Hiç iyi değilim blog, hiç... Şairin dediği "Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında." durumları...
Yazmak isteyip de yazamamak, çaresizlik; sözcüklere dökülünce daha çok acıtacakmış hissi veren hastalıklar, ameliyatlar...
Beş yıl önceydi. Ablam göğüsteki kitle nedeniyle ameliyat olmuş, ardından da kemoterapi almıştı. Geçti derken göğüs akciğere metastas yapmış, şimdi yeniden tedavi başladı. Hasta olan ben olsam sanki dayanma gücüm daha fazla olacakmış gibi geliyor.
Ona yardımcı olmak için apar topar İstanbul'a taşındık. Öyle bir taşınma ki ben gitmeden eşim eşyalarımızı toplayıp getirdi; hiç kimseye veda edemedim; evime son kez bakamadım; otuz altı yılımı verdiğim şehrime hoşçakal diyemedim. Bunlar beni üzse de önemi yok; yeter ki bu çabalarımız işe yarasın...
Siz blog dostlarıma da zaman ayıramadım, selamsız sabahsız yok oluverdim. İnternetim yeni bağlandı. Arayan, soran, ileti gönderen, merak eden tüm dostlarıma teşekkür ediyorum.
Dünkü Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına ben de katıldım. Hem oradaki hem de ,haberlerden, diğer illerdeki coşkuyu görmek bana çok iyi geldi. Bir kez daha bayramımız kutlu olsun.
Kanserle Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kanserle Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ekim 2013 Çarşamba
1 Nisan 2010 Perşembe
HÜZÜN GELDİ BAŞ KÖŞEYE YERLEŞTİ
Türküler bitti;
Halaylar durdu;
Al damar, mor damar, şah damar sustu.
Hüzün geldi baş köşeye yerleşti, demiş Bedri Rahmi Eyüboğlu...
Tam da dediği gibi, hüzün geldi yüreğime oturdu.
Ölümler acıtıyor, hele yakınınızdaki kişilerse acı yürekleri dağlıyor.
Bugün öğretmen arkadaşımı kan kanserinden kaybettik. Bir diş kanamasıyla hastaneye gidip yirmi dört gün sonra yaşamı yitiriş! İnanası gelmiyor insanın...
Dizi dizi şehitlere mi yanarsınız?
Karaelmas Üniversitesindeki genç doktorun bunalımlar sonucu arabasını uçurumdan denize sürerek intiharına mı?
Aynı sokakta oturduğumuz ailenin, Altınoluk'ta tüpsüz dalış yapan üniversite öğrencisi oğluna mı?
İnsan yaşamı bu kadar mı ucuzladı? Farkında olan, duyarlı, eğitimli insanlarımız hiçbir dönemde bu kadar aşağılanmamıştı. Kaç iyi yetişmiş insanımız intihar etti, bilen var mı?
Offf! Üzgünüm, çok üzgünüm bugün!
Ölüm geldi mi ne desek boş...
15 Eylül 2009 Salı
ÖLMEYENLERİ DE BÖYLE Mİ ÖLDÜRECEKSİNİZ?

Kanserojen olmayan okul malzemesi bulmakta zorlandık!
Hır gür içinde gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir sorun bu! Çünkü doğrudan çocuklarımızla ilgili...
Eğitimi konuştuğumuz şu günlerde, çocuklarımızı kendi ellerimizle öldürmeyelim. Yaşamayan çocuk, eğitimi ne yapsın?!
Televizyonlara da yansıyan konuşmasında, Metro Alışveriş Mağazaları yetkilisi
şunları söyledi:
“Okula dönüş döneminde satışa sunulan, çocukların elleriyle temas ettikleri kalemler, boyalar ve yapıştırıcıları; deri ile temas eden iç çamaşırlarını, önlükler ve yiyeceklerin taşındığı beslenme kabı, su matarası gibi tüm ürünleri teste tabi tuttuk. Çalışma sonucunda, Metro’da satılmaya aday olan ürünlerden yüzde 17’si sağlığa uygun çıkmadı. Bu ürünlere raflarımızda yer vermedik, üretici firmalara gerekli bildirimlerde bulunduk.” (Star Gazetesinden alıntı)
Haber bu!..
Reklamsa haksız rekabet olur. Değilse felaket!
Bekledim, etkililerden yetkililerden bir açıklama ya da bir yalanlama bekledim. Üzülerek söyleyeyim ki yok, ne bir ses, ne bir nefes duyuldu!
