BAŞBAKANA YAZILAN BİR MEKTUP
Simto Alev
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran 2013 Cuma
6 Aralık 2011 Salı
RİSK
Bahar aylarının verimli topraklarının içinde iki tohum yan yana yatıyormuş.
Tohumlardan biri diğerine:
"Ben büyümek istiyorum! Köklerimi altımdaki toprağın derinlerine ve filizimi yeryüzüne göndermek istiyorum... Baharın müjdecisi tomurcuklarım açılsın istiyorum...Güneşin sıcağını yüzümde, sabahın tatlı dokunuşunu yapraklarımda hissetmek istiyorum!" demiş.
Ve büyümeye başlamış bu tohum.

İkincitohum:
"Ben korkuyorum, köklerimi altımda yatan toprağın derinliklerine göndersem, karanlıklarda beni neyin beklediğini bilemem. Üstümdeki toprağı zorlayıp yeryüzüne çıkmaya çalışsam, filizlerim zarar görebilir... Hem tomurcuklarım açmaya başladığında üzerlerinde salyangozlar gezip onları yemeğe kalkarsa? Ya tomurcuklarım açılıp çiçeğe dönüştüklerinde küçük bir çocuk beni koparıverirse? Yo, hayır. En iyisi burada kalıp beklemek. Büyümek için belki daha güvenli bir zaman bulabilirim." demiş.
Ve ikinci tohum beklemeye başlamış.
O sırada yumuşamış olan bahar toprağını eşeleyen bir tavuk bulmuş tohumu ve bir lokmada yutuvermiş...
KISSADAN HİSSE
1)Riskleri göze almaktan ve büyümekten korkanları yaşam bir anda yutuverir.
2).............?????
(Yazarsanız sevinirim.)
"Tavuk Suyuna Çorba" adlı eserden.
Jack Canfield ve Mark Victor Hansen
20 Ekim 2010 Çarşamba
BÜYÜK HÜNER
SUNU Şiirinde:
İlle görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel...
demiş Sevgili Arif Damar. Bekleye bekleye aramızdan ayrıldı. Artık şiirleriyle yaşayacak.
Bakın BÜYÜK HÜNER adlı şiirinde de şunları söylemiş:
Güle güle Arif Damar... Biraz geç kaldık söylemeye, ama seni seviyoruz.Bıraktığın yerden beklemeye devam edeceğiz gözün arkada kalmasın:
İlle görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel
Sen rahat uyu...
İlle görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel...
demiş Sevgili Arif Damar. Bekleye bekleye aramızdan ayrıldı. Artık şiirleriyle yaşayacak.
Bakın BÜYÜK HÜNER adlı şiirinde de şunları söylemiş:
İnsanları sevmek kolay değil,
bir hürriyet bu
çetindir memleketimde.
Bu dünyada yaşadığın şu kadar yıl,
gerçekten, güzellikten, yiğitlikten
payına düşeni alabilmişsen,
vermişsen payına düşeni,
gerçek için, güzellik için,
gücüne karşı konmaz
korkusuz direnirsin.
Bilirsin,
bir kere korku düşerse adamın içine,
bir kere koparsa sevdiklerinden,
mümkünü yok
gitti gider.
Söner gözlerinde güzelim ışık
kararır, çirkinleşir yüzü
önceleri utanır belki
sonra vızgelir
umurunda olmaz dünya.
İnsanları sevmek büyük hüner
insanlarla beraber.
bir hürriyet bu
çetindir memleketimde.
Bu dünyada yaşadığın şu kadar yıl,
gerçekten, güzellikten, yiğitlikten
payına düşeni alabilmişsen,
vermişsen payına düşeni,
gerçek için, güzellik için,
gücüne karşı konmaz
korkusuz direnirsin.
Bilirsin,
bir kere korku düşerse adamın içine,
bir kere koparsa sevdiklerinden,
mümkünü yok
gitti gider.
Söner gözlerinde güzelim ışık
kararır, çirkinleşir yüzü
önceleri utanır belki
sonra vızgelir
umurunda olmaz dünya.
İnsanları sevmek büyük hüner
insanlarla beraber.
Güle güle Arif Damar... Biraz geç kaldık söylemeye, ama seni seviyoruz.Bıraktığın yerden beklemeye devam edeceğiz gözün arkada kalmasın:
İlle görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel
Sen rahat uyu...
8 Nisan 2008 Salı
İKİLEM YAŞAMAK
Sizin de ikilemleriniz oldu mu ? Bu da soru mu şimdi, olmuştur mutlaka...
