İnsan Olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan Olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2012 Cumartesi

İÇ DÖKMELER

Farkında olmalı insan…
Kendisinin, hayatın
Olayların, gidişatın
Farkında olmalı.


Farkı fark etmeli,

Fark ettiğini de fark ettirmemeli
Bazen…

Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını

Fark etmeli.

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını,


Ve en sonunda

Bir metre karelik yere
Nasıl sığmak zorunda kalacağını

Fark etmeli...

Can Yücel

Farkındalık iyi mi kötü mü bilemedim, kafam karışık şu sıralar.
İnsanları gözlemliyorum, davranışlarının nedenini çözmeye çalışıyorum...

 Öyle şeylerle karşılaşıyorum ki işin içinden çıkamıyorum. Aklım almıyor, şaşırıyorum, inanamıyorum, inanmak istemiyorum belki de.

İnsanlar çeşit çeşit...

  İyi gün dostları var örneğin. İliğini kemiğini sömürünceye kadar alan alan alan, vermeden alanlar; alacak bir şey kalmayınca terk edip gidenler...

Ya da iyiliği karşılıklı alışveriş gibi algılayanlar... Bana zor durumumda hiç el atmadı ki benden bir şey beklesin, anlayışında olanlar yani. Anlattıklarını dinleyince hak verdiğiniz çok şey var; ama yine de soru işaretleri oluşuyor bende. Onun geçmişte yaptığı gibi davranmak insanca bir tutum mu? Eleştirdiğiniz şeyi aciz durumdaki insana şimdi siz yapıyorsunuz...  

Kötü gün dostları var bir de... Onlar iyi günlerde akıllara bile getirilmez. Vericidirler çünkü. Kayıtsız koşulsuz verenler, zora düşenin yanındadır her zaman. Farkındadırlar olup bitenin, alıcı kuşların; ama iyilik yapmalarını engellemez bu farkındalıklar. İyilik yap denize at misali... Ya da iyiliğe iyilik her kişinin; kötülüğe iyilik er kişinin harcı diye bakarlar yaşananlara...

İyilik yapılanların durumu ise ürkütür bazen insanı.  Her koşulda insanca davrananı önemsemez, ciddiye almaz, adam yerine koymaz, özen göstermez. Bilir ki ne yaparsa yapsın zor günlerinde hep o vardır; çaba göstermesine gerek yoktur! 
O, sömürenden yana taraf olur; kendisini yerden yere vuranın özlemi içindedir, tüm ilgisini ona yöneltir, eski günlerdeki gibi olsun ister her şey! Sömürü, güler yüzlerle gerçekleştirilmiştir çünkü...Fark etmez çoğu kez olup biteni. Zordur farkındalık.
Emek ister; eğitimli olmayı, iyilik yapmanın erdemine inanmayı gerektirir...

Neyse ki tüm insanlar öyle değil. Ne mutlu farkında olanlara, ne mutlu farkı farkedenlere...   

3 Mayıs 2011 Salı

HEPİNİZ VEKİL OLABİLİRSİNİZ

"Ben bir sazcıyım, türkü çalar türkü söylerim. Başka bir bildiğim yok, ama bu şerefi bana layık gören, bu ilim yuvasına sonsuz saygı ve sevgimi sunuyorum."

Neşet Ertaş, İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktorluk unvanının verildiği törende, yukarıdaki sözlerle duygularını dile getirdi. 2010 yılında da UNESCO "Yaşayan İnsan Hazinesi" ödülüyle onurlandırmıştı onu.
Ne güzel! Neşet Ertaş'ı dinlemeyi çok seviyorum.

Keşke tüm sanatçılarımıza sahip çıkabilsek, sanata gereken önemi verebilseydik...

Bakın Ata'mız ne demiş:

"Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkar olamazsınız."

Sanatsız bir toplumun insanca yaşama şansının olmayacağını bildiğinden Atatürk, sanatçı yetiştiren kurumlar açtı. Çağdaş Türk sanatını geliştirmek amacıyla Avrupa'ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için gençler gönderdi.

Bugün bizleri onurlandıran, ulusal ve uluslararası başarılara imza atan pek çok sanatçımız var. İyi ki, iyi ki...


