Mustafa Kırcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kırcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2010 Perşembe

SAMSUN GEZİSİNDEN KALANLAR

" 1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım.

Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaş'ta yenilmiş, Osmanlı Ordusu her taraftan zedelenmiş, koşulları ağır bir 'Ateşkes Anlaşması' imzalanmış.Büyük Savaş sonucunda , ulus yorgun ve yoksul bir durumda.

Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmıştır. Padişah ve halife olan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceği alçakça önlemler araştırmakta.
Damat Ferit Paşa başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
Anlaşık (İtilaf) devletler, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenlerle Anlaşık devlet donanmaları ve askerleri İstanbul'da.
Adana iline Fransızlar,
Urfa, Maraş, Antep'e İngilizler girmişler.
Antalya ile Konya'da İtalyan birlikleri,
Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.

Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta.

Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da Anlaşık devletlerin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor.

Bundan başka, dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.

Baylar, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.


Temel ilke Türk ulusunun onurlu ve saygın bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tüm bağımsız olmakla sağlanabilir.
Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek insanlık niteliklerinde yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir.


Samsun gezimde Atatürk'ün yukarıdaki sözlerini anımsamadan edemezdim. Ben konuşmadan önce O konuşmalıydı söz konusu Samsun olunca. Çünkü onu yeni baştan öğrenmeye bugün her zamankinden daha fazla gereksinim olduğuna inanıyorum.

Bir buçuk günü yollarda harcanan üç günlük Samsun gezisi beni çok mutlu etti. Tam anlamıyla geçmişe yolculuktu.
Arkadaşlarımla, öğretmenlerimle buluşmak, öğrencilik mekanlarında dolaşmak anlatamayacağım kadar güzeldi. İlk akşam Sevgili öğretmenlerimiz Mustafa Kırcı ve Mehmet Şahin konakladığımız Samsun Öğretmen evine gelerek bizi çok mutlu ettiler. O yıllarda yaşça çok büyük olduklarını düşündüğümüz bu öğretmenlerimizin otuz yaşında olduklarını öğrenmemiz bizi çok şaşırttı doğrusu...
Yukarıdaki fotoğraf Meşe restorantta, hepimizin ona çok şey borçlu olduğumuz konusunda birleştiğimiz, çok sevgili öğretmenimiz Mazhar Kükey'le buluştuğumuz andan. Onu bize getiren, gezi süresinde hep yanımızda olan Sevgili Öğretmenimiz Mehmet Şahin'e çok çok teşekkür ediyorum.

Eski adı Divan olan Sampi Pastanesi'nde de nostalji yaptık. Ve leziz sakızlı dondurmasıyla serinledik.
Teleferikle çıktığımız Amisos'ta öğlen yemeğimizi yedik, tepeden, özlediğimiz Samsun manzarasını, doya doya seyrettik.
Kimbilir kaç kez koşa koşa inip çıktığım okul merdivenlerini otuz altı yıl sonra bir kez daha çıkıp indim anılar denizinde dalgalanarak...
Timülüslerin altındaki mezara giderken küçük bir mola "an"ı yakalamaya yetti bile...


Söze gerek var mı?



Samsun Eğitim Enstitüsü yok artık. Okulumuz Ondokuz Mayıs Üniversitesi Atakum Kampüsüne dönüşüvermiş.






Şu üst kat pencerelerinden nasıl da gelen geçen otobüslere bakıp "Ahh bir bitse!" diye iç geçirmiştik. Kaç yazar, kaç şair konuk oldu sınıfımıza. Romanlarda ağladık, şiirlerle duygulandık, özlem yüklü mektuplar yazdık sayfalar dolusu...







Mazhar Hocam, canım hocam, sevgili öğretmenim, değerli büyüğüm... Seninle şu anı yaşamak tüm yorgunluğa değer. Her şey için çok teşekkür ederim. Emeklerin boşa gitmedi, inan...

Bu karşılaşmamızda da uyarı görevini yine yaptı:
"Size bir soru." diye söze başladı. "Son yazım kılavuzunu aldınız mı? Dil derneğinin çıkardığını, TDK çıkardığı imla kılavuzunu demiyorum, dikkat edin!" dedi.

Aldık, almasına da sınavlarda TDK'ninki geçerli diye yanıtladık biz de...