Ben yine karasızlık içine girdim. İkilem yaşamak kısıtlıyor beni de. Böyle durumlarda kendime zaman tanıyorum. Bu da yazmamı engelliyor bir süreliğine...
Onu mu yazayım, bunu mu ? Bir yandan da seviniyorum. İkilem beni kısıtlarken bir yandan da özgür olduğumu düşündürüyor bana... Tuhaf değil mi ? Kısıtlama ve özgürlük, iki karşıt kavram...
İkilem yaşamak özgür olmak anlamına gelir mi ? Bence gelir. Çünkü ikilemin var olması demek,
seçeneklerin var olması demektir. Yani bir seçim yapacağız demektir. İşte bu nedenle ikilem yaşadığımız için sevinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Haksız mıyım ?
Düşünün bir kez : Yazabileceğiniz tek bir konu, okuyabileceğiniz tek bir kitap ya da gazete, dinleyeceğiniz tek bir müzik, konuşabileceğiniz tek bir kişi, seçebileceğiniz tek bir meslek, arayacağınız tek bir adres , yaşayabileceğiniz tek bir şehir olsaydı ne denli özgür hissederdiniz kendinizi ?
Evet , ben şu anda özgürlüğümü , seçme özgürlüğümü , kullanarak " Dünü düşünerek " bugünü yazmak istiyorum...
Dün sizlerle paylaştığım , 28 Ocak 1976 tarihli günlüğümün sonunda şöyle demişim:
" Olayların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki üzücü bir haber almayalım radyodan. Her gün bir ölüm haberi... Nasıl olacak, nereye gidecek ? Ortaokullara kadar yayıldı......... " Sonra da yazıyı :
" Düzelir diye teselli olalım. Her şey düzelir. İş işten geçmemiş olsa !.. " diye tamamlamışım.
Evet, iş işten geçmemiş olsa ! Günlükteki bu yazıyı, 1980 'den dört yıl önce yazmışım. O gün iş işten geçmemişti henüz. Bu olaylar dört yıl daha sürmüş. Önlem alınmadı mı , alınamadı mı, birileri bizi o karanlık günlere bilerek isteyerek mi sürükledi durup düşünmek zorunda değil miyiz ?
Ve bugün... 1976' dan 2008'e... Kocaman 32 yıl geçmiş. Benzer olayları yaşadığımızı görmenin tedirginliği içinde dünümü mü, bugünümü mü yazsam diye ikilem yaşıyorum.
Yazık değil mi bize ? Bir ömür, birileri cebini, hırsını dolduracak diye , acılar yaşayarak tükenmiş. Kişisel mutluluklarımızdan utanır olmuşuz. Yaşamalarımızı ertelemişiz. Yeteneklerimizi geliştirememişiz. Bir ömür boyu yol almışız ama geriye dönüp bakınca bir arpa boyu ilerlememiş olmanın acısını yaşıyoruz.
Ve bugün... Daha da büyük tehlikelerin var olduğunu görüyoruz. Üstümüze üstümüze çullananların kollarının bir ahtapotunkinden daha çok ve daha güçlü olduğunu görüp ürküyoruz. Nereden, nasıl saldıracaklarını anlamaya, çözmeye, önlemler almaya çalışıyoruz.
Daha dün Akdeniz Üniversitesinde karşımıza çıktılar... Gençleri birbirine düşürüp aralarına karıştılar... Ellerinde silah, kameralara poz verip ortadan kayboldular... Herkes yakalandı, silahlı ajan kaçtı nasıl olduysa!.. MHP Antalya örgütüne gidip geliyormuş, olayın arkasından, hemen bu görüntüler gönderildi televizyonlara... MHP ve Ülkücülere oldum olası güven duymadım. Geçmişte çok hatalar yaptıklarını, çok acılar yaşattıklarını da söyleyebilirim, ancak bu olay bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin başına gelenleri anımsattı, nedense...
Hatırlayanlar vardır ama bilmeyenler için yazmak istiyorum. Derneğe genç bir çocuk geliyor, birlikte çalışmak istediğini söylüyor. Bir süre çalışıyor, herkesin sevgi ve güvenini kazanıyor. Sonra bir gün derneğe polis baskın düzenliyor ve bir kaset ele geçiyor. Çağdaş yaşamı toplumun gözünden düşürecek bir kaset ! Sonradan iş anlaşılıyor. Sözünü ettiğimiz genç o kaseti özellikle oraya koymuş, bu amaçla aralarına sızmış...
