yazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2010 Pazar

CEE DEDİM GİDİYORUM

Evden kaçtım, yazlığın gazinosuna geldim.Buradan internet çekiyor.

Özgür Anne- Özgür Baba evdeler. Küçük kızımız yat gezisine gitti arkadaşlarıyla... Blogları dolaştım, zaman çabucak geçti. Ela Yağmur Hanım, güzellik uykusundan uyanmıştır; yemeğini yiyecek, deniz faslı başlayacak. Ben kaçıyorum.
Yorumlar için çok teşekkür ederim.

Bu kaçma işini daha sık yapmalıyım.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

ÖZLEDİM ÇOK ÖZLEDİM



Sevgili Blogum,

Çok zaman olmuş değil mi yazmayalı? Yazamadım. Zamansızlıktan, internetsizlikten ancak bugün açabildim bilgisayarı.

Ankara, İstanbul derken sonunda İzmir'le buluştuk, yazlıktayım. Tam olmasa da yerleştik sayılır.
Ela Yağmur'la çok zevkli, aynı zamanda da çok dolu zamanlar geçiriyoruz. Nasıl mutlu anlatamam. Bugün birlikte bahçe bile suladık. Birlikte ıslandık, kahkahalar attık. (Dedesine duyurulur!)

Yorgun, ama mutluyuz...

İnternet sorunum var, şimdilik bu kadar. Özlediklerimizi saymaya kalksam,internet biter; onlar bitmez. Şimdilik bu kadar daha uygun zamanda ve koşullarda okumaya da geleceğim. Sevgilerimle...


3 Mart 2010 Çarşamba

ACELE ETME HOCAM, BANA GÜVENMİYOR MUSUN?



Yaşam devam ediyor, yaşanacak alanların düzenlenmesi de...

Evde inşaat işi zor. Hani yeniden başlansa daha kolay olacak, ama var olanı yıkıp yenilemek bu koşullarda zor.

Ve en zoru da insanlarla uğraşmak! Başlıkta sözünü ettiğim Ali Usta'yla uğraşamadık biz de. Her sözünün başında "Bana güvenmiyor musun, bana güven, gerisini merak etme sen!" dedi durdu. "Acele etme ki güzel olsun hocaamm!" da onun sözü...

Zamanımız dar, bir an önce bitsin diye bakıyoruz biz de. İlk gün geldi, başla, dedik; yarın, dedi, biraz işim var, onu bitireyim, yarın başlarım!

Oysa telefonda, boşum, dediği için geldik. "Peki, bir günden birşey olmaz." dedik bekledik. İkinci gün 9.30'da geldi, 11.30'da " Bi gidip geleyim!" dedi 16.00'da geldi. "Sizin beklemenize gerek yok, ben çok iyi ustayım, bana güvenin, ben yaparım, siz gidin!" demez mi? Zaten beklerken sinir olmuşuz, "Hadi en iyisi sen git!" diyip gönderdik Ali Usta'yı...

Ertesi gün bekçimiz bize yeni usta buldu, şimdi onlar çalışıyor evde. Bunlar iyi çıktı şansımıza. Baba oğul sabah 08.00'de geliyorlar. Banyolar değişiyor, salonun balkonların seramikleri yenileniyor, çok işimiz var çoook... Neyse ki yapılıyor. Adamlar durmadan çalışıyor, acele etmemize gerek yok doğal olarak. Ali Usta işe başlamadan acele etmeyin, uyarısında bulunmuştu. Uyanık, malzemeyi de fazla fazla aldırmış bize! Artık artanı aldığımız yere geri vereceğiz.






Burası çok güzel, her gün ağaçların mısır patlağı gibi çiçeklendiğini görmek coşku yüklüyor yüreklere, şarj oluyoruz inanın. Doğayla iç içe yaşamak gerek. Apartmanların dört duvarına şıkışıp kalmamak gerekiyor. Şansımıza, ilk gün dışında, hava pırıl pırıl güneşli, öğlen saatlerinde kısa kolla geziyorum. Ohh ne tatlı hayat!





