madende kaza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
madende kaza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2013 Cuma

"SİYAH AKAR ZONGULDAK'IN DERESİ"



Raporlar yazılıyor, afişler asılıyor, eylemler yapılıyor ne haber oluyor ne de önlem alınıyor. Ancak ölüm olunca iki vah vah, bir ahhh(!) geçip gidiyor, unutulmaya terk ediliyor.
Yine öldük, duydunuz mu? Bir madenci yine öldü; biri ağır beş madenci de yaralı...  
Zonguldak'ın Gelik Beldesinde özel bir şirkete ait maden ocağında göçük meydana geldi 10 Ocak 2013... 34 yaşındaki, iki çocuk babası Sedat Hamarat öldü... İşte bu kadar kolay yazılıyor. Geride iki çocuk, bir eş, baba-anne-kardeş bırakarak geçip gitti...

Daha üç gün önce Zonguldak Kozlu'da ölen işçiler, 17 Mayıs 2010'da Zonguldak Karadon Beldesinde yaşanan ve otuz(30) işçinin ölümüyle sonuçlanan kazadan sonra diğer maden işçileriyle birlikte haykırmıştı: 

Can güvenliğimiz yoook! Biz de onlar gibi ölmek istemiyoruzzz!

Haber olmadı.

 Onlar da öldüler, kısa bir haber oldu, o kadar...

Taşeron işçiler yine haykırıyor. Can güvenliğimiz yok, ücretlerimiz(700'le 12oo arasında değişiyor) zamanında ödenmiyor, en basit araç-gereç bile verilmiyor, önlem alınmıyor...

Müfettişler de gelmiş, sormuş soruşturmuş, araştırmış raporunu yazıp bakanlığa göndermiş. "Burada kaza olmuyorsa tesadüfen olmuyordur. Önlem alınmazsa kaza kaçınılmazdır!.." 

Sekiz taşeron işçi Kozlu'da ölünce rapor tozlu raflardan ancak indirildi. Yok, sanmıyorum gereği yapılsın diye değil; toplumu yatıştırmak ve bakııınn biz denetim görevimizi yapmışız(!) demek için.  Oysa bunu çocuklar bile biliyor, söylüyor. Gereğini yapmadıktan sonra bin rapor olsun ne işe yarar ki... 

Bunlar kaza değil. Göz göre göre gelen bir cinayet... Madenleri özel firmalara(üstelik inşaat firmasına), taşeron işçilere emanet ederseniz olacağı budur. Az ücret, az masraf çok kar amaçlı bir özel şirketin madende ne işi var
Sendikasız işçinin çığlığını kim duyacak? Tek tek çığlıklar birbirine eklenirse, örgütlü olursa ses olur, ışık olur ancak. 700 lira maaşla çalışan örgütsüz işçi söylenir, ama söyleyemez. Orada emek en kutsal değer değildir, paradır insan canının önüne geçen. Grevin, toplu sözleşmenin, iş güvenliği, işçi sağlığının esamesi okunmaz. İşsizliğin kol gezdiği ülkede aynı koşullarda çalışacak yeni işçiler bulmak hiç de zor değil nasılsa...

Peki suç kimin, suçlu kim?
Taşeron olarak çalışan işçiler mi?
Kar amaçlı çalışan özel şirketler mi?
Verilen raporları gözardı edenler mi?
Sadece bize dokunanlara sesimizi çıkarıp diğer alanlara dokunan yılanlara uzaktan bakan bizler mi?
Sahi suçlu kim, suç kimin?  



EK: Türk Bayrağının Örttüğü İşçi Ölüler
Sedat Ergin yazmış
Hürriyet Gazetesi       

28 Kasım 2012 Çarşamba

MUHTEŞEM İNSANLAR

Belki de şimdiye değin duymadığınız bir sözcüktür "Şlam". Oysa buralarda çok bilinen bir şeyin adıdır.
 Kömür; maden ocaklarından çıkarıldıktan sonra kömür yıkama tesislerinde (lavuar) yıkanır, ondan sonra kullanıma sunulur. Şlam işte yıkama sonucu suyla akıp giden kömür tozudur, çamurlaşır akar, simsiyah birikintiler oluşturur. Yağlı karadır. Ama yüz karası gibi değildir; yıkayınca çıkar.
Ve kadın erkek çoluk çocuk ekmek parası için bunları süzer, torbalara doldurur. Yakar mı satar mı bilmem, ama yaşama tutunmaya çalışır. Çalmaz çırpmaz, çalışır çabalar; bilir ekmek aslanın ağzındadır. Ölmez madenciler gibi hiç olmazsa, gökyüzünü görür yorgunluktan soluklanırken...

