Deniz Feneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz Feneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2011 Cuma

VAN MİNUT




YENİ MİLLETVEKİLLERİNE

Haklısınız, bir büyük millete vekilsiniz;
Göğsünüz kıvanç dolu, gerildikçe gerilir.

Bilin ki Atatürk'ün kurduğu Ankara'ya
Atatürk'ün yolundan yürünerek girilir.

Bir avuç yobaz için, bir sürü cahil için
Devrimi çiğneyecek ayak varsa kırılır.

Bir de bakarsınız ki her meydanda bir kere
Her genç Türk'te bir kere bir Atatürk dirilir.

Bir an unutmayın ki Atatürk ülkesinde
Ahiretten önce de Yüce Divan kurulur."

Behçet Kemal Çağlar

PADİŞAHIN SELAMI VAR
Yılmaz Özdil yazmış...

27 Ocak 2011 Perşembe

KORKUNUN ECELE FAYDASI VAR MI?


SAVCI
Savcı,nedir düşündün mü,
Dağları sorguçlu kılan?
Onlar susmaz,gece gündüz,onlar haykırır yüceden,
Gelmiş dağlardan yalnayak,durmuş kapıda bir ıssız,
Seni bile içli kılan.

Savcı, nedir düşündün mü,
Bıçakları uçlu kılan?
Bir eski hak alınmamış,bir dere kan sorulmamış,
Şunun bunun alın teri,
Alınları taçlı kılan.

Savcı,nedir düşündün mü,
Yazıları suçlu kılan?
Usla,yürekle büyümüş,gündüzler geceye karşı,
Ama nedir çağlar üzre,
Beni senden güçlü kılan.

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)


Başka bir ülkede olsa yer yerinden oynardı; herkes sokağa dökülürdü. Bizde ise birkaç yiğit cılız ses dışında kimseden tıss sesinden başka bir şey dıyulmuyor. Korkudan tırsmışız... Eskiden kızıyordum, ama şimdi neden korktuğumuzu anladım. Haksız da sayılmayız hani...Karşımızdaki kişiler tüm değerlerini yitirmiş, amaca giderken her şeyi göze almış durumda. Göze almış demek de az; sanırım gözü dönmüş demek daha doğru...

Pek çok şeyin düzmece olduğunu biliyorduk, biliyorduk ama, dur bakalım belki de içlerinde suçlu olanlar da vardır, yakında kurularla yaşları ayırlayacaklardır nasıl olsa! diye düşünüyorduk.

Yok öyle değilmiş. Şimdilerde her şey gün ışığına çıkıyor bir bir... Şu olaya bakar mısınız?

Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin başına gelenler her şeyin özeti değil mi? Evet biz korkağız, korkmakta da haklıyız. Neden mi?
Harp Okulunu dördüncülükle bitiren gözbebeğimiz teğmen bir gün tutuklanıyor. Neden tutuklandığını bilmeden 29 ay hapsediliyor. Sonra bir gün savcının karşısına çıkıyor, savcı telefonundaki bilgilerden hareketle onu "Ergenekon terör örgütünün talimatıyla Hizbut Tahir örgütüne sızmakla" suçluyor. Ve ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılıyor.

Ve şimdi anlaşılıyor ki Ergenekon davasında asker olarak ilk tutuklanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin, tutuklandıktan sonra, telefonuna, Fatih Emniyetindeki polisler Hizbul Tahir örgütü sanığı Mehmet Oğuz Kazancı'ın rehberindeki 139 numarayı 'YANLIŞLIKLA!' bir dakikada kaydedilivermişler. Ve bu olay teğmenin 29 aydır tutuklu kalmasına neden olmuş.

Teğmen Mehmet Ali Çelebi özgürlüğüyle birlikte saygınlığını yitiriyor...


Türkçe Sözlüğe göre 'saygınlık', saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij anlamlarını taşıyor...

Bir de bu davalarda adı geçen Osman Yıldırım'ın öyküsüne bakalım mı?

*Kasten adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan dokuz yıl hapis(Eyüp 1. Ağır Ceza 1995/78)
*Ablasını öldürmekten 20 yıl hapis(Akhisar Ağır Ceza 1989/32)
*Nüfus Kağıdında sahtecilik yapmaktan mahkumiyet(Kırklareli Asliye Ceza 1998/215)
*Öz yeğenini satarak fuhuşa aracılık yapmaktan 2 yıl 6 ay hapis(Erzurum 1. Asliye Ceza 1998/391)
*Cumhuriyet gazetesinin bombalanması
*Danıştay suikastından müebbet hapis(Ankara Asliye Ceza)
*İfadelerinde Atatürk'e, Cumhuriyetimize hakaret...