Bu arada zeytin ağacı dikmeye karar verdik. Küçük kızımın çocuğu için olsun bu da, dedim. Bekçi ve eşi: "Neee evlendi mi?" diye hayretle sordular. Ben, gayet sakin: " Yooo, ama bir gün evlenirse, çocuğu olursa!.. Nasrettin Hoca'nın çalı hesabından daha gerçekçi değil mi? Eee Eloş'un kaysı ağacı var, onun da zeytini olsun dedik; sonra da ağaç sayısını üçe çıkardık. Gelenler arasında paylaşsın değil mi ama?

Hadi hoş kalın, sağlıklı yaşayın. Sevgilerimle...

27 Şubat 2010 Cumartesi

KEÇİLERİ KAÇIRMADIM



Keçi yavrularının doğumuna tanık oldum. Öyle masum, öyle güçsüz, öyle çaresiz görünüyorlar ki anlatamam. İki yavrudan biri daha iyi durumda. Emiyor annesini, diğerini ise annesi okşayarak canlandırmaya çalışıyor.

Aman bende bir telaş: "İçeri alalım, sobanın yanında biraz ısınsınlar!"

Olmazmış! Yavruyu sobanın yanına getirirsek emdiği süt, anne karnında peynir olurmuş! Çok ilginç değil mi? Ben ilk kez duydum...

Yazlıktayız efendim. Kış günü yazlık biraz tuhaf olsa da yapılması gereken işlerimiz vardı, kısa süreliğine kaçıverdik. Çok da iyi geldi.

Keçi bizim bekçinin... Tesadüfen doğuma gelmişiz. Minicik yavruların yaşama sıkı sıkı tutunmaya çalışmalarını saygıyla karşılıyorum. Hepinize sevgi ve selamlarını gönderiyorum.


13 Ağustos 2009 Perşembe

NEDEN YAZDIM BİLMİYORUM





Bu sabah erkenden uyandım. Terasa çıktım. İyi ki de öyle yapmışım. Güneşin doğuşunu izledim doya doya... Anlatılmaz güzeldi. Karşıda Midilli Adası hem bize çok yakın hem bir o kadar uzak uzak bakıyordu.

Ne çok zaman olmuş yazmayalı. Ne çok konu birikmiş. Bu sıralar yaşamak ağır basıyor sanırım. Yaşamak! Dolu dolu yaşamak... Hem de suçluluk duymadan yaşamak istiyoruz. Ama hep bir şeyler eksikmiş gibi geliyor. Evet, tahmin ettiğiniz gibi aklımda ülke gündemi... İşler iyi görünmüyor, garip şeyler oluyor. Ama bunlardan söz etmek gelmiyor içimden. Akıl fikir diliyorum herkese. Bir de ulusal çıkarları görme yetisi...

Neyse sabah kahvaltıdan sonra düştük yollara, Bergama, Zeytindağı, Zeytindalı, Şakran, Menemen, Aliağa, Çeşme, Seferhisar, Urla derken ver elini Gavur İzmir... Gavur İzmir'e giderken her yöreden Atatürk bize bakıyordu. Gözü üstümüzde bakışlarında soru işareti... Neler oluyor size? Ne yaptınız, neler yapıyorsunuz, bu olup bitenler de ne? Ektiklerimizi ne hakla savuruyorsunuz? Misak-ı Milli unutuldu mu, bu kadar kan boşuna mı döküldü? Siz ne ektiniz ki neyi biçiyorsunuz? Sorular sorular , yanıtsız kalan sorular...