Yazım kılavuzunda bile birliktelik sağlayamamış olmak bugünkü sorunlarımızı açıklamıyor mu? Tevhid-i Tedrisat kanununu yok sayarsak, eğitim birliğini kuramayız. Farklı eğitimden geçen insanların çatışmasından doğal bir şey olabilir mi? İki ayrı Türkiye yaratıyoruz kendi ellerimizle, sonra da oturup halimize ağlıyoruz. Atatürk'ten uzaklaşmak bizi çıkmazlara sürüklüyor bilmiş olalım.


Otobüsle Samsun turu attık bir de... Belediye otobüsü şöförüne de teşekkür ediyorum bu gezi için.


Okul lokaline çıkan merdivenlerde arkadaşlarım.
Sanki o zamanlardan "Seni andım bu gece, kulakların çınlasın" şarkısı çınlatıyor kulaklarımı, kimse duymasa da ben duyabiliyorum. Bir de "Elveda Meyhaneci, artık kalamıyorum, bir başkayım bu akşam sarhoş olamıyorum..." Ve "Rüyalar gerçek olsa...".







Sevgili Aysel, hepimize kolye, küpe, yüzük almış. Ben de takıp poz verdim işte böyle...

Herkes hediyesini seçmeye çalışıyor.






Şükran'la Safiye, Lahmacun Orhan'da eski günlerdeki tadı bulmuşa benziyor.
Samsun Fuarı da yok artık. Hem de on beş yıl olmuş fuar kaldırılalı. Yerine Kurtuluş Parkı ve içinde sıcaktan beş dakika kalabildiğim Yabancılar Pazarı açılmış.

Deniz, doldurulduğu için şehirden uzaklaşmış mı ne? Dolgu alanları parklarla bezenmiş, ama doğa verdiğini geri almazsa tabi! Biz eskiden okulun bahçesinde denizle buluşuyorduk, şimdi araya yol bile yapmışlar doldurarak...

Tütün Fabrikasının terk edilmiş görüntüsüne bakar mısınız? Ahh eskiden buralarda çoğu kadın tütün işçileri vardı bizim zamanlarda. Şimdi pek çok fabrika gibi harebe halinde yıkılacağı günü bekliyor.

Fabrikanın dış cephesindeki pencereler kağıt ya da bezlerle kapatılmış, önü para arkası madara desem biraz kaba mı kaçtı, bilmem. Ama işsizlik can sıkıcı, fabrikaların, iş yerlerinin birer birer kapanması üzücü değil mi?

O, heybetli Konak Sineması bu kez gözüme çok küçük göründü. Ben mi büyüdüm, yoksa o zaman da mı böyleydi? Nedense hayal kırıklığı oldu bende. Tanımakta güçlük çektim doğrusu.

Bu da konakladığımız Öğretmenevi...

Samsun gezisi yorucu olsa da, çok kısa sürse de inanılmaz mutlu etti beni. Bilmediğim, unuttuğum pek çok anıyla bazen katılırcasına güldük, yitirdiklerimiz için hüzünlendik, gelemeyenlerin kulaklarını çınlattık.

En çok da Eski Türk Edebiyatı öğretmenimiz Nazik Hanım'ı andık. Şu anda doksan bir yaşında ve Isparta'da yaşıyor.

Genç yaşında yitirdiğimiz arkadaşımız Fatma için çok üzüldük.

Bir anıyla bitireyim mi?

Hicran arkadaşımız o yıllarda çok zayıftı, çok üşüyordu. Bir gün Mazhar Kükey'in dersinde en arka sırada ayaklarını altına alıp oturmuş, üstüne de bir örtü örtmüş. Yanındaki arkadaşımız Hicran'ın ayakkabılarını ön sıraya itmiş, ön sıradakiler de alıp sıranın gözüne saklamışlar. Ancak aksilik bu ya Mazhar Bey, Hicran'ı tahtaya çağırmasın mı? Zaten hocadan çok korkan Hicran, ayakkabılarını da bulamayınca çılgına dönmüştü. Bu anı, hoca dahil hepimizi çok güldürdü.

İyi ki gitmişim, iyi ki...

Seneye, bir değişiklik olmazsa Bandırma'dayız.

Tüm dostlarıma selam ve sevgilerimle...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...