Sevgili Blog Ailesi, inanın sizleri dert etmiyorum. Çocuklarınız, sizin gibi anne babaları olduğu için çok şanslı. Zararlı olanları almazsınız. Ancak sizin çocuklarınız kadar şanslı olamayan başka çocuklar da var. Onları hastalığın kucağına mı atacağız? Ölüme davetiye çıkarılırken sessizce seyredecek miyiz? Ya da hastalığa yakalandıkları zaman birkaç oyuncakla ziyaretlerine gidip sadece kısa bir süreliğine sevinçli anlar mı yaşatacağız? Bunu da yapalım, ama hasta olmamaları için gerekli uyarıları da yapalım diyorum ben...
Sizlerden iki dileğim var:
Birincisi bu konuda uzman olan, bilgisi olan arkadaşların bizi aydınlatması. Tehlike ne boyutta, nasıl başedebiliriz? Bu konuda kendi bloglarında bir yazı yazabilirler mi? Söylenenler doğru mu?
İkincisi tüm blog arkadaşlarımdan, yine kendi bloglarında kısa da olsa sorgulayan birkaç satır yazmalarını bekliyorum.
Çok şey mi istiyorum bilmiyorum, ama konu önemli. Belki yetkililere sesimizi duyururuz da gerekli önlemler alınır. Kendimizden vazgeçtik, çocuklarımızı koruyalım hiç olmazsa derim ben...
Siz ne dersiniz?
6 Ağustos 2008 Çarşamba
KANSERDEN KORKMA GEÇ KALMAKTAN KORK
"Kanserden korkma, geç kalmaktan kork ! "
Bu söz artık beni çok güldürüyor... Çok da düşündürüyor...
Hepimiz çoğu kez doktora gitmediğimiz için içten içe suçluluk duyarız değil mi ? Boşuna kimse kendini üzmesin, yerden göğe haklıyız. Sağlamken hastaneye gitmek hasta ediyor insanı...
Yakınımla Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Hastanesine gidip geliyoruz ya görmediğim, duymadığım kalmadı. Daha önceki gelişlerimde övdüğüm hastanenin de doktorların da ne kadar olumsuzluğu varsa onlara tanık oldum bu kez...
Hangisinden başlasam diye düşünürken önem sırasına göreye karar verdim.
Hastamın göğsünden ur çıkarıldı. Kötünün iyisi dendi. Çünkü kötünün kötüsünde memenin tamamını alıyorlardı. Diğer hastalarda bunu gördüm. Sadece uru ve etrafını temizlediler. Dört kür kemoterapi , ardından da bir ay radyoterapi verdiler. Çok sıkıntı çekti bu süre zarfında. Çekenler bilir. Neyse üç hafta sonra gel, dediler.
Üç haftanın sonunda "İki kür daha alacaksın!" demiş beşinci cerrahinin genç doktorlarından biri. Hastam ,daha önce .... Bey, "Sana dört kür vereceğiz "
demişti, diye uyarınca "Tedavi yarım mı kalsın ?" çıkışmasıyla karşılaşınca çaresiz kabullendi. 4 Ağustos 2008'de kemoterapi yapılacaktı. Ben de bu nedenle Ankara'ya geldim zaten.
Sabah erkenden kalktım. Giriş yaptırma sırasına gireceğim, aldığım sıra numarasına göre sıramı bekleyeceğim, doktora kemoterapi ilaçlarını yazdıracağım, oradan metroyla Batıkent'e geleceğim, otobüse binip Eryaman'da anlaşmalı eczaneye reçeteyi vereceğim, o da bir yere telefon edecek, ilaçlar birkaç saat içinde hazırlanacak, eczaneye gelecek. Biz de alıp tekrar geldiğimiz yoldan hastaneye gideceğiz ve hastam kemoterapisine kavuşacak...
Oysa bu eziyeti yarıya indirmenin çaresi var ve çok kolay. Hastanenin hemen yakınındaki eczanelerden biriyle anlaşma yapması milli eğitimin ! Emekliler için sorun yok da çalışanlar için var. Okulun olduğu yerden ve okulun anlaştığı eczaneden almak zorunda ilaçları ! Devlet millete eziyet etmek için var sanki... Sağlamlar neyse de hastalara yapmasalar hiç olmazsa.
Duymazlar biliyorum, ama ben içimi döküyorum anlayanlara...