Vee akşam da oturur "Muhteşem Yüzyıl"ı izler. 

Birisi buna kızar: "Kaldırın  diziyi yoksa!.." Niye kızdığını anlayamaz muhteşem insanlar. 

"En az üç çocuk!" dediğinde sözüne uymuşlar, iki de fazlasıyla beş çocuk yapmışlardı. 
"Kürtaj olmayacaksınız, sezeryan mezaryan yok, ona göre!" Peki demişlerdi. 

Şimdi çocukları doyurmak için çırpınıp durmaktadırlar. İyi kötü okul formalarını da almışlar. Büyüyen çocuğun forması kardeşine uymuş, kimse de farkına varmamış yoksulluklarının. 

Şu serbest kıyafet de neyin nesi diyemeden kara kara düşünmeye başlamışlar.Haftada beş gün okula gidecekler. Her gün aynı kıyafet olmaz artık. Beş günde beş çocuk için bir kıyafet yirmi beş kıyafet eder. Hadi iki günde bir kıyafet değiştirsinler desek on kıyafet gel de çık işin içinden...

Bu çocuklar büyüyecek.Çoğu iş bulamayacak. Belki bazıları öğretmen olacak. Atanamayacak..."Öğretmenler Günü"nde parkta sabahlayacaklar da sesini duyan olmayacak.
Amaaan, bana ne ya! 
Gitsin imam olsunlar, me olsunlar, yandaş olsunlar, candaş olsunlar,Çamlıca'ya yapılacak eeeennn büyyyyük caminin inşaatında çalışsınlar, askere gitsinler...
 Asker diyince de Ortadoğu kaynıyormuş, işler Arapsaçına dönmüş, petroitler gelip ülkemize kurulmuş, yurtta savaş, dünyada savaş havası oluşmuş, kim kimle kimi çekiştiriyormuş, iyice karışmış. PKK'lı Şemdin Sakık tanık, Genel Kurmay Eski Başkanı ve komutanlar sanık yapılmış. Gazeteciler, yazarlar tutuklandıkları hücrelerde uslu durmayıp kitap üstüne kitap yazıyorlarmış.Mahkemeler ne yapacaklarını şaşırmış!

Herkes her derdini bırakmış bekliyor. "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin sonu ne olacak? Diğer sanatçılara, televizyonculara, gazetecilere ne olduysa aynısı olacak.Ayar verilecek ki kimse yirmi birinci yüzyılın bu muhteşem insanları ne yer, ne içer, nasıl yaşar diye sormasın, soruşturmasın, uyandırmasın. Bilirler ki onlar uyursa kendileri büyüyecek...

Okul değil, cami yapılacak! Hem de ennnnn büyüğünden... Okullar tıkış tıkışmış, camilerde saf tutanlar üç sırayı geçmiyormuş kimin umurunda?

 Her güzel şey gibi Yesari Asım Aksoy'un hicaz bestesi de mazide kalacak anlaşılan. 

"Sazlar çalır Çamlıca'nın bahçelerinde/ Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde...

TEK TİP Mİ?
Daha önce de yazmıştım bu konuda.
Tarih:15 Nisan 2010 

11 Haziran 2011 Cumartesi

KÖMÜRLEN Mİ YAZILMIŞ ANA BENİM KADERİM?



"Kömürlen mi yazılmış ana benim kaderim?" diye yazmışlar kamyonun arkasına... Üzerine tıklarsanız daha rahat okuyabilirsiniz. Görünce sizler için çektim fotoğrafını..

"Kader", en son ne zaman kullandınız bu sözcüğü?

Yok yok, "Kadere inanır mısınız?" tartışması başlatmak niyetinde değilim. Ama kader konusunda da işin biraz kolayına kaçtığımızı düşünüyorum. Soru şu, kaderi değiştirmek mümkün mü?

