
"Uzakta, Güllübağlar'dan doğru, bir bağlamacının maya söyleyen gür, yanık sesi de o sıra yükseldi:
Huma kuşu yükseklerden seslenir
Yar koynunda bir çift kumru beslenir
Sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ben ağlim ki belki deli gönül uslanır.
Bağlamacının perde perde yükselen uzun ezgisi, çiğ düşmüş boz toprağın üstünde; yalın, insancıl, acılı , yayıldı, dağıldı doğan güne.
***
"Miskin adem oğulları
Ekinlere benzer gider
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi."
Yunus Emre
Ekinlere benzer gider
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi."
Yunus Emre
Arap Yarımadası'nın kurak, kumlu topraklarından kuzeye, Anadolu'nun yüksek yaylalarına doğru gelenler; doğuda Dicle'nin sığ, durgun sularını , batıda derin yatağında gürültülerle akan Fırat'ı izler; dağlık, dar bir geçide ulaşırlardı.
Geçidin kuzeye bakan arka yamaçları; Çapakçur, Monzur, Nurhak dağlarının çevirdiği ince uzun bir vadiye inerdi. Murat Irmağı, Karasu, Peri Suyu, ayrı ayrı, çok uzaklardaki yüksek yaylalardan gelir, bu ince uzun vadinin güneyinde birleşir, Fırat'ı oluştururlardı. Gür, gürültülü, uzun yolun yolcusu Fırat'ı.
Fırat, okyanusa kadar uzanan yolculuğunun bu çıkış yerinde dik, derin vadilerden, kayalık dar boğazlardan geçerdi. Dar boğazlara gelip girdiğinde, döner, yükselir, yatağından yukarılara köpük köpük dalgalar, saydam su zerrecikleri saçardı; önünde, arkasında akıl almaz girdaplar, korkunç mağaralar oluştururdu.
Suların akıp gittiği derin vadinin iki yakasındaki dik dağ yamaçlarında bodur meşeler, alıçlar, bademler göğerirdi. Aşağıda, vadinin derinliğinde gürültülerle akan coşkun sulardan uzakta, bu ağaçlar; kavruk, tozlu, seyrek; büyür, kurur, yeniden göğerirdi.
***
Yukarışehir'e vali atandığında kırkının üstündeydi Salih Sıtkı Paşa.
Paşa, Yukarışehir'de, devleti sıkışıp kaldığı cendereden çekip çıkaracaktı. Çekip çıkaracaktı ya , anayasasız, parlemantosuz, partisiz, derneksiz yapacaktı bu işi! Misyonerlerle, konsoluslarla yüz yüze, diz dize, söyleşip görüşerek, varsıl beyleri, ağaları, şeyhleri, her bayram konağa çağırıp armağan vererek, armağan alarak... Yol, cezaevi, hükümet, adliye, kışla yapımı için salma salarak, çalışma yükümlülüğü koyarak... Tam on bir yıl!
On bir yıl Salih Sıtkı Paşa, Yukarışehir yöresinde egemenlik sürdü. Dediği dedik, çaldığı düdüktü!
***
Kahveler geldi. Hoca efendiler kahveyi alırken, yerlerinden doğruldular, sağ ellerini göğüslerine bastırdılar.
Paşa bekledi. Gözleri ile fincanların dağılmasını izledi, sonra:
"Dine, devlete kanat germenin tam zamanıdır bana kalırsa." dedi. "Herkes, gücü yettiğince, dine devlete el vermeli!"
Hocalar başlarını salladılar, onayladılar.
Müftü Nizamettin Efendi, gözlerini kaldırdı, Paşa daha konuşacak mı, diye bekledi. Aradan zaman geçince:
"Güzel söylersin; yerince, yerli yerinde söylersin Paşa Hazretleri! Devletin içinde, siyasetin yakınında olanlar bilir iyisini, ayrıntısını. Bizim bildiğimiz, ağızdan ağıza abartılana, kulaktan kulağa saptırılana dayanır. Ola ki yanlıştır, eksiktir. Lakin, kimi şeyler çok açık şeçik doğrular gibi gelir bize."
Durdu, kahvesinden bir yudum aldı. Hiç görmezmiş gibi bakındı yöresine:
"Rus'un olduğu gibi, İngiliz'in, Fransız'ın, Prusyalının; kısacası; büyüme, yayılma yarışına çıkmış devletlerin siyasalarının temel çizgisi, Osmanlı'yı dağıtmak, esir etmektir! Sade Osmanlı'yı değil; Hind'i, Çin'i, Afgan'ı, İran'ı da... Tamamını ele geçiremeyeceklerini anladıkları büyük lokmaları, içten dıştan böler, parçalar, öyle yutmak isterler! Bize arka çıkar göründüklerinde, kaygıları lokmayı başkalarına kaptırmamaktır. Böyledir. İngiliz Rus'a karşı çıkmış, bizim yanımızda olmuşsa, çok kısa zaman için bizden yana olmuştur... Böyle kısa zamanlarda, arkası önü belli yakınlaşmalar üstüne siyaset kurmak, denge tutturmak, hiç olmaz denilmese de, güç, çok güç olur Paşa Hazretleri."
"Öyle de olsa. Hoca Efendi, bunların siyasetlerinin temelinde bizi parçalamak düşüncesi de bulunsa, bizden yana görünenleri, o sıra, yanımıza çekmek zarar getirmez."
"Yana çekmenin ödünü nedir? Ona bakmalı Paşa Hazretleri. Yana çekmenin ödünü üstünde çok durmalı. Çoğu kez, dişe diş kanlı savaşların yenilgisinde verilenler bu ödünlerden daha önemli değildir."
***
"Yukarışehir" Şemsettin Ünlü tarafından yazılmış bir roman. İnkılap Kitabevi yayınlarından. Yusuf'la Helmin'in aşkının anlatıldığı bir roman. Ancak 1870'li yılların tarihi, sosyal, kültürel olaylarıyla birlikte veriliyor bu aşk. Oldukça sürükleyici bir eser. Dili şiirsel, anlatımı içten. Bir şehrin taşınma öyküsü de var.Tarihden çıkarmamız gereken dersler de...
Yukarışehir, yazarın olduğu gibi babamın da doğduğu şehir . Mezre'ye taşınmış, adı Elazığ olmuş.
Elazığ Okuyor, dedik; Elazığ Şiirin Başkenti, dedik. Elazığlılardan hiç ses çıkmadı. Aslında bu başlıkları Elazığ Valisi kampayasında kullandı, ben de sevinçle yazdım, yorumladım. Ama şimdi Elazığ gerçekten okuyor mu, emin değilim. Belki okuyordur da yazmıyordur. Çünkü pek çok Elazığ yazısı yazdım, onlardan doğru dürüst yorum alamadım.
Sayın Elazığ Valisinden küçük bir ricam var : Bu yıl ki kampanyasını düzenlerken "Elazığ Yazıyor" diye yapsın. Ve bu romanı hiç olmazsa Elazığlılar okusun...
Dostukla...


