Ben doktora ulaştım. Derdimi anlatmaya başlamadan çok kötü bir şekilde doktor tarafından azarlandım, başkalarının sırasını almakla suçlandım. Öyle olmadığı anlaşıldı sonunda. "Git dosyayı al, getir dedi " sert sert... Ben aldırmadan koştum, arşiv görevlisinin kapısına...
Off ki offf ! Arşiv görevlisi herkesten çok hasta... Yüzü öfkeden ya da tansiyondan kıpkırmızı ! "Dosya! " diyen hastanın üstüne saldırıyor...
"On beş dakika sonra !" diyor tükürük saçarak ve soluğu kapının önünde alıyor. Çay, sigara; çay, sigara...
On beş dakika doldu, geldi mi , derdemez tükürük yağmurundan ben de hakkıma düşeni aldım. Yanımda ıslak mendil vardı iyi ki... Sildim, yine sordum, bekleyin on beş dakika, yanıtını aldım. Ben de öfkeli öfkeli ikinci on beş dakikayı bekledim. Bir yandan da bugün kemoterapiyi yetiştirme ümidimin zayıfladığını görüyor çaresizlik içinde arşivden gelecek dosyayı gözlüyordum. Görevli getirdi dosyaları, bırakıp gitti ve tansiyonlu! memur "Sizinki yok, doktor istek yapmamış !"dedi.
Ben durur muyum, koştum doktora ! Biraz bekledikten sonra içeri girip durumu anlattım, bu kez doktor kızdı."Ben istedim, zaten o memur iş yapmamak için oraya konulmuş!" Tekrar koştum arşiv görevlisine, bu kez sizinki gelmiş dedi ve dosyayı elime tutuşturdu... Ben de sertçe uyarıp yanından ayrıldım. Doktorun kapısında bekledim, içeri girdim ve:
"SİZİN HASTANIZA KEMOTERAPİ YAPILMAYACAK , ZATEN DÖRT KEMOTERAPİ ALMASI GEREKİYORMUŞ, ONU DA ALMIŞ ! Son iki kemoterapiyi de kim söyledi ? " demez mi ?
Siz, diyemedim... Önemli de değildi. Artık Kemoterapi alınmayacaktı. Önemli olan buydu !
"Bu iyi bir şey değil mi ?" diye sordum. "Kan değerleri iyi çıktı, tabii iyi " yanıtını aldım. Dünyalar benim oldu !
Yalnız hastamın göğsünde bir beze oluşmuştu radyoterapiden sonra , onun için ultrason yaptırıp sonucu getirin, dedi.
Ultrason için aşağı indim. KASIM ayına randevu verdiler acil olarak.
"Kanserden korkma, geç kalmaktan kork ! " Gülmeyin lütfen...
Geç kalmamak için ertesi gün Eryaman Sentır'da caminin altındaki özel kliniğe gittik. Üçüncü etapta. Türbanlı bayan : " Önce iki doktor görecek, onlar olur derse hemen çekilir. " diyince durumu anlattım, zaten daha önce pansumanlarını yaptıklarından tanıyorlar hastamı. Onkoloji'den istediler, evrakları işte, muayeneye gerek yok. " dedim.
Türbanlı bayan "Sizden değil, devletten alacağız parasını ! "diye şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Ama buna da gerek yok , yetkili biriyle görüşmek istediğimi söyledim. Yetkili dinleniyor bekleyin, dediler bekledik. Dayanamadım, daha çok bekleyeceksek, başka yere gideceğiz, dedim; yetkili geldi ve bir doktorla görüşme sonucu karın ve göğüs ultrasonunu çektirdik.
Salı günü onkolojinin önündeydik yeniden. Rutin işlemlerden sonra doktora ulaştık ve "Yarın gelin hocalar da bir görsün! " yanıtından sonra yarın gittik ve " Haftaya salı günü biyopsi yapılacak, sabah onda burada olun! " yanıtından sonra eve geldik. Bekliyoruz...
Bu arada hastamın ısrarları karşışında ben de doktora muayene oldum, benden de momografi ve ultrason çektirmem istendi. Randevu memurunun yanına gidip doktorun isteğini ilettim ve randevumu aldım.
Randevu tarihim MART- 2009 !
"Kanserden korkmayın, geç kalmaktan korkun ! "
Geç kalmamak için 2009 Mart ayını bekliyorum sabırla... Siz de hemen randevunuzu alın, anca sıra gelir...
Bu söz artık beni çok güldürüyor... Çok da düşündürüyor...
