Çaycuma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çaycuma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2012 Perşembe

ÇAYCUMA'DA UMUTLAR TÜKENİYOR

  Bir günlük kısa gezimizin sonunda yolumuz tekrar Çaycuma'dan geçti, yirmi gün geçmiş felaketin üzerinden...

6 Nisan günü  Filyos çayı üzerinde çöken köprüde yitirdiğimiz canları arama çalışmaları devam ediyor.Umutlar tükenmiş. Bir tek askeri helikopter nehir boyunca gidip geliyor çalışma olarak. Yapacak fazla bir şey de yok, suların nereye sürüklediği bilinmeyenler aranıyor helikopterle... 
İstenen, beklenen ne? "Bir namazlık saltanat..."
 Kim bilir, nerede, ne zaman, nasıl? 


 "Akan su kir tutmaz" atasözünü yalanlarcasına gözle görülür bir şekilde kirli, bulanık bir su akıyor dere boyunca. Hani o billur ırmakları var, diye şarkılar yazılan şırıl şırıl akarken insanı ferahlatan, dibinde yüzen balıkları gördüğünüz derelere hiç benzemiyor. Görüntü ürkütücü...
 Bir söylentiye göre dereden kamyon kamyon kum taşımışlar inşaatlara, bu da suyu işte böyle yapmış, tıklarsanız daha net görebilirsiniz...

 Bataklık oluşmuş, batanın çıkması kolay değil,  çamur akıyor sanki, dibini görmek olanaksız...  Doğa affetmiyor, bedelini çok ağır bir şekilde masum insanlar çekiyor böyle.  Depremde de aynısı olmamış mıydı?Kıyıları doldurup lüks apatmanlar yapmışlardı denize sıfır, bol paralar kazanmışlardı! O evlerin deprem sonrası görüntüleri beynimize çakılı kalmadı mı? Ders aldık mı?!

Pırıl pırıl güneşin parladığı nisanın son günlerinde bir nehir böyle mi olur? Bir önceki yazımda aynı gün denizden çektiğim fotoğrafları paylaşmıştım sizlerle, koca Karadeniz dupduru bir maviyle yüzümüze gülümserken Filyos çayı içimizi karartıyor, acıtıyor. Böyle bir ölümü kimse hak etmiyor... Kaza mı, kader mi, ihmal mi, bilinçsizlik mi, açgözlülük mü bu? Paranın yenmeyeceğini bir anlasak, ahh bir anlasak!

 Bekleşenlerin sayısı da oldukça azalmış. Dilerim tez zamanda yakınlarını... Cümlenin sonunu nasıl getireceğimi bilemedim, neyi diliyorum ki? Sabır, sadece sabır...

 Gezimizin son bölümü hüzünlü bitti. Biz geçtikten hemen sonra bir ceset daha bulunmuş. Aranan yedi ceset var daha... On beş can, dile kolay, on beş can bu sularda yaşama veda etti. Sabır, sabır, sabır... 
Ülkenin her köşesinden acı haberler geliyor, sabrediyoruz elimiz kolumuz bağlı bekliyoruz. Yetkililer de sabır diliyor. Paragözler çalmaya çırpmaya devam ediyor, acılara yeni acılar katmak için durmak yok, yola devam anlayışı hız kesmiyor...

Sabır taşı olsa çatlardı, ama Anadolu insanı bu:


Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir,
Hoca Nasrettin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir,
Ferhad'dır,
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser.
Kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yar sever 
el alır.
kanadı kırılır çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yunus'u biçaredir, 
baştan ayağa yaredir." N.Hikmet

25 Nisan 2012 Çarşamba

ŞU DÜNYA GÜZELİM DÜNYA


"Bir nisan havası değil mi esen?
Zincirlere, kelepçelere inat,
Kanatlarımı açmak zamanıdır;
Allahaısmarladık kaldırımlar."
"Ben gemi olurum, sen kaptan ol;
Yelken açarız bir sabah vakti,










Güneşte gölgemiz olur deniz.
Yolculuk! derken adamızdayız."









 



"Süt beyaz bir martıyım açıklarda,
Gemilere ben yol gösteriyorum."




"Bir tren sesi duymayagöreyim,
İki gözüm,
İki çeşme."










Atatürk'üm çıkmış yücelere seslenir;
Ben ölmedim çocuklar ben ölmedim.

