Bartın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bartın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2008 Perşembe

ZENGİN OLAMADIK (ııı)


Kurucaşile'ye zengin olmaya gittik demiştim. Siz de zengin olduğumuzu düşünmüşsünüzdür sanırım doğal olarak. Nerdeee?
Aksine daha bir yoksullaşarak döndük.

Nasılı şöyle... Yerler dedelerden ya ! Kayda dedelerin üstüne yazılıyormuş. Eeee dedelerin çocuk sayısı çok ! Çocukların çocuk sayısı çok... Torunların sayısı çok ! Çok oğlu çok anlayacağınız...
O kadar çokluğun arasında bize bir şey düşmez! Düşse atılmaz, satılmaz, satılsa para etmez. Sadece şehirler yaşanamaz olursa çekilip doğal bir şeyler yetiştirmeye yarar ki, işte bu önemli...

Soruyorum köyde yaşayanlara, zaten birkaç aile kalmış köylerde. Fındıklar, cevizler nasıl, neden daha çok yetiştirmiyorsunuz, diye... Birkaç da kivi ağacı var, üzerinde de meyvesi... Domuzlar! yanıtını alıyorum...

Yok yok kimseye domuz dedikleri yok. Gerçek domuzlardan yakınıyorlar. Hiçbir şey bırakmıyorlarmış ortalıkta. Geceleri domuz bekliyorlarmış evlerinin çevresinde. Biraz uzak tarlalar koruyamadıkları için hep ormana yazılmış zaten. Eşim de pek çok yeri gösterdi, eskiden bizimdi buralar, bak şimdi orman olmuş. Bu ormanlar yanmıyor da otellerin olduğu bölgelerdeki gibi. Kaza süsü verip yakamıyorlar anlayacağınız. Burada "orman kanunları "hala çok geçerli. Biri bahçesindeki bir çam ağacını kesmiş de iki yıl mahkemelerde sürünmüş. Aklıma hınzırlığımdan yakılan ormanların yerine otel yapıp keyif satanlar düşüyor nedense!

İş yok mu buralarda, diyorum kadınlara... Var, tekstil atelyesi var, ama biz gitmeyiz diyorlar. Devamında; on beş gün deneme adı altında işe alıyorlar, para mara yok, sonra beğenmedik diyip işten çıkarıyorlar! Başka yerde olsa neyse, Kurucaşile küçük bir yer, herkese rezil oluruz, diyiveriyorlar bir solukta ! Bartın'a gidebilsek orada belki iş buluruz umudunu taşıyorlar.

Gezi kısa , görülenler-yaşananlar çok olunca insan ayrıntıları atlıyor işte. Ben de atladıklarımın bir kısmını yazmış oldum böylece. Bu arada Çakraz, Kapısuyu,Tekeönü, Bozköy ayrı ayrı güzellikler sundu bize. Bu arada "Bozköy Plajına Gider" tabelasını görmek beni sevindirdi. Köy ve plaj, güzel değil mi?

Evet sonuç olarak biz zengin olmadık. Hala buradayız. Biraz sonra evi yeniden elden geçirip köye göndereceğim giysileri, kitapları ayarlayıp bir koliye yerleştireceğim. Aslında yoksul onlar mı, biz mi bilemiyorum, emin değilim en azından. Yoksulluktan söz eden kadınlarımızın kollarındaki bileziklerin çokluğu geliyor aklıma. Nedense bu bilezikler aile bütçesinden sayılmıyor. Bu onların, ailenin değil! Belki de güvence olarak görüyorlar ne bileyim.

Son birşey daha... Bize büyük sevgi ve konukseverlik gösteren köyde yaşayan üç beş ailenin kendi aralarında küslükler yaşadığını da öğreniyorum. Oysa artık terk edilmiş köylerimizde az sayıdaki insanların birbirine tutunması gerekmez mi?

Burada da tutunamayanlar karşımıza çıkıyor. Hepimizin biraz da kendimizi sorgulaması gerekmiyor mu?

GÜLEREK YAZDIM (ıı)


Kendi kendine gülene ne denir biliyorum...