İşte onlardan biri Mehmet Aksoy, hani Kars'ta "İnsanlık Anıtı" adını verdiği heykeli tamamlanmadan, "Allahu Ekber" nidalarıyla yıkılan sanatçımız:

"1960 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akedemisinin resim bölümüne girdi. Daha sonra heykel bölümüne geçti ve 1961-1967 yılları arasında Prof Şadi Çalık atölyesinde öğrenim gördü. Askerliğini yaptıktan sonra 1969-70 yıllarında aynı bölümde asistanlık yaptı ve bir devlet bursuyla 1970'te Londra'ya gitti. Daha sonra Berlin'e geçti ve Hochschule der Künste'den 1977'de master derecesiyle mezun oldu. 1978'de Türkiye'ye dönerek 1980'e kadar İDGSA'da öğretim üyeliği yaptı.


Aldığı Ödüller:
1966 Devlet Resim ve Heykel sergisi 2. lik ödülü (birinci yok)
1970 Devlet Resim ve Heykel sergisi 1. lik ödülü
1979 Devlet Resim ve Heykel sergisi 1. lik ödülü
1982-1983 Luthar Platz Heykel yarışması 2. lik ödülü
1985 Bundengartenschen heykel yarışması 2. lik ödülü
1990 Ankara Sanat Kurumu Plastik Sanatlar dalında “Yılın sanatçısı” ödülü
1990 III. Asya-Avrupa Bienali büyük ödülü
1990 Plastik Sanat dalında Sedat Simavi Vakfı öd
ülü..."

Ve biz uzmanların görüşünü bile almadan, tek bir kişinin "ucube", "Tez yıkılaaaa!" buyruğuyla, mahkemenin sonuçlanmasını beklemeden "İnsanlık Anıtı" adını verdiği heykelini yıkıyoruz...

Bir diğer sanatçımız Bedri Baykam; Bedri Baykam'a yapılanları biliyorsunuz? Dolduruşa getirilmiş bir kişinin bıçaklı saldırısıyla yaralandı. Ve bazı kendini bilmezler, utanmasalar, zil takıp oynayacaklardı. Bedri Baykam:

"Altı yaşında Ankara, Bern ve Cenevre'de ilk eserlerini sergiledi. Harika çocuk olarak tanımlandığı 1960'lı yıllarda Avrupa ve Amerika'nın birçok sanat merkezinde sürekli olarak sergiler açtı, büyük ilgi gördü. İstanbul Fransız Lisesi'ne devam eden Bedri Baykam 1975 yılında Paris'e taşındı. Sorbonne Üniversitesi'nde işletme ve ekonomi tahsili yapan Baykam, bu fakülteden master aldı. Paris'te aynı süreç içinde L'Actorat isimli özel okulda aktörlük tahsili de yaptı. Baykam 1970'li yıllar boyunca aynı zamanda Türkiye Şampiyonaları'nda önemli dereceler alan ünlü bir tenisçi oldu. 1980 yılında Amerika'ya taşınan sanatçı, 1984'e kadar California College of Arts and Crafts'de resim ve sinema eğitimi gördü. 1987 yılına kadar Amerika'da kalan Baykam, bu süre içinde de San Francisco, New York, İstanbul ve Paris'te birçok sergiler açmaya devam etti. 1987'de atölyesini İstanbul'a taşıyan Baykam, bugüne kadar 100 kişisel sergi açtı, birçok grup sergisine katıldı, birçok kısa metrajlı film ve video filmleri çekti, kısa ve uzun metrajlı filmlerde aktörlük yaptı. Baykam'ın yayınlanmış 23 kitabı bulunuyor."


Tolga Tuncer bir tiyatro sanatçısı, Devlet Tiyatrosunda "Genç Osman" oyununu sergiliyor arkadaşlarıyla birlikte. Ama gündeme düşmesi, bir seyircinin en ön sırada ciklet çiğnemesini, kaş göz hareketiyle uyarmasıyla oluyor.Kıyamet kopuyor. Devletin etkili ve yekilileri hemen devreye giriyor. Sanatçı Tolga Tuncer ifadeye çağrılıyor. Yetmiyor, Kültür Bakanı Devlet Tiyatrolarını kapatabileceği tehdidini savuruyor!