Saygınlık neydi? Saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij değil mi?

Savcımız "Osmanım" diye hitap ettiği bu kişiye güvenmiş, itibar etmiş; onu gizli tanık yapmış; söylediklerini ciddiye almış ve onun söylediklerinden harekettle pek çok kişiyi tutuklamış.

Korkmakta haksız mıyız? Sizi bir anda terör örgütü üyesi yapabilirler. Telefonlarınızı dinleyip, eklemeler yapamayacaklarını söyleyebilir miyiz? Bilgisayarınıza, telefonunuza eklemeler yapmak çok mu zor? Evinize getirdikleri silah, uyuşturucu, belge size aitmiş gibi gösterilip tutuklama yapılabilir mi?
Suikast yapacaklardı uydurmasıyla koca Türk Ordusunun kozmik odalarına girilmedi mi? Orduyu gözden düşürmek için her yol denenmedi mi? Gazeteciler, bilim insanları hapislerde çürümeye terk edilmedi mi?

Bu arada Hizbullahçılar yanlışlıkla serbest bırakılıyor, onlar sırlara karıştıktan sonra ömür boyu hapis cezası veriliyor!
Abdullah Öcalan'a saygınlık rütbesi verileli çok oldu. Teröristler Habur'dan kahramanlar gibi içeri girdi, alkışlarla karşılandı. Pazarlıklar sürüyor, toplumuzun geleceğini şekillendirmede akıl hocası olarak saygın yerlerini aldılardı çoktan.

Korkalım korkalım da korkunun ecele faydası var mı?

4 Kasım 2010 Perşembe

İSTANBUL KAZAN BİZ KEPÇE

Dün güne böyle başladık. Sonra şöyle devam ettik:

Belki bilmiyorsunuzdur diye söyleyeyim bari. Bizim damat bir yıl önce ortadan yok oldu. Döner diye hep bekledik, ama dönmedi. Gelin Hanım o günden bu güne gelinliğini hiç çıkarmadı. Mahsun mahsun dolaşıyordu oyuncakların arasında. Dayanamadık onun üzüntüsüne, noel babayla birlikte düşünüp taşınıp itfayeciyi damat olmaya ikna ettik. Meğer o da gizli gizli bunu istiyormuş. Oyuncaklarımdan ev yaptım onlar için, arabamı, otubüsümü verdim. Şimdilik mutlu mutlu yaşıyorlar, gördüğünüz gibi...
Ben Eya da çok mutlu...
Düğün dernek işleri zor tabi... Yorulmuşuz, hadi biraz gezelim, dedik, çıktık kapının önüne. Elimde helikopterim.Trafik her zamanki gibi sıkışık! Nerde kaldı bu asansör de...
Özgürlük Parkındayız Kadıköy Belediyesinin.
Annem araba kullanma işini baya ilerletti. "Bu sayede İstanbul kazan biz kepçe geziyoruz" diyor anneannem. Benim de hoşuma gidiyor bu durum.
Oh! Temiz hava çok iyi geldi, karnım da acıktı. İyi ki anneanem evden çıkarken şu kek işini düşünmüş, torbaya atmış bir iki dilim.

Eya doydu... Şimdi oyun zamanı.
Hangisinden başlasam önce?


En iyisi kaymak, ama kendinizi güvenceye alarak kaymak gerekir değil mi? Dikkatli olmalıymışız. "Bir kez ayağınız kaydı mı yandınız! İşte o zaman dost düşman belli olurmuş!" Bunlar da anneanemin incileri. Ben hiçbir şey anlamadım, belki siz anlarsınız diye söylüyorum...
Sağlık için en iyi spor yüyümekmiş. Hadi hep birlikte yürüyelim...


Bu havuzu çok sevdim. Yunusların ağzından su fışkırıyor. Bir de anne fille yavru fil var havuzda, onların da hortumlarından sular akıyor. Ama bunlar gerçek değil, taştan yapılmış oyuncaklar.
Biz bu güzel trene bindik. Çok zevkliymiş, hem de renk renk...

Trenden iniş anımız da böyle...