Biliyorum, yine de gülüyorum. Eşim sabah işe gidecek, bir de uzun süre araba kullandığı için yorgunum diyip yattı. Ben gece kuşu olarak oturuyorum. Hem televizyonda "Genç Bakış" programını izliyorum, hem de gezi notlarımı sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.Bir yandan da televizyondakilerle birlikte kahkaha atıyorum. Yüksek sesle ! Gülene ne derlerse desinler hiç de aldırmıyorum. Keşke siz de izliyor olsanız şu an...

Artık acı gerçekler hem söyletiyor hem güldürüyor. Ayla Akay isimli bir izleyici Abdullatif Şener'i sıkıştırıyor ve " Herkese maşallah, emeklilere inşallah!" diyor . Daha önce Osman Hoca bu sözü farklı bir şekilde dilegetirdi. "Hükümet bazılarına maşallah, bazılarına da inşallah diyerek işi götürüyor!"demişti de gençlerin kahkahalarına eşlik eden güçlü alkışlar almıştı...

Ya ben bunu yazmayacaktım ki... Gezip gördüklerime dönüyorum yeniden...

Gelin hamile demiştim en son anımsayan varsa...

Eeee diyorum, yoksulluktan yakınıyorsunuz, ama bakıyorum da bu yaşta üç çocuk yapmaktan da çekinmemişsiniz. Bunun arkası da gelir, diye ekliyorum. Kuzenden biliyorum, o da çok sıkıntıyla büyüttüğü beşinci çocuğundan sonra dur demişti doğurmaya...

İkisi birden savunmaya geçiyorlar hemen: " Bizi kim doktora götürecek de önlem alacağız?" Kızım bunun başka çözümleri de var diyorum. Anlıyorlar, ama: "Gel de bizim adamlara anlat!" diye yanıtlıyorlar. Kocalarının her akşam içtiğini de ekliyorlar.

İkisi de kocalarına kaçarak evlenmiş, ne cesaret, diyorum, kıkır kıkır gülüyorlar. "Gençlik işte, cahillik !" diyorlar.

Çayımız bitiyor, meyve çıkarıyorlar bahçe mahsulü; elma ve armut... Yiyemeyeceğimi söyleyince torbaya koyup bana veriyorlar... Bu arada televizyonları açık. Kayınvalide "Şunlar da evlenecek adam arıyor" diyip gülümsüyor. Kim diye soruyorum şaşırarak. O da şaşırmama şaşırıyor ve " Hiç mi görmedin bütün televizyonlar herkesi evlendiriyor!"

Eve dönünce çocuklara kitap gönderme sözü vererek oradan eşimin teyzesine geliyoruz. Kucaklaşmalar , sohbetler, anılar burada da sürüyor. Bahçeye iniyoruz. Pırasa, pazı, maydanoz,biber, minicik domates, roka topluyoruz. Teyzemizin üçüncü sınıfa giden küçük torunu yanımızdan hiç ayrılmıyor. Ona ve diğerlerine getirdiklerimize çok seviniyor. Tek tek herkese gösteriyor. Gitme zamanımız gelince de üzülüyor.

Vedalaşıp Amasra'ya doğru yola çıkıyoruz. Gündüz gördüğümüz güzelliklerin gecesini de görüp hayran kalıyoruz bir kez daha...

Amasra'da misafirhaneye geliyoruz. Görevlinin odasında ilk dikkatimi çeken sevgili Barış Akarsu'nun büyük bir resminin panoda asılı oluşu... Bir de Amasra haritası ve kenarında yine Barış Akarsu... O Amasra'yı, Amasralı da onu seviyor.

Sonra eşimin arkadaşı ve eşi gelip bizi evlerine götürüyorlar. Güzel bir akşam geçiriyoruz. Misafirhanedeki odamıza gitmeden "Sabah altı, altı otuz sıralarında kalkabilirseniz güneşin doğuşunu izleyin mutlaka." uyarısını alıyoruz. Kalkarız, erkenden kalkarız, diyip vedalaşıyoruz.