Sakız çiğneyen kişi kim mi?
Başbakanın kızı Sümeyye Erdoğan:

"2002 yılında girdiği üniversite sınavında sözel bölümde yüzde 23'lük, sayısal bölümde ise yüzde 85'lik dilimde yer aldı ve barajın 120 puan olduğu sınavda 134'5 puan alarak Türkiye'de bir üniversiteye girmeye hak kazanamadı. Daha sonra Gürman Giyim'in sahibi Remzi Gür'ün sağladığı burs sayesinde Amerika'da İndiana Üniversitesi'nde sosyoloji ve siyaset eğitimi aldı.
"

Eskiden Rahmetli Özal'ın çocukları haber oluyordu. Şimdi hatırlayan var mı? Gelip geçtiler. Bunlar da geçip gidecekler biliyorum.

Ama sanatçılar yapıtlarıyla yaşayacaklardır. Yeter ki özgürlüklerini engellemeyelim...

"İnsanlık Anıtı"nı yıkarken aslında insanlığımızı da test eder duruma gelmiyor muyuz? Gazetecileri, yazarları, bilim insanlarını, sanatçıları hırpalarken; basılmamış kitapları bile cezalandırırken toplumun yaşam damarlarını kopardığımızı fark etmiyor muyuz?

Yakmak, yıkmak, öldürmek kolaydır. Hele günümüzde silah edinmek bu kadar kolayken! Zor olan güzel şeyler üretmektir; alın terine, emeğe saygı duymaktır. İnsanları insanca yaşatmaktır.

Tüm emekçileri saygıyla kucaklıyorum... İyinin kötüyü yeneceği, çirkinliklerin yerini güzelliklere bırakacağı günlerde buluşmamız dileğiyle...

21 Aralık 2010 Salı

BENCE DE



insanlar ne dilleriyle ayrılırlar birbirlerinden
ne de renkleriyle inançlarıyla
türkülerde toroslarca yükselen o kanlı sınır
insanların birbirine kulluğu köleliğidir



Hasan Hüseyin Korkmazgil böyle demiş, ne güzel demiş!
İnsanın insana köleleğini yok edebilir misiniz? Önce bunu halledin, sonrası kendiliğinden gelir. Ama işinize gelmez ki...


8 Mart 2009 Pazar

ERKEK OL



Evet 8 Mart bugün... Bitmeden yazmalıyım...

Pek çok yerde kadınlar konuştu, en çok da erkekler... Kutlamalar yapıldı, kadınların ne denli önemli olduğu vurgulandı hep.Çiçekler alındı, yemeklere çıkıldı, bir günlük de olsa, sen otur ben yaparımlar, yaşandı. Ama yarın değişen bir şey olacak mı derseniz? Ben olmayacak derim. Herkes bildiği yolda yürüyecek.

Bu konuda, erkek bakışını taa temelden değiştiremediğimiz sürece durum aynı ya da daha geri olacak.

Ve üzülerek eklemeliyim ki erkek bakışının sadece gerici dediğimiz kesimde değil; ilerici, çağdaş dediklerimizin çoğunda da egemen olduğunu görüyoruz.


Bir arkadaşla konuşuyoruz. Kadınlar Günü'yle ilgili değil konumuz.

Her zaman gittiği .......... Derneği'nde yaşadığı bir olayı anlattı arkadaşımız. Yazımı da bu olay üzerine yazmaya karar verdim.

Konu basit :

Oraya ara sıra gelen bir kişi yemek yerken, yönetici durumundaki kişiyi çağırıp menüye baklagilleri de almasını söylüyor. Yönetici olan arkadaş da hafta sonları menüsünde olduğunu , o günlerde gelirse yiyebileceğini belirtiyor. Karşıdaki kişi ısrarla hafta içi de olsun, hafta sonu evdeyiz diyor.

Yönetici arkadaş biraz da sinirlenerek:

"Erkek ol, kuru fasulyeyi karına pişirt; ya da kendin pişir!"

diyor!

Olayı anlatan arkadaşım yöneticiye hayran olduğunu söylüyor, ne güzel yanıt verdi! diye de anlatıyor.

Bu sözde ne var da diyebilirsiniz, ama ben diyemiyorum. Bence düğüm burada atılıyor, diğer olaylarla beslenerek kör düğüm oluyor... "Karnından sıpayı, sırtından sopayı..." ya kadar gelip dayanıyor sorunlar.

Söyler misiniz, Erkek Olmak'ın kuru fasulye pişirtmekle ne ilgisi var?

Erkek olmanın da kadın olmanın da ilk adımı İNSAN OLMAK'tan geçiyor.

Önce insan olmayı öğrenmeliyiz değil mi?

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...