Değiştirebileceklerimiz de var; değiştiremeyeceklerimiz de... Anamızı, babamızı değiştiremeyiz örneğin; ama hatalarımızdan ders alabiliriz. Sorunları çözmek için elimizden geleni yapabiliriz. Hasta olmamak için sağlık kurallarına uymaya çalışırız. İşçi sağlığı ve iş güvencesi diye hazırlanan yasaları uygularız. Bebeğimizi camları kapalı bir aracın içinde saatlerce bekletmeyiz. Depreme dayanıklı konutlar yaparız Japonya'daki gibi örneğin.

Kaderimde ne varsa, o olur diyerek sahte benzinle yola çıkarsak, uykusuz direksiyonun başına geçersek, trafik kurallarına uymazsak kaza kaçınılmaz olur. Hem kendimizi hem de başkalarını yakarız.
Gördüğümüz yanlışları, uğradığımız haksızlıkları, hatta başkalarına yapılanları "kader" diyerek sineye mi çekeceğiz?

Dinimize göre iki çeşit kader vardır: Değişen kadere kaza; değişmeyen kadere müsemma kader denir.

Müsemma kader için yapacak bir şey yok:

"Yine mevsimler geçecek, yine yağmurlar yağacak, giden gençliğim geri dönmeyecek..."

Amaaa kaza denen kadere dur demek için yapacağımız çok şey var:

Bedevi, elindeki bir hurmayla peygamberimize gelip "Ya Resululah! bu hurma benim kısmetim midir, değil midir?" diye sorar. Peygamberimiz de:
"Yersen kısmetimdir; yemezsen değildir" diye buyurur.

Her şeyi kaderin üstüne atıp sorumluluk almaktan kaçanların çıkaracağı ders yok mudur bu yanıttan?

Yarın ulusumuzun kaderini belirleyecek çok önemli bir sınav var karşımızda. Sadece oy kullanmak yetmiyor; oy kullanmaya giderken aklımızı da yanımıza almak zorundayız. Yoksa!..

"Kaderimiz böyleymiş, ayrıldık istemeden..." şarkısı da "Kadeeerrrr! Kime şikayet edeyim seniiii..." ezgisi de derdimize derman olmaz.

"Bir benim oyumla mı?" demeyin. Çoğunluklar birlerden oluşuyor. Yarın akşam kötü kaderimize, dur, dediğimiz haberlerde buluşmak dileğiyle...

8 Aralık 2010 Çarşamba

VAY MİRAÇ'IM VAY



"Batan gün kana benziyor, yaralı cana benziyor esmerim vay vay
Ah ediyor bir gül için, şu bülbül bana benziyor vay benim garip gönlüm
Gece kapladı her yeri, keder sardı dereleri esmerim vay vay
Düşman değil sevda açtı, sinemdeki yareleri vay benim garip gönlüm"

Miraç'ı televizyonlarda gördüm önce, siz de görmüşsünüzdür. Fotoğrafına bir kez daha bakın lütfen, ben sürekli bakıyorum. "Sevda değil, polis açtı yüzündeki yaraları vay benim canım gencim."

Diğer fotoğraflardaki çocuklar da gitmiyor gözümün önünden.

Bir kızımız hamileymiş, polis dayağıyla çocuğunu düşürmüş.Bundan ötesi var mı? Ece Temelkuran'ı dinledim CNN Türk'te, Ayşegül Yazıcı'nın sunduğu, "Medya Mahallesi"nde. Bu genç kızla yaptığı görüşmeyi anlatıyordu Temelkuran. Yüreğim dayanmadı, utandım insanlık adına. Devletimiz kürtaj parasını ,galiba, ödeyecekmiş... Sevinsek mi?!

Miraç Zonguldaklı bir madencinin çocuğuymuş. Bunu da Yılmaz Özdil'in Hürriyette'ki köşesinden öğrendim. Babası kanserden ölmüş, üç kardeşlermiş, babalarından kalan emekli maaşıyla okuyorlarmış.

Miraç ve arkadaşları, rektörlerle toplantı yapan başbakana üniversitedeki sorunlarını yazdıkları dosyaları ulaştırmak istemişler, polis binaya yaklaşmalarını engellemiş! Engellerken de Miraç'ın yüzü bu hale gelmiş...