Sabah uyandığımızda telaşlanıyorum, saat yediye geliyor! Perdeyi açıyorum, yağmur var Amasra'da! Güneş müneş de ortalıkta görünmüyor. Sekize doğru salona iniyoruz. Kahvaltı masası hazır. İkişer dilim peynir, tereyağ, reçel, zeytin ve yumurta... Oturuyoruz masaya, görevli koşuyor "Ekmek henüz gelmedi, sekiz buçuğa doğru gelir!" Aklımıza teyzemizin verdiği köy ekmeği geliyor, arabadan onu alıp kahvaltımızı iştahla yiyoruz. İkinci çayı ve sigaramı balkonda içiyorum.

Karşıda üç ayrı tepenin eşliğinde Amasra bize bakıyor, biz de ona.Ve eşime şuradaki adanın adı neydi, diyorum. Tavşan Adası , diyor ve ekliyor. "İşte Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın filminin bir bölümü de orada çekilmişti." Sözünü ettiği film "Gönderilmemiş Mektuplar" dı. Ben beğenmiştim o filmi.

Yağmur eşliğinde yola çıktık. Bir ara bulutların arasından sıyrılan güneş , bize göz kırparak eski yerine saklandı. Kısa ama çok şeyi sığdırdığımız gezimiz böylece bitti. Eşim beni eve bırakıp görevinin başına döndü...

Görmeyenler varsa mutlaka bir fırsat yaratsınlar. Ve mutlaka "Canlı Balık"ta balıkla birlikte o meşhur salatasından yesin. Biz ilk kez Amasra'ya gidip de balık ve salatadan yemeden döndük. Artık bir başka sefere...


15 Ekim 2008 Çarşamba

ZENGİN Mİ OLUYORUZ? (ı)



İki gün, bir gece süren gezimizden bugün döndük. Ve ben bu süre içinde üç mevsimi yaşadım...

Kiraz ve erik ağaçları çiçek açmıştı dersem inanır mısınız bana? İnanın lütfen, gittim ağacın yanına, gözlerimi silip silp baktım.Tepeden tırnağa gelin gibiydi ağaçlar...

Akşam gelen telefondan sonra gitmeye karar verdik, sabah erkenden de yola çıktık. Hava serinceydi, sonbaharın serin havası vardı anlayacağınız...

Kurucaşile'ye gidiyorduk. Çaycuma, Bartın, Amasra yolumuzun üzerindeydi... Zengin oluyorduk. Bizim olan bağ-bahçe için tapu verilecekmiş. Tapu kadastro görevlileri köyden yaşlı kişilerle oluşturdukları bilirkişilerle nerelerin kime ait olduğunu saptayıp yıllar öncenin mallarını resmileştiriyorlarmış. Acele gelin dediler, biz de gidiyorduk...

Öğleye doğru hava açmaya başladı. Yol boyunca yeşilin ve mavinin her tonuyla gözlerimiz bayram yaptı, yüreğimiz yumuşadı, yenilendik, güçlendik. Her virajın çıkışında, her tepeye yükselişte hiçbir resmin, hiçbir tablonun yansıtamayacağı güzelliklerle buluştuk. Başka renk yoktu. Doğa yeşille maviye dönüşmüştü... Dağlarda hiç mi toprak olmaz! Hiç mi boş yer görünmez? Tüm dağlar ormandı, ağaçtı ve yeşildi. Ve yeşilin her tonu görücüye çıkmıştı sanki...

Ve deniz... Her dağın, her tepenin arasından mavi mavi gülümsüyordu... Çaycuma, Bartın nasıl da hızla gelişiyordu. Yol boyu pek çok konaklama yeri yapılmış dinlenmek isteyenlere... Ama Amasra başkaydı, bambaşka...

Fatih Sultan Mehmet'i hayran bırakan Amasra! Görünce burayı seslenmiş:

- Lala lala cennet bura mı ola ? Öyleyse tez alına !

Amasra'yı da arkamızda bırakarak öğlen olmadan Kurucaşile'ye ulaşıyoruz. Yazdan çalınmış bir hava karşılıyor bizi...