Bundan sonraki fotoğraflar Fenerbahçe'de çekildi. Çok güzeldi çoook! Bakın:


Burada anneannemi biraz düşünceli gördüm nedense... Şu karşıda gördüğünüz Deniz feneriymiş. Galiba anneannem Deniz fenerini pek sevmiyor!
Hava güneşli olunca denizin keyfini çıkaranlar bile vardı. Biz de bol bol denizi seyrettik. Siz de bakın. Çok güzel değil mi?










Burada hem tavşan hem de kedi var. Kedilere ben miyav diyorum. Av avlar, ördekler,balıklar,kuşlar da vardı Fenerbahçe'de. Ben bütün hayvanları seviyorum. Siz de sevin olur mu?

Yoruldunuz mu? Ben yoruldum. Onun için de eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Galiba dönüş yolunda uyuyakalmışım. Hoşça kalınnnn!

20 Ekim 2010 Çarşamba

KAÇAĞA BAĞLAMAK


"Bir soğan soyuluyor
Ağlıyor gözler
Bir devlet soyuluyor
Aldırmıyor öküzler"
(Şair Eşref)

"Doğu Anadolu'ya atanarak bir ilçede ev bakan bir arkadaşa ev sahibi musluklara ilişkin açıklama yapar:
- Mutfak musluğu ile banyo musluğu kaçağa bağlı; lavabo musluğu su saatine...
Arkadaş şaşkınlıkla sorar:
- Neden ikisi kaçağa bağlı da, lavabo saate?
İşte yanıt:
- Lavaboda abdest alıyoruz; haram karışmasın diye kaçağa bağlamadık!..
Bugün, yönetici sınıf dahil, büyük bir kesimde böyle bir din telakkisi var... İbadette titiz ol, gerisini boşver... Çal, çırp,yürüt,götür!..

Bu telakkiye izin veren bir din olabilir mi?

Velev ki karanlığa gidiyoruz, "Hamdolsun" Deniz Fenerimiz var!.."

Lavabo örneğini Adnan Binyazar Cumhuriyet gazetesinde yazmıştı, bir kez daha hatırlatmakta yarar var...
Kaçak güreşenlerden bıkmadınız mı daha? Ben bıktım.
Her şeyi kaçağa bağlamış geri geri gidiyoruz.

Dinde,türbanda, devlet düzeninde, hakta, adalette, terörün önlenmesinde, içte, dışta, her yerde, her durumda...

"Mustafa Kemal'i gördüm düşümde
Daha diyordu...

Al bir kalpak giymişti al
Al bir ata binmişti al

Zafer ırak mı dedim
Aha diyordu"

(F.H.Dağlarca)



ALİ DİBO NEDİR?
Ali Dibo, AKP'den ihraç edilen eski AKP Hatay Milletvekili Fuat Geçen'in açıklamalarına göre , devletin olanaklarının eşe, dosta ve de akrabalara dağıtılma yöntemine Hatay'da verilen admış...

Efendim, yöntem şöyle işliyormuş: Diyelim ki bir ihale açılacak, bu ihaleye herkes katılabilirmiş. Ancak önceden hazırlanıp yetkili ve etkililere verilen, eş-dost-akraba adlarının bulunduğu listeye göre ihaleyi kazandırılacaklar belirlenirmiş. Diğer katılımcılar figüran olduklarıyla kalırmış...

Bunu topluma kim duyurdu belgeleriyle? Fuat Geçen. Ben onun yalancısıyım. O şimdi nerede, ne yapıyor? Bilmiyorum. Yalnız AKP'den atıldığını biliyorum. Ali Dibo yapıyor diye suçladığı kişi şimdi nerede biliyor musunuz? O şimdi Adalet Bakanımız... Hayırlı olsun! Hepimiz adaleti aramıyor muyuz?

Peki Ali Dibo ADALETLİ bir şey mi?

(4 Mayıs 2009'da yazmışım)

20 Şubat 2009 Cuma

DENİZ FENERİ


Deniz Feneri'ni unuttuk mu? Hayıııır...

Her ne kadar unutturmaya çalışsalar da unutamıyız bu davayı. Bu dava "Allah'la Aldatanlar" ın kimler olduğunu açık seçik ortaya koydu, daha da koyacak.
Sen Almanya'da yemeyip içmeyen, ölesiye çalışan, vatan hasreti çeken insanların inancını sömür, yardım yapacağız, de; sonra da o paraları cebe indir!

Halk sadakaya muhtaç olacak şekilde yoksullaşsın, birileri Karun kadar zenginleşsin!... Ve bu zenginleşenlerin çoğunun adı Deniz Feneri davasında geçsin...

