14 Şubat, malum "Sevgililer Günü"ydü...
Biz de eşimle dışarda yemek yemeğe karar verdik. Akşam evden çıktık; aklımızda belli bir mekan da yok.
"Saklı Kent"e mi gitsek, daha önce hiç gitmedik, denesek mi, derken oradan vazgeçtik. Sık gittiğimiz "Öküşne" ye karar verdik; tanıdığımız, bildiğimiz bir yer.Park sorunu yok; ne uzak, ne yakın...
Gittik gitmesine, ama hiç ummadığımız bir sorunla karşılaştık. Daha arabadan inerken koşarak gelen garson, hiç yer kalmadığını söylemesin mi? Eşim sinirlendi, söylenmeye başladı. Devamlı müşteriye bu yapılır mı, diyor. Ben de şaşırdım, ama bir yandan da mutlu oldum. Yurdum insanı birbirini seviyor demek ki... Ohh, ne güzel...
Hava sisli, göz gözü görmüyor o derece. Konvoya katıldık Ereğli yönünde ağır ağır ilerliyoruz. Üç tuneli de geçtik.
"Gün Işığı" na gidelim bari dedik,daha önceden biliyoruz, gitmiştik birkaç kez; ama endişeliyim. Konvoydan biri sollamaya karar verse karşıdan gelen arabayla burun buruna gelecek; al sana zincirleme kaza... Çok sis görmüştüm; ama böylesini görmemiştim. Mekanı göz kararı, el yordamı sonunda bulduk.
Ya yer yoksa, demeden içeri girdik; hava soğuktu, içerisi sıcaktır beklentisiyle... Yanılmışız, kaloriferleri geç yakmışlar, mekan henüz tam ısınmamış. Neyse boş yer varmış, oturduk. Çok sevimli, genç kız garsonumuzun "Hoşgeldiniz, nasılsınız, gününüz kutlu olsun." sözleriyle rahatladık. Siparişimizi verdik, beklemeye başladık.
Beklerken diğer müşterilere bir bakayım dedim. O da ne, çocuk bunlar ayol, baş başa vermiş kumrular; gencecik sevgililer. İçlerinde bir biz... Kocaman hissettim kendimi, ne yalan söyleyim.
Müzik güzeldi, solist yumuşak sesli bir delikanlı. Aşk şarkıları söyledi içli içli... Yalnız dikkatimi çeken orgun yanındaki açık laptop, müziğin hangisinden çıktığına karar veremedim.
Yemek iyiydi; baş başa eski günlerden, çocuklardan ve Ela'dan söz ederek günü noktaladık.
Ertesi gün bitişik komşumuz, "Dün sesimizi duydunuz mu, çok bağrıştık?" diye sorunca, evde olmadığımızı söyledim. Kızı ikinci kez üniversite sınavına hazırlanıyor; yeterince çalışmadığı için ona kızmış da bağırmış.
"Nereye gittiniz?" sorusuna "Yemeği dışarda yedik, Sevgililer Günü ya..." dedim.
Demez olaydım. "Siz sevgili misiniz? Ne işiniz var, evinizde oturup yeseydiniz!"diyiverdi...
Otuz altı yıllık evlilik, iki çocuk, iki damat, bir torundan sonra sevgililik mi olurmuş? Kafam iyice karıştı şimdi.
Sahi biz sevgili değil miyiz?
(Fotoğraflar evliliğimizin ilk yıllarından, eşimin askerlik yaptığı Mardin'de çekilmişti. Nereden nereye...)
Sevgi hep var olsun, herkese mutlu pazarlar...
Sevgililer Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgililer Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Şubat 2013 Pazar
14 Şubat 2011 Pazartesi
KIZIMI KURTARIN

GONE BABY GONE- KIZIMI KURTARIN
Cumartesi akşamı bu filmi izledim. Kafam karmakarışık oldu.Öyle bir sonuç ortaya çıktı ki hangisi doğru, hangisi yanlış bilemedim.
Olay Boston'un bir mahallesinde başlıyor. Amanda isimli dört yaşında bir kız çocuğu kaçırılıyor. Anne uyşturucu bağımlısı bir kadındır. Çocuğuyla yeterince ilgilenemiyor. Kaybolan kızının bulunması için aynı mahallede yaşayan iki dedektiften yardım istiyor. Dedektifler hem ortak hem de sevgilidir. Olayı polis de araştırmaktadır. Olaylar karmaşık bir şekilde devam eder. Çatışma sırasında çocuğun denize düşüp öldüğü sonucuna varılarak dosya kapatılır. Ceset bulunamamıştır. İki dedektif olayı araştırmayı sürdürür. Ve filmin finalinde ilginç bir durum ortaya çıkar.