Madencilerimizin ölümleri kaderdi, bunu başbakanımızdan öğrenmiştik, hatta iki tanesinin ceseti hala yer altından çıkarılıp ailelerine verilemedi. Bundan vazgeçtik, ama hiç olmazsa madencilerin çocuklarına dayak atmak yerine , derdin nedir söyle, diyebilsek...

Başbakan grup toplantısında: "Demokrasi katkı rejimidir." dedi.

Haklı, ama onun katkıdan anladığı farklı. Katkıyı övgü olarak anlıyor. Çevresinde her yaptığını alkışlayanlar, yanlışa yönlendiriyor bilerek ya da bilmeyerek. Asıl katkıyı; yanlışı, eksiği, olması gerekeni -kişisel çıkarlarım elden gider endişeşi taşımadan- dürüstçe söyleyenler yapıyor. Onların sayısı da o kadar az ki...

Hadi boşverin bunları, hep birlikte şarkı söyleyelim mi?

"Batan gün kana benziyor, yaralı cana benziyor esmerim vay vay
Ah ediyor bir gül için, şu bülbül bana benziyor vay benim garip gönlüm
Gece kapladı her yeri, keder sardı dereleri esmerim vay vay
Düşman değil sevda açtı, sinemdeki yareleri vay benim garip gönlüm"

13 Ekim 2010 Çarşamba

KARADON-KAFES-KODES-KAZA-KADER-KASET-KAOS-KATAKULLİ



KISA KISA

*Karadon...
Yok yok sizin aklınıza gelenle hiç ilgisi yok bunun.
Karadon, Zonguldak'ın Kilimli beldesindeki bir semtin adı. Hatırlarsanız 17 Mayıs'ta düşmüştü Türkiye'nin gündemine. Karadon maden ocağında grizu faciası yaşanmıştı. Göçükte kalan otuz işçiden yirmi sekizinin cansız cesedi çıkarılmış, ikisinin cesedine ulaşılamamıştı. Engin Düzcük ve Dursun Kartal hala yerin beş yüz kırk kodundan çıkarılmayı bekliyor... Kader işte henüz bir mezar taşları bile yok, oturup ağlanacak...

*Kafes...
Genelde hayvanların, bir de eskiden kadınların arkasından dünyaya bakmak zorunda kaldıkları özgürlük engelleyici olarak bilinir. Zonguldak'ta ise işçileri madene taşıyan ilkel asansöre verilen addır kafes. Dört yanı demir parmaklıklarla örülü olduğu için bu adla anılır. Son yıllarda büyüklerimizin veciz söyleyişinden ilhamla adı KADER olarak değiştirilmiştir.

Şili'de madencileri kurtarmak için kullanılan çeşidinin de varlığını yeni öğrendik. Onlarınkinin adı ZÜMRÜTÜANKA imiş. Mitolojiye göre Kaf dağında yaşayan bir kuşun adı verilmiş madenci kafesine. Şimdi bizlerin inanmakta güçlük çektiğimiz bir masal yazılıyor Şili'de...
Yaklaşık iki ay önceki maden kazasında yerin yedi yüz metre altında mahsur kalan otuz üç madenciyi Zümrütüanka kuşunun kanatlarında sağ olarak kaf dağına uçuruyorlar.

*Kodes...
Bildiğiniz kodes işte! Yalnız şimdilerde suçlulardan çok, suçunun ne olduğu bile söylenmeden aylarca içeri tıkılanların bulunduğu özgürlüklerin kısıtlandığı bir yer. Ancak kodes diyip geçmeyin. Eğitim düzeyi oldukça yüksek kişilerin atılmasıyla ülkenin üniversitelerinden daha düzeyli bir duruma getirilmiştir. Daha büyük kodeslerin açılması müjdesi bizzat başbakanımız tarafından Diyarbakır'da müjdelenmiştir.

Kaza-Kader...
Bu iki sözcük çoğunlukla ikiz kardeş gibi birlikte anılır. Sık sık hatırlanmasında sayısız yarar vardır. Çoğu kişinin sorumluluklarından kurtulmak için cansimidi gibi sığındığı imanın şartlarındandır.
Kaza ve kadere inanmak demek hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı ve faydasız her ne varsa hepsinin Allah'ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır.
Peki ama insanların hiç sorumluluğu yok mu?