Kim bunlar? Ben çok merak ediyorum. Ya siz...

Yardım paralarıyla gemi bile almışlar! Pırlantalar gibi parıl parıl parlıyor...


Adalet Bakanımız dosyayı Almanya'dan istediklerini söylemişti. Bekliyoruz dedi, bekliyorduk...

Günler geçti, aylar oldu gelmedi, gelmedi, gelmedi!..

Birileri korkuyordu, çok korkuyordu! Gelmemesi onları mutlu; halkı mutsuz ediyordu...

Sonunda koskoca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bekleye dursun; CHP bu dosyayı gidip aldı, getirdi.

Adalet Bakanımız çok kızdı. Hem muhalefet partisine, hem de Alman yetkililere.

"Dosyayı neden verdiniz? Kim verdi? Niye verdi? Nasıl verirsiniz?

Seçimden sonraya kalsaydı ne güzel olurdu, değil mi?

Özel olarak korunan Deniz Feneri, yardım toplamaya devam ediyor!


30 Ekim 2008 Perşembe

BİZ KAPANDIK ONLAR AÇILDI


Ne olduğunu anlayamıyorum. Bloglar bir kapanıp bir açılıyor. Sanırım birilerinin kafası iyice karıştı...

Biz yasaklandık. Bu arada neler oldu ?

Deniz Feneri unutuldu mu?

Kriz bizi etkilemedi mi!

14 Yaşındaki bir çocuğa cinsel tacizde bulunduğu söylenen 76 yaşındaki Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez tahliye edilmedi mi?

Hüseyin Üzmez serbest. Aklanıp paklanmaya çalışılıyor. İşler ne de çabuk çözümlendi. Gerekirse 76 yaşında damat olmaya hazır. Bir fazla karısı olmuş önemli mi? Mal mülk, para mara bol. Ne yapmış, nasıl kazanmış arayan soran var mı? Yarın televizyoncular peşinde koşar, o da malum tarzıyla övüne övüne anlatır yaptıklarını. Ve kadınları köleleştirme konusunda ahkam kesmeye devam eder... Şeytanı yok olsun mu dememiz gerekiyor?

Olan 14 yaşındaki B. Ç.'ye olur, B.Ç.'lere olur... Çocuklara olur.

Ergenekon Savcısı hakkındaki iddialar nedeniyle birinci sınıf savcı olamamış. Yolsuzluk, sürgün, tarikatçılık gibi iddialar varmış hakkında... Teyzesinin oğlu bu suçlamaları dile getirince onu da tutuklamış. Aman ağzınızı kapatın. Her şey serbest, düşünmek, düşündüğünü açıklamak suç.


Ya dostlar işte böyle... Hüseyin Üzmezler serbest, biz yasaklıyız!

Neden dersiniz?

12 Ekim 2008 Pazar

BU FENER TİP TİP


Nihayet Cumartesi günü evden çıktım...

Doktorlar lokalinde arkadaşlarla buluşacaktık Fener'de... Haziranda bir ayrılmıştık, bugüne kadar buluşamamıştık.

Evden çıktım, yürüye yürüye yola koyuldum. "A" Tipi Misafirhane'nin önünden geçerken bahçesinin güzelliğine bir kez daha hayran oldum. Görkemli çam ağaçları, çeşit çeşit çiçekleri, bekçi kulubesi sonbaharla kucak kucağaydı. Pek çok devlet büyüğünü ağırlamıştı bu bina. Benim de içinde verilen kokteyllere katılmışlığım vardı. Son zamanlarda artık olmuyor bu tip toplantılar doğal olarak...

"D" Tipi evlerin önündeki iki yanı ağaçlıklı yoldan ağır ağır yürüyorum. Öyle güzel ki... Aklıma "C" Tipi evler geliyor. Çoğu satıldı artık.Oysa hepsi lojmandı eskiden. Şimdilerde jipli, türbanlı bir yığın insan girip çıkıyor "C" Tiplerine...Para onlarda ya !

Deniz Kulubü'nün yanından geçerken içeriye bir göz atıyorum. Bahçesinde kimse görünmüyor. Deniz sisli sonbahar güzelliğinin içinde hüzünlü müydü ne? Buralara girmek kolay değildi eskiden, üye kartınız olmadan deniz tarafından bile yanaşamazdınız kulübe... Ekonomik krizler nedeniyle gelen geçiyor artık. Yeter ki parası olsun!..