Kendi çocuğu da kaçırılıp öldürülen, oldukça saygın polis müdürünün evinde, Amanda'nın yaşadığı gerçeğine ulaşılır. Meğer Amanda'nın dayısı(ya da amcası emin değilim) ve bazı polisler bu oyunu düzenlemişler. Çocuğun daha sağlıklı büyümesi için, olaydan sonra emekli olan, bu acılı polise vermişler Amanda'yı... Polis ve eşi Amanda'nın üstüne titremektedirler. Amanda'da onları sevmiştir.
Olayı çözen iki dedektif sevgili görüş ayrılığına düşerler. Kadın olanı, çocuğun polisin evinde mutlu yaşayacağını söyler, susalım, der. Erkek olanı ise çocuğun annesinin yanında büyümesi gerektiğini, bu nedenle de yetkililere bildirilmesi görüşünü savunur. Ve sevgilisinin, seni terk ederim demesini dikkate almayarak haber verir.
Emekli polis tutuklanır, daha sonra da ölür. Çocuk annesine verilir. İki sevgili ayrılır.
Filmin son sahnesinde erkek dedektif çocuğun evine uğrar. Anne süslenmektedir. Çocuk koltukta çizgi film izlemektedir. Anne bakıcıyı beklersem yeni sevgilimle buluşmaya geç kalacağım, Amanda'nın yanında sen kalır mısın, diye sorar. Dedektif çocukla kalır, anne oyuncak ayıyı çocuğuna fırlatır ve evden çıkar. Amanda eski yaşamına dönmüştür.
Filmin yönetmeni: Ben Affleck Oyuncular: Casey Affleck, Mıchelle Monaghan, Ed Harrıs, Morgan Freeman, John Ashton, Amy Ryan...
İzleyenler vardır mutlaka. Beni çok etkiledi film. Bir yanım annenin yanında olması iyi derken diğer yanım keşke polisin evinde kalsaydı diyor. Sadece dünyaya getirmekle anne ya da baba olunur mu ki? Ya da bir yalan üzerine kurulan mutluluk kalıcı olur mu?
Aşkın, sevginin bin çeşiti var. Kimse aşksız sevgisiz kalmasın. Tüm çocuklar sevgi sarmalında büyüsün. Herkes sevdiğini alsın yürüsün...
Sevgililer Günü Kutlu Olsun.
14 Şubat 2010 Pazar
SEVDİM SENİ BİR KERE
İlk gecemiz sandığımızdan da zor geçti...
Büyük kızımı, ilim aramaya değil, sevgiliye kavuşmaya taaa Çin'e yolcu ettik dün akşam. Bin türlü kararsızlıklar sonucunda yalnız gitmeye ikna ettik. Bir hafta değil miydi zaten? Çabucak geçerdi.Çocuğu da bir hafta için oralara götürüp yormanın alemi yoktu. Değil mi ama...
Hem Çin Yeni Yıla şimdi giriyormuş , bunu da yeni öğrendim. Kaplan yılı mı, aslan yılı mı ben anlamam, ama sevgili damadımızın bir haftalık noel tatili olunca, üstüne bir de sevgililer günü denk gelince, git dedik, Özgür Anneye. O da hem ağlarım hem giderim modunda yola çıktı. Ancak gitmeden tüm stresini bize bıraktı.
Baktık Ulusumuzun can damarları birer birer koparılırken küçük kızımızı da Sinema Günlerinin etkinliklerini izlemeye yolladık. Sanat sanattır, Yedinci Sanat dense de filmler izlenmeli değil mi? Anlayacağınız küçük kızımız vatan aşkına, ulusumuzun hayat damarlarını onarmaya gitti. Kaldık mı Ela Yağmur'la başbaşa...
Gidenin arkasından el sallamayı seviyor. Geleni coşkuyla karşılamayı biliyor. Annesini de el sallayarak gönderdi. Ancak gece dönüşünü bekledi. Birkaç kez dış kapıya kadar el ele gidip baktık. Uyumakta da zorlandı, biraz rötarlı da olsa uyudu.