Hepimiz çoğu kez doktora gitmediğimiz için içten içe suçluluk duyarız değil mi ? Boşuna kimse kendini üzmesin, yerden göğe haklıyız. Sağlamken hastaneye gitmek hasta ediyor insanı...
Yakınımla Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Hastanesine gidip geliyoruz ya görmediğim, duymadığım kalmadı. Daha önceki gelişlerimde övdüğüm hastanenin de doktorların da ne kadar olumsuzluğu varsa onlara tanık oldum bu kez...
Hangisinden başlasam diye düşünürken önem sırasına göreye karar verdim.
Hastamın göğsünden ur çıkarıldı. Kötünün iyisi dendi. Çünkü kötünün kötüsünde memenin tamamını alıyorlardı. Diğer hastalarda bunu gördüm. Sadece uru ve etrafını temizlediler. Dört kür kemoterapi , ardından da bir ay radyoterapi verdiler. Çok sıkıntı çekti bu süre zarfında. Çekenler bilir. Neyse üç hafta sonra gel, dediler.
Üç haftanın sonunda "İki kür daha alacaksın!" demiş beşinci cerrahinin genç doktorlarından biri. Hastam ,daha önce .... Bey, "Sana dört kür vereceğiz "
demişti, diye uyarınca "Tedavi yarım mı kalsın ?" çıkışmasıyla karşılaşınca çaresiz kabullendi. 4 Ağustos 2008'de kemoterapi yapılacaktı. Ben de bu nedenle Ankara'ya geldim zaten.
Sabah erkenden kalktım. Giriş yaptırma sırasına gireceğim, aldığım sıra numarasına göre sıramı bekleyeceğim, doktora kemoterapi ilaçlarını yazdıracağım, oradan metroyla Batıkent'e geleceğim, otobüse binip Eryaman'da anlaşmalı eczaneye reçeteyi vereceğim, o da bir yere telefon edecek, ilaçlar birkaç saat içinde hazırlanacak, eczaneye gelecek. Biz de alıp tekrar geldiğimiz yoldan hastaneye gideceğiz ve hastam kemoterapisine kavuşacak...
Oysa bu eziyeti yarıya indirmenin çaresi var ve çok kolay. Hastanenin hemen yakınındaki eczanelerden biriyle anlaşma yapması milli eğitimin ! Emekliler için sorun yok da çalışanlar için var. Okulun olduğu yerden ve okulun anlaştığı eczaneden almak zorunda ilaçları ! Devlet millete eziyet etmek için var sanki... Sağlamlar neyse de hastalara yapmasalar hiç olmazsa.
Duymazlar biliyorum, ama ben içimi döküyorum anlayanlara...
Ben doktora ulaştım. Derdimi anlatmaya başlamadan çok kötü bir şekilde doktor tarafından azarlandım, başkalarının sırasını almakla suçlandım. Öyle olmadığı anlaşıldı sonunda. "Git dosyayı al, getir dedi " sert sert... Ben aldırmadan koştum, arşiv görevlisinin kapısına...
Off ki offf ! Arşiv görevlisi herkesten çok hasta... Yüzü öfkeden ya da tansiyondan kıpkırmızı ! "Dosya! " diyen hastanın üstüne saldırıyor...
"On beş dakika sonra !" diyor tükürük saçarak ve soluğu kapının önünde alıyor. Çay, sigara; çay, sigara...
On beş dakika doldu, geldi mi , derdemez tükürük yağmurundan ben de hakkıma düşeni aldım. Yanımda ıslak mendil vardı iyi ki... Sildim, yine sordum, bekleyin on beş dakika, yanıtını aldım. Ben de öfkeli öfkeli ikinci on beş dakikayı bekledim. Bir yandan da bugün kemoterapiyi yetiştirme ümidimin zayıfladığını görüyor çaresizlik içinde arşivden gelecek dosyayı gözlüyordum. Görevli getirdi dosyaları, bırakıp gitti ve tansiyonlu! memur "Sizinki yok, doktor istek yapmamış !"dedi.
Ben durur muyum, koştum doktora ! Biraz bekledikten sonra içeri girip durumu anlattım, bu kez doktor kızdı."Ben istedim, zaten o memur iş yapmamak için oraya konulmuş!" Tekrar koştum arşiv görevlisine, bu kez sizinki gelmiş dedi ve dosyayı elime tutuşturdu... Ben de sertçe uyarıp yanından ayrıldım. Doktorun kapısında bekledim, içeri girdim ve:
"SİZİN HASTANIZA KEMOTERAPİ YAPILMAYACAK , ZATEN DÖRT KEMOTERAPİ ALMASI GEREKİYORMUŞ, ONU DA ALMIŞ ! Son iki kemoterapiyi de kim söyledi ? " demez mi ?
