Nesimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nesimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2008 Pazar

SUSMAK MI SÖYLEMEK Mİ

" Söyleyenler doğrusun bilmez, bilenler söylemez! " demiş bir eskimiz. Ben de bunun farkına varmıştım, diyorsunuz ; doğru söz, hem de , ne güzel söylenmiş. Ama şair hemen ardından şunu söylüyor :

"Cuylar çün vardılar deryaya hamiş oldular"

Demek doğruya erişenin susması denize ulaşan ırmakların susması kadar tabii imiş. Öyle ya , madem doğruyu bildin , hakkı buldun, bir anlamda tanrılaştın demektir ; sen de onun gibi sessiz derinliklere çekilir oturursun.

İşte Doğu bilgeliğinin çıkmazı yahut yaşayabilmek için bulduğu tek çıkar yol. Bilgenin susması, hem Tanrı'ya hoş geliyormuş, hem de zamanın padişahına. Büyük sırra eren , dünyadan elini eteğini çekip " Gemisini kurtaran kaptan" diyormuş. Demek " en-el-Hak " deyip asılan Mansur,

" Sırr-ı ezel aşikare
Arif nice eylesin müdare "

deyip derisini yüzdüren Nesimi, birer Doğu bilgesi değil, Galile gibi denizle konuşan ırmaklarmış. Doğu, insanın piştikçe sustuğu , sustukça piştiği yer. Büyüklerin yanında susan delikanlı, ustanın yanında susan çırak, padişahın önünde susan vezir makbulmüş eskiden. Sözün gümüş olduğu yerde bile sukut altınmış.

Susmak o zamanlar sadece konuşmamak değilmiş. Nice şairlerimiz kasideler dolusu susmuş, nice hatiplerimiz meydanların ortasında kendi sözleriyle kendi düşüncelerini izlemişler. Nice devlet adamları düşüncelerini ahbaplarına söyleyip halka düşünülmesi gerekeni söylemişler. Neden ? Sadece korkudan, iki yüzlülükten , yahut kayıtsızlıktan mı ? Hayır, düzen öyle bir düzenmiş ki yeni bir düşünceden fayda değil zarar görüyormuş. Ancak söylenmiş olanın tekrar söylenmesiyle ayakta durabiliyormuş. Öylesine kabuk bağlamışız ki içimizden dışarıya, dışarıdan içimize ses gelmez olmuş. Çocukluğumuzda bir şarkı söylenirdi :

" Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. "

diye. Kimbilir nice uyanan , kabuğunu kıran düşünceler bu hal içinde kalmıştır.

Tanzimattan bu yana düşündüğünü söylemek ilkesine dayanan Batı edebiyatını benimsemeye çalışıyoruz. Cumhuriyet içinde edebiyatımız yüzyıllar söylemediği kadar söyledi. Söylemekten zarar geleceğini söyleyecek aydın kişi de kalmadı diyebiliriz. Ama yine eski alışkanlıktan kurtulmuş değiliz. Nerede !

Yeni bir düşünceyi söylemek isteyen gence şu öğütleri veren , hala ne kadar çok : " Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider ; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı ? Softalar saldıracak adam arıyor ! Sin külahın görünmesin."
Genç : " Ama başkaları söylüyor." derse : "Canım, denir, onlar zamanın istediğini söylüyor, öylesini sen de söyle."

Kaç kişiden benim gibi duymuşsunuzdur : " Bugün bir sahne gördüm komedi vallahi, olduğu gibi yaz. Moliere halt etmiş."
Ama yazmayız işte ; yutkunur geçeriz. İçimizde de nice Moliere'ler acılaşır kalır. Oysa ki bir başlasak ardı gelecek, söz sözü, göz gözü açacak, açıyor. Diyelim ki, sen iyi niyetli okuyucum, neden yazmıyorsun geçen gün kahvede söylediklerini ? Rahatın için susuyorsun desem değil, çünkü rahatını düşünsen başka türlü düşünür, yahut düşünmediklerini söylerdin. Gel , yutkunma , yaz düşündüklerini ! Necati Cumalı da öyle söylüyor bir şiirinde :

" Söyle be Arif, söyle be ! "

(Sabahattin Eyüboğlu)


not: Yorumlarınızı bekliyorum, sevgili okuyucular...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...