"Bugün yaşıyorsam
Güler yüzle emin
Tertemiz gökler altında
Dağlarım denizlerimde dost
Toprağımda dolaşıyorsam
Gecem gündüzüm hürse
Sendendir
Sendendir Atatürk..."  
(S.Taşer)


 "İsterdim tercümanım olasın,
Tanıtasın beni balıklara,
Vahşi kuşlara ve çiçeklere;
Bizdendir diyesin benim için."



Şairler, iyi ki şairler var ve de onların şiirleri...









"Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
 

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.








Ne güzel demiş Cahit Sıtkı değil mi?

"Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun."

"Seversin dünyayı doludizgin
 ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak"






Şu dünya güzelim dünya
Tıkır tıkır işliyor,
İnsanlar insanlar insanlar
Neden böyle çekişir durur?
Aklım ermiyor.

Şiirler: O.Veli, N.Hikmet,C.Sıtkı,S.Taşer, C.Külebi'den
Gezi:Çatalağzı,Türkali,Filyos,Muslu,Çaycuma,Magada'dan...
Zaman: 23 Nisan 2012   
  

10 Nisan 2012 Salı

ÖLMEYCÜZ MÜ?

 Ölmeycüz mü sevgili dostlar, ölmeycüz mü?

 Bu kadarı da olmaz! dedirten günler geçirdim...

 Kötü haber önce Ankara'dan geldi.  Erkek ardeşimin kayınvalidesi Sevgili Emine teyzemizi kaybettik. Cumartesi günü Ankara'daki cenaze törenine yetiştik. Nur içinde uyusun. 

Pazar günü dönüş yolunda kayınvalidemin yoğun bakıma kaldırıldığı haberini aldık. Doğru hastaneye gittik, eşimin kardeşi bizi bekliyordu. Önlem amaçlı olduğunu, görüşmemize izin vermeyeceklerini söyledi. O gitti; biz doktoruyla tekrar görüştük,  aynı şeyi söyledi. Beklemeyin artık, dedi. 

Eve geldik. Eşimin kardeşi telefonda, "Kayınvalidemi kaybettik!" demesin mi?  Tıp Fakültesinde tedavi görüyordu. Hemen  fakülteye koştuk.  Acılar çok tazeydi.  Pazartesi günü  Bartın'da son görevimizi yerine getirdik.Huzur içinde uyusun.


Bartın'a giderken Çaycuma'da durmadık, ama dönüş yolunda çöken köprünün yanında durduk. Ölümün zulme döndüğüne tanık olduk. Ailelerin çaresiz bekleyişi ölüm acısından da beterdi. Mezarlarını kazdırmışlar, yakınlarının sulara gömülmüş bedenlerinin derdine düşmüşlerdi. Ölüm  adın kalleş olsun,sözü boşuna mı denmiş? Boş mezarlar sahiplerini bağrına basmak için sabırsizlanıyordu. Sabır dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor ki...
 

 "Ölmeycüz mü?" diye arabasının arkasına yazan vatandaşı merak ettim. Görseydim konuşacaktım, ama yoktu. Arabasını Çaycuma köprüsünün yakınına park etmiş, belki de yakınlarını aramaya gitmişti.
 
 Biz de arabamızı park ettik, yıkılan köprünün yanındaki köprüde serbestçe dolaşmalarına izin verilen kalabalığın arasına karıştık; karşıya geçtik. 
 Köprünün önce ve sonra yıkılan bölümlerini gördük.Fotoğraf makinamın şarjı bittiği için yıkık bölümü fotoğraflayamadım...

Çalışmalar sürüyor; ancak koşullar çok ağır. Hava oldukça soğuk. Ellerim sızladı, o derece. Yağmur, suları azgınlaştırmış, ve  bulanık akmasına neden olmuş, dibi görünmüyor. Kaybolanlara kısa sürede ulaşmak  zor görünüyor...

Canlı yayın araçları, haberciler görev başındaydı.
 
Ölmeycüz mü?

 Öleceğiz sevgili dostum öleceğiz de böyle ölmesek diyorum. Keşke,keşke,keşke... Keşkeler işe yaramıyor!

Şöyle ya da böyle sevgili dostlar ölmeyecek miyiz?
 Ölmeycüz mü yazan arabayı, yıkılan köprüyü, orada kurtarma çalışmalarında görev alan emekçileri, kaybolan insanları, bekleşen acılı aileleri geride bırakarak bir başka felaketin yaşanmayacağından emin olamadığımız Zonguldak köprüsünün açık olan bölümünden geçerek yolumuza devam ediyoruz. 