Bugün ise tam bir Sevgililer Günü yaşadık. Oyunlar oynadık, yemeklerimizi çok güzel yedik. Veeee üçümüz Barış Parkı'na gittik. Yağmur'umuzu görmeliydiniz! Parktaki güvercinler suskun suskun dolaşırken bizim ki cıvıl vıvıl şakıdı durdu. Sanki herkes dost, herkes tanıştı onun için. Her gördüğüne gülücükler dağıttı. Salıncakta sallandı. Küçük salıncakta kendisi, abla salıncağında anneanesinin kucağında, onunla birlikte sallandı. Dedesi tahtaravallinin bir ucuna Ela'yı oturttu. Anneanesi de karşı uca geçti. Hooopp bir aşağı, bir yukarı ne eğlendik ne eğlendik, ohh safamız olsun...
Sonra kaydıraktan da kaydık. Yok ben tepesine çıkmadım. Dedesi yandan oturttu, ben aşağıdan yakaladım yavruyu.
Kediye yakından baktık, güvercinlerle iyice yakınlaştık. Tam da o sırada kenarda bir top görmeyelim mi? Hemen kapıp oynamaya başladık. Fakat mutluluğumuz kısa sürdü, topun sahibi sevimli yavru gelince topumuz gitti. Dede durur mu, en yakındaki bir yerden kırmızı topla dönüverdi. Sevinçle topu kucakladık. Biraz daha oynadık topumuzla. Bu arada kumda oynayanları gördük. Sanki deniz kenarındalar, sanki yaz mevsimi gelmiş! Kovalar, kürekler, tırmıklar ortalığa saçılmış özgürce oynuyor yavrular. Biz de usulcacık yanlarına sokulduk. Varsın üstümüz kirlensin değil mi canım, su var, sabun var! Bugün yaşanan mutluluğun bedeli mi olurmuş...
Evet biz Sevgililer Gününü çok güzel geçirdik. Hatta bugüne kadar olanların en güzeliydi diyebilirim. Geçirmeye de devam edeceğiz. En sevdiği yemeği pişiyor, akşama ziyafet var...
Gündüz iki kez de uyudu. Biraz ayrıntılı oldu, hoş görün. Çin'e selam, mutluluğa devam...
Bay bayyy....
13 Şubat 2009 Cuma
ISSIZ ADAM ve ULAK
"Issız Adam"ı sonunda izleyebildim. Çok merak ediyordum, ancak umduğumu bulamadım açıkça söyleyeyim...
Bir kere bu filmde baş kahraman olan Alper, yanlış olarak Issız Adam olarak nitelendirilmiş. Bence asıl ıssız olan kadın kahramanımız olan Ada...
Neden mi ? Nedeni çok basit.
Alper'i izliyorum. Annesi var ve oğluyla oldukça ilgili... Lokantada çalışan insanlar var. Sürpriz doğum gününe kadar patronlarıyla ilgileniyorlar. Gözleri üstünde. Diğer günübirlik de olsa ilişkileri var. Bolca parası var, evini temizleyen bir kadın var. Tek sorunu, kendisinin umursamadığı aşırı bencilliği...
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin lütfen, yurdum erkeklerinin kaçı onun yerinde olmak istemez ki? Zaten olanak bulabilenlerin bir çoğu böyle yaşıyor. Bazıları bir farkla, çevre baskısını önlemek, görünüşü kurtarmak için evleniyor. Eşinin çalışmasını istemiyor, başını kapattırıyor, uslu uslu evinde çocuklarını büyütmesini istiyor. Kendisi de yurt içinde mi yurt dışında mı olur artık, gönlünü eğlendiriyor. Elinin kiri, yıkayınca aklanıp paklanıyor.
Olanağı olmayanlar da gizli gizli iç geçiriyor... Yanlış anlaşılmasın, hepsi böyle demiyorum. İyi ki de hepsi böyle değil, ama azımsanmayacak kadar çok sayıda Alper gibi yaşamak isteyen yok mu? Alper'e acıyan erkek oldu mu acaba merak ediyorum doğrusu... Kadınlardan acıyan olmuştur mutlaka, ama ben hiç acımadım.