İçeri girmeyelim, diyorum. Dışarda oturuyoruz uzun süre... Güneş yakıyor. Yemek hazır, buyurun davetiyle yemeğe oturuyoruz. Güzel bir tarhana çorbası, ardından da sıcak sıcak, kızarmış balık... Pirinç pilavı da var, ama ondan yemiyoruz. En çok ben yiyiyorum turşudan. Yeşil domates, biber, patlıcan birleştirilmiş nefis bir turşu olarak soframıza kurulmuş. Yoğurttan da alamıyorum. Turşunun yarısını tek başıma ben bitiriyorum. Bir de salatanın yanındaki tabakta yeşil yeşil bakan maydanozlara dayanamıyorum. Biraz önce bahçeden toplanmış maydanozlar bunlar, yenilmez mi? Galiba ben yeşile vurgunum...

Yaz sıcağını da yanımıza alarak köye gidiyoruz. Köyde her zamankinden daha fazla kişi var bu kez. Onlar da bizim gibi zengin olmaya gelmişler köye... Yerlerinin kendilerinin olduğunu kayda geçirecekler... Herkes büyük bir sevgiyle kucaklıyor bizi, kimlerdensiniz sorusuyla sık sık karşılaşıyoruz burada. Ardından anlatılan anılar anılar, gözyaşları eşliğinde anlatılan öyküler ve sitemler büyüklerimize... Herkes kendi öyküsünü anlatıyor aslında... Yaşlı teyzeler ve amcalar... Kimi elindeki bastona tutunmaya çalışıyor, kimisi de yanındakine...

-Şu evi yaptırmadınız gitti ! Bak artık içine de girilmiyor, yıkıladı zaten üst tarafı ! Hiç gelmiyorsunuz ki? diyor biri. Bir başkası:

-Çok mu bıktı annenler buralardan? diye sitemini eşime yöneltiyor.

- Yok yok diyor eşim, yaşlılık işte, diyor sıkılarak.

Eşimi işlemlerle baş başa bırakıp köyü gezmeye çıkıyoruz kuzeniyle... Yıkılan eve bakıyoruz yakından. Evin çevresi de dikenlerle, otlarla çevrilmiş. Çok yaklaşamıyoruz, bir iki diken batmasından sonra...

Biraz ötedeki bir bahçeye gözüm kayıyor, ,inanamıyorum ! Beyaza bürünmüş bir ağaç. Evet kirazlar çiçek açmış! Kuzenimiz erikler de diyor! Ağaçlar armut dolu. Ellerimiz armut topluyor, gerçek anlamıyla. Çoğunu kuzenimiz topluyor ben azını...

Bir ses duyuyoruz karşı pencereden. Gelin çay demledim diyor içtenlikle... Yok mok derken ısrarlara dayanamayıp giriyoruz içeri. Tertemiz, sade bir köy evi. Karşıda büyük bir televizyon. Çayımızı yudumlarken sohbet ediyoruz...

Yoksulluktan yakınıyor onlar da. Gelin kaynana birlikte oturuyor burada. Geline yaşını soruyorum, otuz dört , diyor. Biri sekizinci sınıfta, diğeri dördüncü sınıfta iki oğlu var. Öğretmenlerden yakınıyor. Sürekli kitap alın diyorlar, bir test kitabı istemişler, tam kırk lira! Biz kaç ayda öderiz bu parayı? Hafta sonu kurs yapacaklarmış, o kitaptan! Paralı mı veriyorlar kursu, soruma hayır, yanıtını alıyorum. Tanımadığım bu öğretmenlere içimden selam gönderip ne güzel bakın diyorum. Tatilini çocuklarınızın geleceği için harcıyorlar! Üçüncü çocuğun yolda olduğunu öğreniyorum, gelin hamile...

(Çok uzadı, devamı diğer yazıda) Tabi sıkılmadan buraya kadar gelenler için bu not.

Gelen varsa geldiğini söylesin... Bakalım kaç sabırlı okuyucu var? Çok merak ettim de...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...