Bu arada arabanın radyosu Sevgili Meray Okayı da sonsuzluğa uğurladığımız haberini duyuruyor.

Kayınvalidem normal servise alınmıştı, hastaneye ulaştığımızda. Günün müjdeli haberi buydu işte. İyi sayılırdı. Birazdan hastanede nöbet başında olacağım.  Aklımda arabanın arkasındaki "Ölmeycüz mü?" yazısı dolaşıyor.

Ölmeycüz mü sevgili okur, ölmeycüz mü? Ölücez ölücez de... 


EK: ZONGULDAK YANLIŞLARI 
Mümtaz Soysal- Cumhuriyet 
EK: ZONGULDAK YANLIŞLARI 2
Mümtaz Soysal-Cumhuriyet
 Bütün bu yanlışların en önemli sonucu vaktiyle ülkenin her yanından iş bulmak üzere gelip çalıştıkları Zonguldak’ın, şimdi çalışmak üzere başka ülkelere gitmek zorunda kalan insanların kenti olmak durumuna düşmüş olmasıdır.





16 Ekim 2008 Perşembe

ZENGİN OLAMADIK (ııı)


Kurucaşile'ye zengin olmaya gittik demiştim. Siz de zengin olduğumuzu düşünmüşsünüzdür sanırım doğal olarak. Nerdeee?
Aksine daha bir yoksullaşarak döndük.

Nasılı şöyle... Yerler dedelerden ya ! Kayda dedelerin üstüne yazılıyormuş. Eeee dedelerin çocuk sayısı çok ! Çocukların çocuk sayısı çok... Torunların sayısı çok ! Çok oğlu çok anlayacağınız...
O kadar çokluğun arasında bize bir şey düşmez! Düşse atılmaz, satılmaz, satılsa para etmez. Sadece şehirler yaşanamaz olursa çekilip doğal bir şeyler yetiştirmeye yarar ki, işte bu önemli...

Soruyorum köyde yaşayanlara, zaten birkaç aile kalmış köylerde. Fındıklar, cevizler nasıl, neden daha çok yetiştirmiyorsunuz, diye... Birkaç da kivi ağacı var, üzerinde de meyvesi... Domuzlar! yanıtını alıyorum...

Yok yok kimseye domuz dedikleri yok. Gerçek domuzlardan yakınıyorlar. Hiçbir şey bırakmıyorlarmış ortalıkta. Geceleri domuz bekliyorlarmış evlerinin çevresinde. Biraz uzak tarlalar koruyamadıkları için hep ormana yazılmış zaten. Eşim de pek çok yeri gösterdi, eskiden bizimdi buralar, bak şimdi orman olmuş. Bu ormanlar yanmıyor da otellerin olduğu bölgelerdeki gibi. Kaza süsü verip yakamıyorlar anlayacağınız. Burada "orman kanunları "hala çok geçerli. Biri bahçesindeki bir çam ağacını kesmiş de iki yıl mahkemelerde sürünmüş. Aklıma hınzırlığımdan yakılan ormanların yerine otel yapıp keyif satanlar düşüyor nedense!

İş yok mu buralarda, diyorum kadınlara... Var, tekstil atelyesi var, ama biz gitmeyiz diyorlar. Devamında; on beş gün deneme adı altında işe alıyorlar, para mara yok, sonra beğenmedik diyip işten çıkarıyorlar! Başka yerde olsa neyse, Kurucaşile küçük bir yer, herkese rezil oluruz, diyiveriyorlar bir solukta ! Bartın'a gidebilsek orada belki iş buluruz umudunu taşıyorlar.

Gezi kısa , görülenler-yaşananlar çok olunca insan ayrıntıları atlıyor işte. Ben de atladıklarımın bir kısmını yazmış oldum böylece. Bu arada Çakraz, Kapısuyu,Tekeönü, Bozköy ayrı ayrı güzellikler sundu bize. Bu arada "Bozköy Plajına Gider" tabelasını görmek beni sevindirdi. Köy ve plaj, güzel değil mi?