Yüzümüzün kızarıklığı tam geçmemişken karşımıza Uğur Mumcu anıtı çıkmasın mı? Gözlüklerinin camından keskin keskin bize bakıyordu. Yanına da en büyük silahı koymuşlar. Kalemi! Ucu sivri kalemi!.. Çok canlar yaktığı, suçluları bir bir gözler önüne seren kalemi. Onun yüzünden susturulan Uğur Mumcu: "Vurulduk ey halkım, unutma bizi..." diye haykırıyordu. Oysa bilmiyordu, neler neler olduğunu, kimlerin nasıl her daim döne döne deniz fenerine sarıldığını...

İzmir'de güzel dostlarla buluştuk. Çok güzel zamanlar geçirdik. Dönüş yolunda güneşin batışını izledik. Camların altın gibi parlayışına tanıklık ettik. Ha altın demişkin Bergama- Ovacık'tan geçerken dağların altın aranması macerasından sonra çok komik bir hal aldığını gördük. Zeytin ağaçlarının süslediği dağların arasından çırçıplak çıplak duran, utangaç utangaç bakan dağlar büyük çelişki yaratıyordu. Sahi n'oldu siyanürle altın arama işi? Bilen var mı? Varsa lütfen söylesin. Necip Hablemitoğlu yazıyordu bu konularda, onu da Uğur Mumcu gibi susturdular biliyorsunuz. Hablemitoğlu bir de F Tipi yapılanmadam söz etmişti Köstebek adlı yapıtında. O gidince köstebekler çoğaldı mı ne?

Ya bunları neden yazıyorum ki ben?

Ne güzel yazlıktayım. Yağmur Bebek'le aşkımız her geçen gün artıyor. Tatil Köyünden döndüler. Altı günün üç günü peşlerinden gittik. Orada da birlikteydik. Şimdi de birlikteyiz. Deniz güzel, güneş güzel, komşularımız güzel... Ve ben gecenin bu saatinde herkesi uyuttum, yol yorgunu, mutluluk sarhoşu bunları yazıyorum. Olacak şey mi bu?

Neden? Nedenini ben de bilmiyorum. Ama biraz içim acıyor galiba...

Güneşler hiç batmasın, doğsun, hep doğsun... Herkes suçluluk hissetmeden doya doya yaşasın istiyorum. Çok şey mi istiyorum?

17 Haziran 2009 Çarşamba

İŞTE GİDİYORUM


Evet, işte yine yolculuk göründü. Koştururken yaz gelmiş bile, yeterince farkedemedim. Gidiyorum, ama gözüm arkada. Tatile başlarken hiç böyle hissetmemiştim daha önceleri...

Okullar tatil oldu mu ertesi gün ben vın!.. Hem de koşa koşa, sevinçle... Yanlış anlaşılmasın, şimdi de seviniyorum, hele Bursa buluşması beni oldukça heyecanlandırıyor, ama ne bileyim galiba evime henüz doyamadım. Eskiden, çalışırken, evimde daha çok zaman geçiriyordum da ondan mı acaba bilemedim. Evet, evet ondan. Bu yıl emekli oldum, doğru dürüst evimde oturamadım. Alanya, Ankara, birkaç kez İstanbul gidiş gelişleri... Bir de çalışmak beyni yoruyor. Beyin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyor. Bu yıl beyin yorgunluğum yok, beden yorgunluğu daha çabuk geçiyor...

Geldim, evi toparladım, tam düzeni kumuşken gitme vakti geldi. Hem de kısa bir gidiş değil bu...

Önce Bursa, sonrasında ver elini İzmir...

Yazlık evimizi de komşularımızı da çok seviyorum, özledim hepsini. Gideceğim, denize gireceğim bol bol, kitap okuyacağım rahat rahat, okey oynayacağım çok çok... Ohh haberlere hiç bakmayacağım, desem de inanmayın. Huylu huyundan vazgeçer mi? Hem giderken kendimi de götürüyorum. Ben bakmazsam, ben yazmazsam, ben üzülmezsem olur mu? Olmazzz! Peki bakıyoruz, yazıyoruz, üzülüyoruz da n'oluyor? Hiç! Gerçekten hiç mi acaba? Hiçse hiç, yine de bakmalıyız, ilgilenmeyiz diye düşünüyorum. Bir tanecik ülkemiz var.