*Kaset...
Kaset diyip de geçmeyin!
Kaset son günlerde en ünlü sözcük oldu. Herkesin kaseti çıkıyor, hem de bedava! Artık Unkapanı'na gitmeye gerek yok! Sıranızı bekleyin.
Tek sorun bunların nerede, nasıl, kimler tarafından çekildiği bilinmiyor, en azından bizler tarafından... Çünkü bu konuda hiçbir araştırma soruşturma yapılmıyor, belli ki savcılarımız çıkaranların kim olduğunu biliyor. Bildiği bir şey olduğu için de bu konuda soruşturma açmıyor.
Kasetlerin çıkma zamanlaması da kasetleri düzenleyenlerin önceliğine göre ayarlanıyor ve anında meşhur oluyor.
Sizin hala kasetiniz çıkmadıysa üzülmeyin, gününün gelmesi bekleniyordur. Yeter ki telefon konuşmalarınıza devam edin... "Susmayın, susmadıkça sıra size gelecek!"

* Kaos...
Yunanca khaos sözcüğünden geliyor ve yarık, boşluk, uçurum,hudutsuzluk,ıssızlık,girdap diye açıklanıyor. Yaygın olarak da dağınık, kargaşa, keşmekeş,başıbozuk,düzensizlik,hercümerç,dağdağa sözcüklerinde anlamı aranıyor.

*Katakulli...
Dalavere, alicengiz oyunu, kumpas, oldu bitti...
Son yıllarda her işte bir katakulli mi var, ne dersiniz? Yoksa aklımızı mı kaçırıyoruz?

Yine uzun yazdım değil mi? Özür dilerim. Biri beni tutsun...

11 Haziran 2010 Cuma

ÇOCUK VE BALIKLAR




Sesi tam bir fısıltı haline giren Bay Arseven üzgündü:

"Eserinizi maalesef basamayacağız Bayım, imkanı yok!"
"Niçin?"

Kitapçı sağına soluna bakınıp:

"Şurada baş başayız..." diye fısıldadı, " İsterseniz açık konuşalım!"
"Elbette" dedi Ali Muhsin, "Açık konuşalım tabi... Siz en başta bir insan, sonra da kitapçısınız. Vardığınız kanaat beni iki yönden ilgilendirir."

Tavırlarındaki burukluk betine gittiyse de:

"Yazış bakımından bir diyeceğim yok. O cihetten mükemmel olmuş; virgüller, noktalı virgüller hep yerli yerinde..." diye konuştu Bay Arseven. "Cümle kuruluşları tamam."
"Noktalama bakımından beğendiniz yani?"

Kitapçı elini kaldırdı:

"Evet. Ancak..."
"Ancak?"
"Şurası var ki romanınızın içinde konuşanlar dillerini tutmalıydılar azıcık. Dilleri uzun Bayım, çok uzun."

Saf saf sordu:

"Kötülük neresinde bunun? İçlerini dökmüşler..."
"Çok dökmüşler Bayım, çok..." dedi Bay Arseven. "Kitabınızı toplattıracak kadar. Sonradan toplatılması yüzde yüz bir eser için de masrafa girilmez ya!"

Ali Muhsin:

"Hah, o zaman başka... Şimdi anlaştık işte." dedi. "Olabilir, siz böyle görebilirsiniz. Fakat bu duygular, bu fikirler bana gökten zenbille inmedi ki. İçinde yaşadığımız, dolaştığım, gördüğüm, dinlediğim toplumdan geldi. Hem gazetelere göz atsanıza. Yürekler kanatlandı. Çok daha ağırlarını yazıyorlar şimdi. Şimdi demokrasi var."

Bay Arseven:

"Onlar gazete Bayım..." dedi. "Onlar gazete, basacağım kitap bir toplattırılırsa belimi doğrultamam. Kepenkleri indirmek lazım. Hoş gözle bakmazlar artık bizim kitabevine. Bana biraz açık saçık bir aşk, macera romanı, yahut polisiye bir roman getirin, gözümü kırpmadan basayım. Söz. Üslubunuz hoşuma gitti."

Sanatçı, tomarı Kitapçıdan alarak dışarı yollanırken:

"Bu siparişe teşekkürler..." deyip omuz silkeledi. Fakat piyasada, nazar değmesin, bunu yapanlar sürüsüne bereket."