Gelelim Ada'ya... Evet ıssız olan Ada. Siz Ada'nın yanında sessizce oturan arkadaşı Sinem'den başkasını gördünüz mü? Haa bir de Alper'in annesi var. Ada ve Alper nasıl oldu da biraraya geldi anlayamadım. Jet hızıyla gelişti her şey ve aynı hızla da bitti. Adını sevgi mi koyacağız bu ilişkinin? Hadi canım sen de! Buna sevgi diyip de ağlayanlara acırım şimdi ben! "Desene ki güzelim, sen hiç yaşamamışsın!" Desene ki kardeşim sen hiç sevememişsin. Bunun adına her şey diyebilirsin de "sevgi" deme lütfen! Çünkü sevgi bu değil. Hiç olmazsa "Selvi Boylum Al Yazmalım" ı bir kez daha izle derim ben, ondan sonra ne diyeceksen de...
Ada'dan söz ediyorduk. Ada geceyi bir anda Alper'in evinde geçiriyor. Hadi oldu bir hata diyelim. Peki Ada'cım sabah sabah kalkıp evi toparlamana ne diyelim. Ne de çabuk sahiplendin her şeyi be kızım.Adamın temizlikçisi var. Bi dur, düşün. Simit fırınının önündeki masada çayla bir simit yedikten sonra sadece kendi oturduğu masayı değil, diğer masaları da toparlamaya çalışan yaşlı teyzeyi getirdin aklıma.. Onun gibi evi toparlama moduna girmenin anlamı yok. Hadi bunu da geçelim, alışkanlık, hepimizde var biraz, lokantada bile tabakları boşaltıp iç içe koymaya çalışıyoruz... Bu da biz kadınların işgüzarlığı mı nedir?
Alper'in annesi geliyor, Alper işini gücünü bırakmıyor da sen neden bırakıyorsun be kızım. Sen önem vermezsen kimse önemsemez seni de işini de. Üstelik sen işinde de yalnızsın. Onun elemanları var. Neyse bu da yetmiyor; yeni tanıdığın adamın, ilk kez gördüğün annesini alışverişe götürmek, yetmezmiş gibi annesiyle düğüne gitmek de gerekli miydi ? Kendi annen için yapar mıydın bunu?
Ve ayrılık sahnesi... En etkileyici sahne! Çünkü Alper gibi bir adamdan bile beklemeyeceğimiz benclliğin doruğa çıktığı bir an. İnsan karşısındakinin fedakarlıklarına karşın bir gün sabreder hiç olmazsa. Alper bunu bile yapamıyor, bencillik dibe vuruyor. Ehh biraz da Ada'nın çok çabuk sahiplenmesi yaşam alanını daraltmış olabilir Alper'in. Yine de bir izleyici olarak dolmaların Alperin başına savrulmayışına üzülmüyor değiliz, ya da hiç olmazsa giderken eve götürseydi Adacık, evde yerdi; hevesi boğazında kalmazdı diye düşünüyoruz...
Ada bütün bunlardan sonra Alper'in annesiyle gizli gizli ilişkisini sürdürüyor, neden? Seviyor da ondan mı? Yok canım! Seven insan, başkasıyla neden evlensin ki? İşi var, özgürce yaşıyor. Mahalle baskısı yok, aile ilişkileri zayıf. Alper'in annesiyle sık sık haberleşiyor. Sonra da gidip bir başkasıyla evleniyor, çocuğu oluyor, Alper'i seviyor. Nereden anladık? Yıllar sonra karşılaşınca üzülüyorlar! Alper de çok seviyormuş meğer! Nasıl sevmekse bu! Anlayan varsa anlatsın. Ben anlayamadım da...
Herkes gibi müzikleri ben de çok beğendim. İzleyicileri efsunlayan müziğin gücüy müydü yoksa, ne dersiniz?
Çağan Irmak'ın filmlerini genelde beğenerek izliyorum, ama bunu pek sevemedim. Belki de çok abartıldığı içindir kim bilir?
"ULAK" da bir Çağan Irmak filmi ve Ulak'ı çok beğenerek izledim. Hatta bir kez daha izlemek istiyorum. İzlemeyenlere öneriyorum. Masal tadında; ama masal değil. Çok şey anlatan güzel bir film Ulak...
Bu arada sevmeyi bilenlerin, sevgiye değer verenlerin, her şeye rağmen gerçek sevgiyi arayanların, seni seviyorum, diyebilenlerin "Sevgililer Günü" sürekli günlere dönüşsün. Her günleri Sevgililer Günü gibi özel ve güzel geçsin efendim... Herkes sevdiğine tez zamanda kavuşsun, ayrılıklar yaşanmasın.
Sevgiyi de dostluğu da bölüşen insanlarımızın sayısı her geçen gün artsın, azalmasın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......