Gülümsüyorum aklıma geldikçe... Bir zamanlar "Deniz Kulübünde koli var, denize girilmiyor artık!" diye konuşulanları duyan görevlinin: " Nerede o koli, hemen atlayıp çıkarayım!" demesi size de komik gelmiyor mu ?

Daha önce "B" Tipi Lokalde ( Mühendisler, Mimarlar Lokali) buluşmuştuk , bu kez Doktorlar'da buluşacağız. Önceleri "B" Tipinin Misafirhanesi iken doktorlara kaptırdığı yer burası. İkisi yan yana konuklarını ağırlıyor. Karşılarında Tenis Kortu, öte yanlarında da yanından geçtiğim Deniz Kulübü... Hepsi birbirinden güzel... Fener semtinin incileri bunlar... Hele yazın göreceksiniz... Yeşili, denizi, güneşi el ele verince bakmaya kıyamıyor insan...

Geldiğim yolun karşısından geri dönecek olsam kısa bir yürüyüşle Maden Mühendisleri Cemiyeti'ne, onun karşısındaki eski yaygın adıyla Kiliseye,(Memurlar Lokaliydi,satıldı o da) şimdiki adıyla Yaman Restoran'a ulaşabilirim. Özellikle Maden Mühendisleri Lokalinden güneşin batışını izlemeyenler çok şey kaybettiklerini düşünmeliler...

Benim geri dönmeme gerek yok. Hazır Doktorlar Lokalinin kapısına gelmişken...

Ağaçların arasından geçip merdivenleri ağır ağır çıkarken yanıbaşımdaki denizden gelen temiz havayla ciğerlerimi temizliyorum. Yenilendiğimi hissediyorum.

İşte geldim... Arkadaşlar salonda oturuyorlar. Yan tarafta şömine yanıyor. Ilık bir hava karşılıyor sizi. Masalarda gerçek çiçekler renk renk vazoların içinde yerlerini almış gülümsüyor. Şöminenin karşısında iki geniş koltuk yayılmak isteyenleri bekliyor. Sabırlı... Koltukların sağ tarafında saksı çiçekleri...Yere dizilmiş. Hepsi de renk renk açmış çiçekleriyle buyurun, keyfinize bakın, der gibi ...

Özlemişim arkadaşlarımı. Sarmaş dolaş oluyoruz. Yaramış emeklilik, dinlenmişsin, diyorlar... Herkes yiyeceğini söylüyor. Ben karışık diyorum. Yemekten sonra çaylarımızı denize karşı bahçede içiyoruz. Sonra içeri giriyoruz hava serinleyince... Bir sürpriz tatlı haberiyle herkes seviniyor. "Laz Böreği" de var deniyor. Birer dilim yiyiyoruz, bir arkadaşımız ikinciyi de midesine gönderiyor.

Laz Böreğiyle ilgili, değerlendirmeler yapılıyor; tarifler verilip tarifler alınıyor. Ben tatlıya konan karabibere şaşırırken yazlık komşumun Laz Böreğini anımsıyorum. "Evet bu da güzel, ama onunki bambaşka lezzette! " cümlesi dökülüyor dilimden farkında olmadan.

Kağıtlara ay adları yazılıyor, katlanıp kül tablasının içine konuyor, elden ele dolaştırılıyor. Çeyrek altın kurrası çekiyoruz kendi aramızda. Ayda iki kez buluşmaya karar veriyoruz. Bana "Kasım" çıkıyor. Artık zengin olacağım ben de ! Şaka şaka, amaç buluşmaların devamlılığını sağlamak, düzenini korumak. Sırası gelen ortamı hazırlayacak, duyuruları yapacak. Yoksa aldığım altınları birer birer geri götüreceğim.

Bu arada altın fiyatları çok yükselmiş. Kuyumcular satıyormuş, ama siz bozdurmaya gittiğinizde türlü bahanelerle geri almıyormuş. Bu bilgiyi de paylaşmadan geçmeyeyim dedim. Belki çıkınlarınızdaki altınları bozdurmak gibi bir hayale kapılırsınız, hazır yükselmişken!

Siz hesap yaparken biz de hesaplarımızı ödüyoruz, kahvelerimizi içiyoruz ve kalkıyoruz.

