlar vardır, çoğunluğu erkekler... Yapacak işleri olmadığında oyalanmak için tesbih çekerler... Kadınların her zaman yapacak işi olduğundan, olmasa da her şeyi kendilerine iş edindiklerinden böyle bir tercihleri yoktur. Ama eskiden çocuklarla, büyüklerle birlikte yaşanan kalabalık aile dönemlerinde, yaşlı nineler de tesbih çekerlerdi oturdukları yerden. Yine de sayıları çok değildi; çoğu boş duracağına birilerinin ayağına çorap örerlerdi...

Neden bunları yazıyorum? Bu konu da nereden çıktı, demeyin...

Can Dündar'ın Ergenekon soruşturması kapsamında altı ay önce sorguya alınışının öyküsünü anlattığı yazısını okumuşsunuzdur.Sorgu iki buçuk saat sürmüş, ve o süre içinde savcı iki saat konuşmuş ve iki buçuk saat de tesbih çekmiş...

Şaşırdım kaldım ! İbadet olamaz görev başında... Boşluktan canı sıkılamaz, kendini oyalayacak işi var. Hem de ülkenin en büyük, en kapsamlı davasını sürdürüyor kendisi... Bir yıldan beri sürdürdüğü davanın iddianemesini hazırlayacak zamanı yok.

Can Dündar , altı ay hukuka saygı gerekçesiyle yaşadıklarını yazmamış. Gizlilik kararına uymuş.

Mustafa Balbay, beş günlük gözetim altında yaşadıklarını, kendisine yöneltilen soruları, terör örgütüne üye olma suçlamalarını hukuka saygı ve soruşturmanın gizliliği kuralına uyarak açıklamayacağını söyledi, serbest bırakıldığı anda...

Sanırım savcının başını kaşıyacak zamanı yok... Çünkü tüm ifadeler satır satır Samanyolu TV'de yayınlanıyor. Gizlilik mizlilik, hukuk mukuk hak getire... Sanki savcı da onlar, hakim de... Hükmü çoktan vermişler... Bunların evini aramaya da gerek yok. Açık açık TV haberlerinde yayınlıyorlar...

Acaba savcı da bütün bu yaşananlara bakıp herkes gibi ya sabır diye diye mi çekiyor tesbihini...

İnsan sürekli neden tesbih çeker ki...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

İN MİSİN CİN MİSİN ?

Bir iş adamı... Kuddisi Aktür... Ergenekon Soruşturması kapsamında sağlıklı olarak evinden alınıyor, tutuklanıyor... Bir yıl sonra Akciğer Kanserine yakalanmış olarak hastanede eşine teslim ediliyor. Henüz yargı önüne çıkarılmadan, davayla ilgili iddiamesi bile hazırlanmadan... Suçlu mu suçsuz mu belli olmadan... Komalık, ölmek üzere... Hapiste ölmesin diye sağlık nedeniyle serbest...

Sabah gözümü açınca NTV'de izledim eşini... Tedavi giderlerini karşılayacak durumum yok, diyor; bari bunu karşılasınlar, diye yakınıyor... Sağlıklı olarak aldılar, yargılanmadan, öleceği anlaşılınca geri verdiler, hastane yatağında... diyor.

Bu nedir bu ? Bu adam masumsa ne olacak ? Pardon mu diyecekler !..

Kaç kişi suçlu, kaçı suçsuz ?

Kanal 7, Samanyolu TV zil takıp oynayacak neredeyse... Her şeyi biliyorlar... El konan ajandaları satır satır okuyorlar gece boyunca... Tüm belgelere anında ulaşıyorlar... Soruşturmayı kim yapıyor ? AKP Kapatma Davası'nı yürüten savcıların görüntüleri her an tv'lerden insanların gözüne gözüne sokulurken, Ergenekon Davasın'ın savcılarının tek kare resimleri yok. İn misin, cin misin ? Kimsin, nesin, nasılsın, bir yıldır ne yapıyorsun ? Bu delillerin, neden belli kaynakların elinde olduğunu, sormuyorsun ? Onların eline, anında, nasıl geçtiğini biliyor musun ?

Kim kimle, nerede nasıl, niçin niçin niçin ? ? ?...

Yakalanan bombalar imha edilmiş. Deliller yok edilmiş, iddianame hazırlanmadan... Olacak iş mi ? Akıllar tutuk, yürekler katı... Gece karanlığında birileri üretiyor, üretiyor, durmadan üretiyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin başına kim bilir ne çoraplar örülüyor, örülüyor, örülüyor...

Sonunda örülmeye çalışılan çorabın ipleri birilerinin ayaklarına dolanacak... Şimdilik bu bilinmiyor, bilinmiyor, bilinmiyor...

Henüz belirsizlik sürüyor... Saklambaç oynanıyor... Elma dersem çık, armut dersem çıkma ! Herkes bir köşeyi tutmuş , bekliyor. Görünmez olmuşlar... Ama önünde sonunda inlerle cinler belli olacak, ortaya çıkacak. Güneşler balçık tutmayacak, tutmayacak, tutmayacak...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...