Siz, diyemedim... Önemli de değildi. Artık Kemoterapi alınmayacaktı. Önemli olan buydu !
"Bu iyi bir şey değil mi ?" diye sordum. "Kan değerleri iyi çıktı, tabii iyi " yanıtını aldım. Dünyalar benim oldu !
Yalnız hastamın göğsünde bir beze oluşmuştu radyoterapiden sonra , onun için ultrason yaptırıp sonucu getirin, dedi.
Ultrason için aşağı indim. KASIM ayına randevu verdiler acil olarak.
"Kanserden korkma, geç kalmaktan kork ! " Gülmeyin lütfen...
Geç kalmamak için ertesi gün Eryaman Sentır'da caminin altındaki özel kliniğe gittik. Üçüncü etapta. Türbanlı bayan : " Önce iki doktor görecek, onlar olur derse hemen çekilir. " diyince durumu anlattım, zaten daha önce pansumanlarını yaptıklarından tanıyorlar hastamı. Onkoloji'den istediler, evrakları işte, muayeneye gerek yok. " dedim.
Türbanlı bayan "Sizden değil, devletten alacağız parasını ! "diye şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Ama buna da gerek yok , yetkili biriyle görüşmek istediğimi söyledim. Yetkili dinleniyor bekleyin, dediler bekledik. Dayanamadım, daha çok bekleyeceksek, başka yere gideceğiz, dedim; yetkili geldi ve bir doktorla görüşme sonucu karın ve göğüs ultrasonunu çektirdik.
Salı günü onkolojinin önündeydik yeniden. Rutin işlemlerden sonra doktora ulaştık ve "Yarın gelin hocalar da bir görsün! " yanıtından sonra yarın gittik ve " Haftaya salı günü biyopsi yapılacak, sabah onda burada olun! " yanıtından sonra eve geldik. Bekliyoruz...
Bu arada hastamın ısrarları karşışında ben de doktora muayene oldum, benden de momografi ve ultrason çektirmem istendi. Randevu memurunun yanına gidip doktorun isteğini ilettim ve randevumu aldım.
Randevu tarihim MART- 2009 !
"Kanserden korkmayın, geç kalmaktan korkun ! "
Geç kalmamak için 2009 Mart ayını bekliyorum sabırla... Siz de hemen randevunuzu alın, anca sıra gelir...
10 Şubat 2008 Pazar
DURSUN BEBEĞE NİNNİ
"
Merhaba Dursun Bebek Merhaba
İşte su,
İşte ışık,
İşte hava
İşte Dursun Bebek bizim dünya.
Dandini dandini dastana
Dursun Bebek uyusun
Uyusun da aman çabuk büyüsün
Danalar girmiş bostana
Daha neler var neler var daha
İşte kundak
İşte hapis
İşte kavga
İşte Dursun Bebek bizim dünya.
Dandini dandini dastana
Bostana girmiş danalar
Böyle tosunlar doğursun yarına ninni
Bizim aslan gibi analar.
"
(M.C.Anday)
Bir süre yazılarıma ara vermek zorundayım. Biraz da KANSERLE SAVAŞ Çalışmalarına katılacağım. Çok yakınım yarın ameliyat olacak. Çok üzgünüm.
Çernobil'i önemsemeyen eski Atom Enerji Kurumu Başkanını hatırladım şimdi. Hatırlayan var mı bilmiyorum. Bizi kandırmak için "Vallahi Billahi radyasyon yok!" demişti. Bunu diyen din adamı değil, güya bilim insanı...
Dinci diye böyle kişileri bilimsel kurumların başına getirirsek olacağı bu... Bu kadar insanımızın sorumluluğundan nasıl kurtulacak, vicdani sorumluluktan?
Hava Yollarının başına birini getirdiler, hava alanında deve kurban etti. Sanırım kendisi de inanamadı, öyle sevindi, öyle sevindi ki koç yetmedi; deve kesti...
Beyler yeter! İnsaf edin. Vallahi böyle giderseniz cehennemde de yer bulamayacaksınız. Kişisel hırslarınızdan sıyrılın yeter! Biraz da insanların gerçek sorunlarıyla ilgilenin.
Pastör, bugün bütün insanlığa hizmet ederek, sadece türbanla sevap kazanmayı umanlardan daha iyi bir yerde olamaz mı? Lütfen düşünün...