Evet sonuç olarak biz zengin olmadık. Hala buradayız. Biraz sonra evi yeniden elden geçirip köye göndereceğim giysileri, kitapları ayarlayıp bir koliye yerleştireceğim. Aslında yoksul onlar mı, biz mi bilemiyorum, emin değilim en azından. Yoksulluktan söz eden kadınlarımızın kollarındaki bileziklerin çokluğu geliyor aklıma. Nedense bu bilezikler aile bütçesinden sayılmıyor. Bu onların, ailenin değil! Belki de güvence olarak görüyorlar ne bileyim.

Son birşey daha... Bize büyük sevgi ve konukseverlik gösteren köyde yaşayan üç beş ailenin kendi aralarında küslükler yaşadığını da öğreniyorum. Oysa artık terk edilmiş köylerimizde az sayıdaki insanların birbirine tutunması gerekmez mi?

Burada da tutunamayanlar karşımıza çıkıyor. Hepimizin biraz da kendimizi sorgulaması gerekmiyor mu?

GÜLEREK YAZDIM (ıı)


Kendi kendine gülene ne denir biliyorum...

Biliyorum, yine de gülüyorum. Eşim sabah işe gidecek, bir de uzun süre araba kullandığı için yorgunum diyip yattı. Ben gece kuşu olarak oturuyorum. Hem televizyonda "Genç Bakış" programını izliyorum, hem de gezi notlarımı sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.Bir yandan da televizyondakilerle birlikte kahkaha atıyorum. Yüksek sesle ! Gülene ne derlerse desinler hiç de aldırmıyorum. Keşke siz de izliyor olsanız şu an...

Artık acı gerçekler hem söyletiyor hem güldürüyor. Ayla Akay isimli bir izleyici Abdullatif Şener'i sıkıştırıyor ve " Herkese maşallah, emeklilere inşallah!" diyor . Daha önce Osman Hoca bu sözü farklı bir şekilde dilegetirdi. "Hükümet bazılarına maşallah, bazılarına da inşallah diyerek işi götürüyor!"demişti de gençlerin kahkahalarına eşlik eden güçlü alkışlar almıştı...

Ya ben bunu yazmayacaktım ki... Gezip gördüklerime dönüyorum yeniden...

Gelin hamile demiştim en son anımsayan varsa...

Eeee diyorum, yoksulluktan yakınıyorsunuz, ama bakıyorum da bu yaşta üç çocuk yapmaktan da çekinmemişsiniz. Bunun arkası da gelir, diye ekliyorum. Kuzenden biliyorum, o da çok sıkıntıyla büyüttüğü beşinci çocuğundan sonra dur demişti doğurmaya...

İkisi birden savunmaya geçiyorlar hemen: " Bizi kim doktora götürecek de önlem alacağız?" Kızım bunun başka çözümleri de var diyorum. Anlıyorlar, ama: "Gel de bizim adamlara anlat!" diye yanıtlıyorlar. Kocalarının her akşam içtiğini de ekliyorlar.

İkisi de kocalarına kaçarak evlenmiş, ne cesaret, diyorum, kıkır kıkır gülüyorlar. "Gençlik işte, cahillik !" diyorlar.

Çayımız bitiyor, meyve çıkarıyorlar bahçe mahsulü; elma ve armut... Yiyemeyeceğimi söyleyince torbaya koyup bana veriyorlar... Bu arada televizyonları açık. Kayınvalide "Şunlar da evlenecek adam arıyor" diyip gülümsüyor. Kim diye soruyorum şaşırarak. O da şaşırmama şaşırıyor ve " Hiç mi görmedin bütün televizyonlar herkesi evlendiriyor!"

Eve dönünce çocuklara kitap gönderme sözü vererek oradan eşimin teyzesine geliyoruz. Kucaklaşmalar , sohbetler, anılar burada da sürüyor. Bahçeye iniyoruz. Pırasa, pazı, maydanoz,biber, minicik domates, roka topluyoruz. Teyzemizin üçüncü sınıfa giden küçük torunu yanımızdan hiç ayrılmıyor. Ona ve diğerlerine getirdiklerimize çok seviniyor. Tek tek herkese gösteriyor. Gitme zamanımız gelince de üzülüyor.

Vedalaşıp Amasra'ya doğru yola çıkıyoruz. Gündüz gördüğümüz güzelliklerin gecesini de görüp hayran kalıyoruz bir kez daha...