Yurdumuz, ulusumuz üzerinde bin türlü oyun oynanıyor. Komşularımızın durumu ortada. Irak parçalandı. Sıra İran'a gelecek dediler, işte geldi. Sonra sırada kim var? Bizi de birbirimize kırdırmak isteyenler var, uyanık olmalıyız değil mi ama...

Bak ne yazmak için oturdum, işi yine nereye getirdim. Ben iflah olmam.

Müzik eklemeye cesaret edebilseydim, Mahsuni Şerif'ten "İşte gidiyorum zülf-i siyahım" türküsünü dinletmek isterdim.

Yok yok Zahit Akman gibi yapmayacağım. O ,kendisinin görevden alınması için toplanan RTÜK üyelerine bu türküyü dinletmiş, AKP'liler çok duygulanıp "Gitme, kal!" diye oy vermişler(beş kişi) ; CHP'li üyeler "Giiiitttt!" demişler, ama yetmemiş(üç kişilermiş)... Zahit Akman da hakkındaki onca iddiaya karşın görevinin başında kalmış. Yaaa!

Ama benim öyle bir sıkıntım yok. Tüm blogerler arasında oylama yapsam oy birliği ile "Giiiiitttt!" sesinin yükseleceğinden eminim. Haksız mıyım?

Müziği yükleyemeyeceğim, ama türkünün sözlerini yazayım bari...



"İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Hayli dolaşayım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahsuni'nin berbat haline
Mervanın elinde parelense de..."

Sevgilerimle...

13 Ağustos 2008 Çarşamba

YAŞASIN DİKİLİ


Korkulan olmadı... Hastamız iyi. Herkes de iyi olsun.

Ve bu sabah kahvaltımı Dikili'de evimde yaptım.

Dün gece 21.30 'da Ankara'dan Pamukkale Turizmle yola çıktık. Sabah 8.45'de evimdeydim.

Yaşasın Dikili, yaşasın hayat ! Herkes kendi hayatını yaşasın, mutlu ve sağlıklı...

Ben yokken de okuyanlara, yorumlayanlara teşekkürlerimi gönderiyorum. Şimdilik bırakıyorum...

Sevgiyle kalın sağlıklı yaşayın...


6 Temmuz 2008 Pazar

MEYVEDEN DALLAR KIRILIYOR


Ne çok meyve var bahçede...

Kayısının dalları kırılacak neredeyse... Ama nedense bu yıl biraz küçük , biraz da kuru gibi... Sanırım susuz kalmış, ya da küresel ısınmanın olumsuz etkileri kapıya dayanmış. Zaten son ana gelmeden önlem alma gibi bir huyumuz yok. Tehlike kapıya dayanacak ki aklımız başımıza gelsin...

Elma ve şeftali ağaçları sağlıklı, meyvesi de bol... Tam olmasa da yenebilecek durumda... Üzümler salkım salkım karşımızda. Çekirdeksiz üzüm. Yakında onlar da olgunlaşacak. Bir de erik ağacımız var, mürdüm eriği... Onun da dalları dolu meyveyle. Yalnız olgunlaşması için zamanı var daha...

Anlayamadığım bu kadar bol meyve var ülkemizde... Bizler neden satın alırken çok pahalıya alıyoruz. Üreticinin kazanmadığı kesin... Tüketici zararda... Aracılar malı da parayı da götürüyor anlaşılan.

Artık meyveye para harcamıyoruz burada, bize de komşularımıza da yetecek bollukta meyve var ağaçlarımızda. İsteyen herkes gelebilir. Eli boş dönmeyecektir bahçemizden. Üstüne de bir deniz banyosu...Havamız da çok güzel... Hıı ne dersiniz ? Gelmeye değmez mi ?

Bekliyoruz, herkesi...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...