****

Mehmet Seyda, yanılmıyorsam,1957 yılında yayınladığı "Çocuk ve Balıklar" adlı öyküsünün bir yerinde bunları yazmış. Ben de yazma heveslilerine belki bir yararı olur diye paylaşmak istedim. Gerçi zaman değişti, şimdi daha çok demokrasi var, değil mi ama?

Aslında peş peşe gelen şehit haberlerinden, Zonguldak'ta bugün yaşanan madendeki kazada kafese sıkışıp ölen madencimizden, madende başına taş düşüp yaralananlardan, yine çocuk tecavüzü haberlerinden, ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılardan söz edecektim, vazgeçtim.

Kaderin önüne geçilmez, yaz yaz bu sorunlar bitmez değil mi? Nasılsa bu haberler rutine bağlandı. Kişiler değişse de olaylar değişmiyor! Bir yağmur bile ölüm getiriyor. Kurbağalısı, kurbağasızı taşıp duruyor, dereleri ıslah etmek kimsenin aklına gelmiyor. Bu arada birileri durup dururken ölüveriyor!

Amaaan boşverin, ağlayıp da iki gözden mi olalım!

10 Eylül 2009 Perşembe

ZONGULDAK' TA MADENDE GÖÇÜK


Bir acı haber de Zonguldak' tan düştü yüreklere! Zonguldak'ın Kilimli Beldesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu'na ait maden ocağında göçük oldu, iki işçi mahsur kaldı derinlerde...

Derinler derken sözde değil özde derinlikten söz ediyoruz. Maden ocağının eksi 260 ve eksi 360 kotu arasında bu ülke için çalışan insanlar var.Yan gelip yatmayan! Hani ülke kaynaklarını torba torba yandaşlarına dağıtıp da sıra çalışanlara gelince yüzde bir mi desem, yüzde iki mi desem diye bin dereden su getirdiklerinizden... Çalışan, üreten, emeğiyle geçinenler, haklarını çaldıklarınız, emeğinin karşılığını vermemek için direndikleriniz!

Şu anda kurtarılmayı bekliyor iki tanesi
! Tavan çöktü gece vardiyasında çalışan işçilerin tepesine, dördü kaçtı; ikisi hala içerde. Ali Ziya Kısaboyun ve 2009 yılında işe giren Caner Albuzlu' ya ulaşabilmek için TTK kurtarma ekipleri canla başla çalışıyor şu sıralarda... Dilerim kurtulurlar, ama...

Bu konuda birkaç yazı yazmıştım. Çok şey söylemiştik birlikte. Merak edenler için işte onlardan biri ve yapılan yorumlar:

Zonguldak Zonguldak Vurur Yüreğim

3 Kasım 2008 Pazartesi

ZONGULDAK ZONGULDAK VURUR YÜREĞİM



Karadeniz derler bir kara derya
Abanmış üstüne Kozlu'da çocukların
Kömür müdür yürek midir ocaklardaki
Ağıt mıdır? Figan mıdır bacalardaki?



Zonguldak Maden Ocaklarında çalıştırılmak üzere üç bin işçi alınacakmış. Bu nedenle 27 Ekim'de başlatılan sınav 10 Kasım tarihine kadar sürecekmiş.

Ne var bunda diyebilirsiniz. Ya da ne güzel, işsizliğin olduğu bir ortamda üç bin kişi iş bulacak da diyebilirsiniz. Hatta iktidar bunu seçim propagandası olarak kullanabilir. Hepsi bir bakıma doğrudur.


Zonguldak Zonguldak vurur yüreğim
Zonguldak dertlerim günde beş öğün



Yalnız olayın bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Üç bin kişinin, madende kazmacı olarak alınacağı bu sınava, kaç kişi başvurmuş dersiniz? Otuz yedi bin yüz doksan altı kişi. Otuz yaşın altında bu kadar kişi. Otuz yaşını geçenler başvuramıyor.Ayrıca Zonguldak nüfusuna kayıtlı olmak ya da Zonguldak'ta oturma koşulu var başvurabilmek için. Bir de sınırlama olmasaydı kimbilir kaç kişi olacaktılar? İnanılır gibi değil! Ve içlerinde üniversite mezunları da var.