Amasra'da misafirhaneye geliyoruz. Görevlinin odasında ilk dikkatimi çeken sevgili Barış Akarsu'nun büyük bir resminin panoda asılı oluşu... Bir de Amasra haritası ve kenarında yine Barış Akarsu... O Amasra'yı, Amasralı da onu seviyor.

Sonra eşimin arkadaşı ve eşi gelip bizi evlerine götürüyorlar. Güzel bir akşam geçiriyoruz. Misafirhanedeki odamıza gitmeden "Sabah altı, altı otuz sıralarında kalkabilirseniz güneşin doğuşunu izleyin mutlaka." uyarısını alıyoruz. Kalkarız, erkenden kalkarız, diyip vedalaşıyoruz.

Sabah uyandığımızda telaşlanıyorum, saat yediye geliyor! Perdeyi açıyorum, yağmur var Amasra'da! Güneş müneş de ortalıkta görünmüyor. Sekize doğru salona iniyoruz. Kahvaltı masası hazır. İkişer dilim peynir, tereyağ, reçel, zeytin ve yumurta... Oturuyoruz masaya, görevli koşuyor "Ekmek henüz gelmedi, sekiz buçuğa doğru gelir!" Aklımıza teyzemizin verdiği köy ekmeği geliyor, arabadan onu alıp kahvaltımızı iştahla yiyoruz. İkinci çayı ve sigaramı balkonda içiyorum.

Karşıda üç ayrı tepenin eşliğinde Amasra bize bakıyor, biz de ona.Ve eşime şuradaki adanın adı neydi, diyorum. Tavşan Adası , diyor ve ekliyor. "İşte Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın filminin bir bölümü de orada çekilmişti." Sözünü ettiği film "Gönderilmemiş Mektuplar" dı. Ben beğenmiştim o filmi.

Yağmur eşliğinde yola çıktık. Bir ara bulutların arasından sıyrılan güneş , bize göz kırparak eski yerine saklandı. Kısa ama çok şeyi sığdırdığımız gezimiz böylece bitti. Eşim beni eve bırakıp görevinin başına döndü...

Görmeyenler varsa mutlaka bir fırsat yaratsınlar. Ve mutlaka "Canlı Balık"ta balıkla birlikte o meşhur salatasından yesin. Biz ilk kez Amasra'ya gidip de balık ve salatadan yemeden döndük. Artık bir başka sefere...


15 Ekim 2008 Çarşamba

ZENGİN Mİ OLUYORUZ? (ı)



İki gün, bir gece süren gezimizden bugün döndük. Ve ben bu süre içinde üç mevsimi yaşadım...

Kiraz ve erik ağaçları çiçek açmıştı dersem inanır mısınız bana? İnanın lütfen, gittim ağacın yanına, gözlerimi silip silp baktım.Tepeden tırnağa gelin gibiydi ağaçlar...

Akşam gelen telefondan sonra gitmeye karar verdik, sabah erkenden de yola çıktık. Hava serinceydi, sonbaharın serin havası vardı anlayacağınız...

Kurucaşile'ye gidiyorduk. Çaycuma, Bartın, Amasra yolumuzun üzerindeydi... Zengin oluyorduk. Bizim olan bağ-bahçe için tapu verilecekmiş. Tapu kadastro görevlileri köyden yaşlı kişilerle oluşturdukları bilirkişilerle nerelerin kime ait olduğunu saptayıp yıllar öncenin mallarını resmileştiriyorlarmış. Acele gelin dediler, biz de gidiyorduk...

Öğleye doğru hava açmaya başladı. Yol boyunca yeşilin ve mavinin her tonuyla gözlerimiz bayram yaptı, yüreğimiz yumuşadı, yenilendik, güçlendik. Her virajın çıkışında, her tepeye yükselişte hiçbir resmin, hiçbir tablonun yansıtamayacağı güzelliklerle buluştuk. Başka renk yoktu. Doğa yeşille maviye dönüşmüştü... Dağlarda hiç mi toprak olmaz! Hiç mi boş yer görünmez? Tüm dağlar ormandı, ağaçtı ve yeşildi. Ve yeşilin her tonu görücüye çıkmıştı sanki...

Ve deniz... Her dağın, her tepenin arasından mavi mavi gülümsüyordu... Çaycuma, Bartın nasıl da hızla gelişiyordu. Yol boyu pek çok konaklama yeri yapılmış dinlenmek isteyenlere... Ama Amasra başkaydı, bambaşka...