Bir ülke herkesin inancına uyularak yönetilmez. Kimseyi memnun edemezsiniz.Verdikçe daha diyeceklerdir... Sonunda verecek bir ödününüz kalmayınca ne yapacaksınız... Dalkavuklardan bir anlığına uzaklaşsanız
" KIRAL ÇIPLAK! " diye bağıranların ne kadar haklı olduğunu göreceksiniz.
Laiklik sizin de kurtuluşunuz olacak.
" Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir." unutmayınız. Yine unutmayınız ki sadece türbana takarak HASTALIKLARI, YOKSULLUĞU, TERÖRÜ, İŞSİZLİĞİ , EĞİTİMSİZLİĞİ ÇÖZEMEZSİNİZ... Bir süre yeterince eğitmediğiniz halkın çoğunluğunu , nicelikçe çoğunluğunu kandırırsınız. NİTELİKÇE ÇOĞUNLUK YAPTIKLARINIZIN YANLIŞ OLDUĞUNU HAYKIRIYOR. ACABA NEDEN? HİÇ DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?
AYDINLANANLAR SİZDEN UZAKLAŞIYOR.
Beynimizin bu kadar korunaklı olması onun önemini vurgulamaya YETMİYOR MU?
Merhaba Dursun Bebek Merhaba
İşte su,
İşte ışık,
İşte hava
İşte Dursun Bebek bizim dünya.
Dandini dandini dastana
Dursun Bebek uyusun
Uyusun da aman çabuk büyüsün
Danalar girmiş bostana
Daha neler var neler var daha
İşte kundak
İşte hapis
İşte kavga
İşte Dursun Bebek bizim dünya.
Dandini dandini dastana
Bostana girmiş danalar
Böyle tosunlar doğursun yarına ninni
Bizim aslan gibi analar.
"
(M.C.Anday)
Bir süre yazılarıma ara vermek zorundayım. Biraz da KANSERLE SAVAŞ Çalışmalarına katılacağım. Çok yakınım yarın ameliyat olacak. Çok üzgünüm.
Çernobil'i önemsemeyen eski Atom Enerji Kurumu Başkanını hatırladım şimdi. Hatırlayan var mı bilmiyorum. Bizi kandırmak için "Vallahi Billahi radyasyon yok!" demişti. Bunu diyen din adamı değil, güya bilim insanı...
Dinci diye böyle kişileri bilimsel kurumların başına getirirsek olacağı bu... Bu kadar insanımızın sorumluluğundan nasıl kurtulacak, vicdani sorumluluktan?
Hava Yollarının başına birini getirdiler, hava alanında deve kurban etti. Sanırım kendisi de inanamadı, öyle sevindi, öyle sevindi ki koç yetmedi; deve kesti...
Beyler yeter! İnsaf edin. Vallahi böyle giderseniz cehennemde de yer bulamayacaksınız. Kişisel hırslarınızdan sıyrılın yeter! Biraz da insanların gerçek sorunlarıyla ilgilenin.
Pastör, bugün bütün insanlığa hizmet ederek, sadece türbanla sevap kazanmayı umanlardan daha iyi bir yerde olamaz mı? Lütfen düşünün...
Bir ülke herkesin inancına uyularak yönetilmez. Kimseyi memnun edemezsiniz.Verdikçe daha diyeceklerdir... Sonunda verecek bir ödününüz kalmayınca ne yapacaksınız... Dalkavuklardan bir anlığına uzaklaşsanız
" KIRAL ÇIPLAK! " diye bağıranların ne kadar haklı olduğunu göreceksiniz.
Laiklik sizin de kurtuluşunuz olacak.
" Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir." unutmayınız. Yine unutmayınız ki sadece türbana takarak HASTALIKLARI, YOKSULLUĞU, TERÖRÜ, İŞSİZLİĞİ , EĞİTİMSİZLİĞİ ÇÖZEMEZSİNİZ... Bir süre yeterince eğitmediğiniz halkın çoğunluğunu , nicelikçe çoğunluğunu kandırırsınız. NİTELİKÇE ÇOĞUNLUK YAPTIKLARINIZIN YANLIŞ OLDUĞUNU HAYKIRIYOR. ACABA NEDEN? HİÇ DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?
AYDINLANANLAR SİZDEN UZAKLAŞIYOR.
Beynimizin bu kadar korunaklı olması onun önemini vurgulamaya YETMİYOR MU?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......