Adayların avuçlarına bakılacak, kocaman direkler taşıttırılacak, kazma-kürek-balta kullanmalarına bakılacak, boy-kilo orantısı alınacak. Kısaca fiziksel güçleri sınanacak. Buradan başarıyla geçenler arasından çekilecek kurra ile üç bin kişi maden ocağında kazmacı olmaya hak kazanacak. Bunlar mutlu, sınavı kazanamayan otuz dört bin yüz doksan altı kişi mutsuz olacak. Dilerim olmaz, ama bu durum, ocaktaki bir iş kazasıyla tersine de dönebilir ne yazık ki...


Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul yetim



Bu arada işçi çıkarmaları da gündemde! Yeni gelen bir işçi çıkarılan bir işçinin aldığından daha az para alacak ! İyi mi? Bir taşla kaç kuş vurma diyelim şimdi buna?


Sen hep Samsun'a mı çıkarsın ay oğul, ay Kemal'im
Hele bir de kömürlere
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im.




Not: Şiir Hasan Hüseyin'in "Yaşlanmayan Ananın Yaşlanmayan Mektubu"ndan alınmıştır.


28 Ağustos 2008 Perşembe

ZONGULDAK'TA KAÇAK OCAK


Televizyonda haber : Zonguldak'ta kaçak maden ocağında kaza ! Çöken kaçak maden ocağında kalan üç işçiden biri öldü, ikisi kurtarıldı...

Kaçak maden ocağı ve kaza ! Bu ne ilk, ne de son olacak...

Zonguldak iki katlı şehir. Altı maden, üstü deniz. Ne madenden ne de denizden yeterince yararlanılıyor. Bir de yeşilin her tonu var... Gözü de gönlü de doyuruyor. Ama karınlar aç, karınların doyması Karaelmasa (taş kömürüne) bağlanmış. Başka seçenek yok !..

Yok ama devlet madenleri gözden çıkarmış bir kez. Küçüldükçe küçülmüş madenler, ocaklar kapatılmış ; işçiler emekli edilmiş genç yaşta. Şehir genç emekliler cennetine dönmüş. Bir zamanların " Geliyor geliyor madenciler geliyor!" diye yeri ğöğü inleten sendikalı madencilerinden eser kalmamış. Ne madenci eski madenci, ne de sendika eski sendika artık...

Çocuklardan üniversiteye kapağı atanlar geri dönmemiş. Kalanlara da kaçak maden ocaklarında can vermek seçeneği kalmış !..

Kaçak maden ocağında kaza ! Şu kadar ölü, bu kadar yaralı ! Haber verilip geçiliyor. O kadar olağan, o kadar sıradan ki...

Hiç kimse de "KAÇAK"sözcüğünün anlamı üzerinde durmuyor. Adı kaçak kendi yasal olmuş ocaklar her yerden açılıyor. Birileri zenginliklerine zenginlik katarken yoksul insanlar karın tokluğuna çalıştırılıyor. Ne işçi sağlığı, ne iş güvenliği, ne toplu sözleşme, ne grev, ne sendika... " Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir. " Kölemizdir, kulumuzdur, tebamızdır !

Siz duydunuz mu bilmiyorum, ama ben hiç duymadım... Kaçak ocağa soruşturma açıldı! Kaçak ocaklar kapatılacak! Yasalları için çok duydum da kaçakları için hiç duymadım.

Maşallah ülkemiz kaçakçılar cenneti ! Doğru dürüst olanların yaşam alanları giderek azalıyor. Yasal ocaklarda çalışanların en küçük hatası cezalandırılırken kaçaklara yanaşmak yürek istiyor. Çünkü para en büyük silah olmuş. Yasa dışı yoldan çok zengin olanlar parayla satın alabildiklerini alıyor; satın alamadıklarının başına da türlü türlü çoraplar örüyor ! Sanırım kimse bulaşmak istemiyor onlara...

Ölenlerin ailelerine üç beş kuruş vererek dikensiz gül bahçeleri yaratıyorlar her alanda kendilerine...

Ne yapsak dersiniz ? Kaçakçı mı olsak ? Yoksa bu ülkeden mi kaçsak ? Ya da amaaan boş veeeeer! Bana dokunmayan yılan...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...