Fatih Sultan Mehmet'i hayran bırakan Amasra! Görünce burayı seslenmiş:

- Lala lala cennet bura mı ola ? Öyleyse tez alına !

Amasra'yı da arkamızda bırakarak öğlen olmadan Kurucaşile'ye ulaşıyoruz. Yazdan çalınmış bir hava karşılıyor bizi...

İçeri girmeyelim, diyorum. Dışarda oturuyoruz uzun süre... Güneş yakıyor. Yemek hazır, buyurun davetiyle yemeğe oturuyoruz. Güzel bir tarhana çorbası, ardından da sıcak sıcak, kızarmış balık... Pirinç pilavı da var, ama ondan yemiyoruz. En çok ben yiyiyorum turşudan. Yeşil domates, biber, patlıcan birleştirilmiş nefis bir turşu olarak soframıza kurulmuş. Yoğurttan da alamıyorum. Turşunun yarısını tek başıma ben bitiriyorum. Bir de salatanın yanındaki tabakta yeşil yeşil bakan maydanozlara dayanamıyorum. Biraz önce bahçeden toplanmış maydanozlar bunlar, yenilmez mi? Galiba ben yeşile vurgunum...

Yaz sıcağını da yanımıza alarak köye gidiyoruz. Köyde her zamankinden daha fazla kişi var bu kez. Onlar da bizim gibi zengin olmaya gelmişler köye... Yerlerinin kendilerinin olduğunu kayda geçirecekler... Herkes büyük bir sevgiyle kucaklıyor bizi, kimlerdensiniz sorusuyla sık sık karşılaşıyoruz burada. Ardından anlatılan anılar anılar, gözyaşları eşliğinde anlatılan öyküler ve sitemler büyüklerimize... Herkes kendi öyküsünü anlatıyor aslında... Yaşlı teyzeler ve amcalar... Kimi elindeki bastona tutunmaya çalışıyor, kimisi de yanındakine...

-Şu evi yaptırmadınız gitti ! Bak artık içine de girilmiyor, yıkıladı zaten üst tarafı ! Hiç gelmiyorsunuz ki? diyor biri. Bir başkası:

-Çok mu bıktı annenler buralardan? diye sitemini eşime yöneltiyor.

- Yok yok diyor eşim, yaşlılık işte, diyor sıkılarak.

Eşimi işlemlerle baş başa bırakıp köyü gezmeye çıkıyoruz kuzeniyle... Yıkılan eve bakıyoruz yakından. Evin çevresi de dikenlerle, otlarla çevrilmiş. Çok yaklaşamıyoruz, bir iki diken batmasından sonra...

Biraz ötedeki bir bahçeye gözüm kayıyor, ,inanamıyorum ! Beyaza bürünmüş bir ağaç. Evet kirazlar çiçek açmış! Kuzenimiz erikler de diyor! Ağaçlar armut dolu. Ellerimiz armut topluyor, gerçek anlamıyla. Çoğunu kuzenimiz topluyor ben azını...

Bir ses duyuyoruz karşı pencereden. Gelin çay demledim diyor içtenlikle... Yok mok derken ısrarlara dayanamayıp giriyoruz içeri. Tertemiz, sade bir köy evi. Karşıda büyük bir televizyon. Çayımızı yudumlarken sohbet ediyoruz...

Yoksulluktan yakınıyor onlar da. Gelin kaynana birlikte oturuyor burada. Geline yaşını soruyorum, otuz dört , diyor. Biri sekizinci sınıfta, diğeri dördüncü sınıfta iki oğlu var. Öğretmenlerden yakınıyor. Sürekli kitap alın diyorlar, bir test kitabı istemişler, tam kırk lira! Biz kaç ayda öderiz bu parayı? Hafta sonu kurs yapacaklarmış, o kitaptan! Paralı mı veriyorlar kursu, soruma hayır, yanıtını alıyorum. Tanımadığım bu öğretmenlere içimden selam gönderip ne güzel bakın diyorum. Tatilini çocuklarınızın geleceği için harcıyorlar! Üçüncü çocuğun yolda olduğunu öğreniyorum, gelin hamile...

(Çok uzadı, devamı diğer yazıda) Tabi sıkılmadan buraya kadar gelenler için bu not.

Gelen varsa geldiğini söylesin... Bakalım kaç sabırlı okuyucu var? Çok merak ettim de...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...