Şimdi Antalya Üniversitesindeki olaya dönersek... Olaydan hemen sonra bu kasetlerin servis yapılması... MHP 'yi zan altında bırakıyor, bir. Antalya Üniversitesi Rektörü , Üniversiteler Arası Kurulun Başkanı değil mi ? Türban konusundaki darbe girişimcilerine en sert tepkiyi bu kurul ve başkan vermedi mi ? Bu olay çok başarılı bir rektörü karalamak için iyi bir olanak yaratmadı mı, bu da iki... Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Sayın Yücel Aşkın'a ve bu olayda suçladıkları kişinin intiharına tanık olmadı mı bu toplum. Şemdinli soruşturmasını unutabilir miyiz ?
Ergenekon soruşturmasında da çeşitli servisler yapılmadı mı birileri tarafından ? Sayın İlhan Selçuk gece yarısı evinden apar topar götürülmedi mi ? O günden sonra hastanede değil mi ?
Sivas Madımak otelinde aydınlarımız yakılmadı mı göz göre göre... O olaydan bir hafta sonra ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz 'ı kaybetmedik mi ? Danıştay saldırısında bir savcımızı yitirmedik mi , onun cenaze töreninden sonra da Sayın Bülent Ecevit 'i yatırmadık mı hastaneye. Ve sonra da...
Fethullah Gülen , neredeyse berat etmeyecek miydi, savcılarımız olaya el koymasaydı ? Berat ettikten sonra ülkeye dönmeyecek miydi ?
Bütün bu olaylar toplumda korku ve endişe yaratmıyor mu, korkudan insanlarımız susmuyor mu ? Bu da üç !..
Demokrasinin olanaklarından yararlanarak, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarına birileri saldırmaya kalkmadı mı ? Hukuk hepimize gerekmiyor mu ? Size ayrı, bize ayrı uygulanırsa ona hukuk diyebilir miyiz ? Zengine başka, yoksula başka; az olana çok yasak, çok olana yok yasak nerede görülmüş. Toplumda huzur isteyenler, yasalara saygılı olmak zorunda değil mi ? Demokrasi ne zamandan beri kuralsızlık rejimi oldu ki ?
Zor, çok zor günlerden geçiyoruz... Düzelir diye teselli olmak istiyorum yine de... Yeter ki İŞ İŞTEN GEÇMESİN !
Ben yine karasızlık içine girdim. İkilem yaşamak kısıtlıyor beni de. Böyle durumlarda kendime zaman tanıyorum. Bu da yazmamı engelliyor bir süreliğine...
Onu mu yazayım, bunu mu ? Bir yandan da seviniyorum. İkilem beni kısıtlarken bir yandan da özgür olduğumu düşündürüyor bana... Tuhaf değil mi ? Kısıtlama ve özgürlük, iki karşıt kavram...
İkilem yaşamak özgür olmak anlamına gelir mi ? Bence gelir. Çünkü ikilemin var olması demek,
seçeneklerin var olması demektir. Yani bir seçim yapacağız demektir. İşte bu nedenle ikilem yaşadığımız için sevinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Haksız mıyım ?
Düşünün bir kez : Yazabileceğiniz tek bir konu, okuyabileceğiniz tek bir kitap ya da gazete, dinleyeceğiniz tek bir müzik, konuşabileceğiniz tek bir kişi, seçebileceğiniz tek bir meslek, arayacağınız tek bir adres , yaşayabileceğiniz tek bir şehir olsaydı ne denli özgür hissederdiniz kendinizi ?
Evet , ben şu anda özgürlüğümü , seçme özgürlüğümü , kullanarak " Dünü düşünerek " bugünü yazmak istiyorum...
Dün sizlerle paylaştığım , 28 Ocak 1976 tarihli günlüğümün sonunda şöyle demişim:
" Olayların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki üzücü bir haber almayalım radyodan. Her gün bir ölüm haberi... Nasıl olacak, nereye gidecek ? Ortaokullara kadar yayıldı......... " Sonra da yazıyı :
" Düzelir diye teselli olalım. Her şey düzelir. İş işten geçmemiş olsa !.. " diye tamamlamışım.
Evet, iş işten geçmemiş olsa ! Günlükteki bu yazıyı, 1980 'den dört yıl önce yazmışım. O gün iş işten geçmemişti henüz. Bu olaylar dört yıl daha sürmüş. Önlem alınmadı mı , alınamadı mı, birileri bizi o karanlık günlere bilerek isteyerek mi sürükledi durup düşünmek zorunda değil miyiz ?
Ve bugün... 1976' dan 2008'e... Kocaman 32 yıl geçmiş. Benzer olayları yaşadığımızı görmenin tedirginliği içinde dünümü mü, bugünümü mü yazsam diye ikilem yaşıyorum.
Yazık değil mi bize ? Bir ömür, birileri cebini, hırsını dolduracak diye , acılar yaşayarak tükenmiş. Kişisel mutluluklarımızdan utanır olmuşuz. Yaşamalarımızı ertelemişiz. Yeteneklerimizi geliştirememişiz. Bir ömür boyu yol almışız ama geriye dönüp bakınca bir arpa boyu ilerlememiş olmanın acısını yaşıyoruz.
Ve bugün... Daha da büyük tehlikelerin var olduğunu görüyoruz. Üstümüze üstümüze çullananların kollarının bir ahtapotunkinden daha çok ve daha güçlü olduğunu görüp ürküyoruz. Nereden, nasıl saldıracaklarını anlamaya, çözmeye, önlemler almaya çalışıyoruz.
Daha dün Akdeniz Üniversitesinde karşımıza çıktılar... Gençleri birbirine düşürüp aralarına karıştılar... Ellerinde silah, kameralara poz verip ortadan kayboldular... Herkes yakalandı, silahlı ajan kaçtı nasıl olduysa!.. MHP Antalya örgütüne gidip geliyormuş, olayın arkasından, hemen bu görüntüler gönderildi televizyonlara... MHP ve Ülkücülere oldum olası güven duymadım. Geçmişte çok hatalar yaptıklarını, çok acılar yaşattıklarını da söyleyebilirim, ancak bu olay bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin başına gelenleri anımsattı, nedense...
Hatırlayanlar vardır ama bilmeyenler için yazmak istiyorum. Derneğe genç bir çocuk geliyor, birlikte çalışmak istediğini söylüyor. Bir süre çalışıyor, herkesin sevgi ve güvenini kazanıyor. Sonra bir gün derneğe polis baskın düzenliyor ve bir kaset ele geçiyor. Çağdaş yaşamı toplumun gözünden düşürecek bir kaset ! Sonradan iş anlaşılıyor. Sözünü ettiğimiz genç o kaseti özellikle oraya koymuş, bu amaçla aralarına sızmış...
Şimdi Antalya Üniversitesindeki olaya dönersek... Olaydan hemen sonra bu kasetlerin servis yapılması... MHP 'yi zan altında bırakıyor, bir. Antalya Üniversitesi Rektörü , Üniversiteler Arası Kurulun Başkanı değil mi ? Türban konusundaki darbe girişimcilerine en sert tepkiyi bu kurul ve başkan vermedi mi ? Bu olay çok başarılı bir rektörü karalamak için iyi bir olanak yaratmadı mı, bu da iki... Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Sayın Yücel Aşkın'a ve bu olayda suçladıkları kişinin intiharına tanık olmadı mı bu toplum. Şemdinli soruşturmasını unutabilir miyiz ?
Ergenekon soruşturmasında da çeşitli servisler yapılmadı mı birileri tarafından ? Sayın İlhan Selçuk gece yarısı evinden apar topar götürülmedi mi ? O günden sonra hastanede değil mi ?
Sivas Madımak otelinde aydınlarımız yakılmadı mı göz göre göre... O olaydan bir hafta sonra ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz 'ı kaybetmedik mi ? Danıştay saldırısında bir savcımızı yitirmedik mi , onun cenaze töreninden sonra da Sayın Bülent Ecevit 'i yatırmadık mı hastaneye. Ve sonra da...
Fethullah Gülen , neredeyse berat etmeyecek miydi, savcılarımız olaya el koymasaydı ? Berat ettikten sonra ülkeye dönmeyecek miydi ?
Bütün bu olaylar toplumda korku ve endişe yaratmıyor mu, korkudan insanlarımız susmuyor mu ? Bu da üç !..
Demokrasinin olanaklarından yararlanarak, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarına birileri saldırmaya kalkmadı mı ? Hukuk hepimize gerekmiyor mu ? Size ayrı, bize ayrı uygulanırsa ona hukuk diyebilir miyiz ? Zengine başka, yoksula başka; az olana çok yasak, çok olana yok yasak nerede görülmüş. Toplumda huzur isteyenler, yasalara saygılı olmak zorunda değil mi ? Demokrasi ne zamandan beri kuralsızlık rejimi oldu ki ?
Zor, çok zor günlerden geçiyoruz... Düzelir diye teselli olmak istiyorum yine de... Yeter ki İŞ İŞTEN GEÇMESİN !
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......