Sonra Tenis Kortuna uğruyoruz. Serin havaya karşın tenis oynayanlar var. Hem onları izliyor hem de yeni katılanlarla sohbeti koyulaştırıyoruz. Altında oturduğumuz ağaçtan düşen kocaman "at kestaneleri" tehdit oluşturmaya başlayınca kalkıyoruz.Patır patır yere düşüyor, düşmesiyle de paramparça oluyor. At kestanesinden yaralanmak da komik olurdu hani...

On beş gün sonra buluşmak üzere evlerimize dönüyoruz...

Haaa bir de Deniz Feneri davasından sonra bütün denizlerimizdeki fenerler eylem kararı almışlar, "Adımızı karalamaya ne hakları var !"diye. Duydunuz mu? Bu arada burs vereceğimiz öğrenci için de 20'şer lira topladık, dişçilikte okuyan öğrencinin hesap numarasına yatıracağız...

Aklınıza geldi mi bilmem. Bir de"F" Tipi cezaevleri var, ama onlar burada değil... Siz buradaki "Tip"leri gezin, diğeri herkesten uzak olsun...

28 Eylül 2008 Pazar

ALIŞTIRMAYA GÖR


İki gündür su bekliyorum. Her zaman neredeyse telefonu kapamamla eş zamanlı çalardı kapımızın zili... Kapıyı açtığımda sevimli , mavi mavi bakan genç taşıyıcı ve bir damacana suyu hazır bulurdum.

Temizliğe gelen kadından duymuştum. Çalıştırıcılar, taşıyıcılara çok az para veriyorlarmış. Oğlu, işsizlikten yapıyormuş bu işi... Ben de biraz da onun etkisiyle su getiren çocuğa her seferinde bir YTL fazla veriyordum. Emeğine küçük bir katkı da benden olsun diyerek. Suyum da çabucak geliyordu.

Ancak artık emekliyim ya, parayla ilişkim iyice zayıfladı. Çoğunlukla evdeyim. Para kullanmadığım için bozuk param da pek olmuyor. Son iki seferde su parasını zorla denkleştirdim verdim. Yani fazladan verecek bozukluk bulamadım...

Ve dün yazdırdığımız su hala gelmedi. Meğer alıştırmışım oğlumuzu farkına varmadan.

Neyse hazırladım bir YTL'yi, gelince vereceğim. Benim sorunum kolay aşılacak gibi görünüyor. Ya pek çok kişiyi yardıma bağlayanlar ne yapacak ? Onların hali hal değil !

Deniz Feneri söndü sönecek...

Hükümet yetkilileri sıkıştı, sıkışacak...

Belediyeler, Devlete borçları nedeniyle, sıkıştırılıyor; sıkıştırılacak...

Gerçek Olmayan ( Hayali ) İhracaatlar yakalandı, yakalanacak...

Millet alışmış, bekleyecek !

Ver diyecek,
Yok ki , diğerlerinin sırtından yapılan borçlar ödenecek!
Ödemezsen !
Elektrikler kesilecek...
Tüm ülke karanlığa gömülecek !
Boşver yine ülkeyi, biz arkanızda olacağız...
Oy oy, açız, bir torba koy !

Alışmışız bir kere, yok deme ! En az üç çocukla ne yaparız biz?
İş yok, güç yok ! Vereceksin, vermezsen...

Oy.....

" Alışmış kudurmuştan beterdir."

Keşke alıştırmasaydık bedava yaşamaya...

"Emeksiz yenen aş, ya karın ağrıtır; ya baş."

Görünen o ki, çok kişinin başı ağrıyacak ...


16 Eylül 2008 Salı

TATİL SONRASI DEPRESYON EMEKLİLİK SONRASI DEPRESYON


Biliyor musunuz özel yaşantımda benim hiç canım sıkılmadı.

Canım sıkılmadı, çünkü hiç boş kalmadım. Sürekli aklımda yapmam gereken bir şeyler vardı... Birini yaparken diğerini ne zaman yapabileceğimi düşünüyordum. Boş kalmadığım için de depresyona yakalanmadım.

Şimdi tatil sonrası , üstelik de emekli olmuşum yeni... Dur bakalım belki depresyona girebilirim. Bir haftayı geçti geleli. Henüz boş kalmadık. Dışarı çıkmak istemiyor canım. Acaba bu depresyon belirtisi mi ?

En kısa zamanda kuaföre gitmem gerekiyor. Denizin saçlarıma yaptığı olumsuz etkilerden kurtulmam zorunlu... Bu ruhuma da iyi gelecek.

Sonra sosyal etkinliklerime başlamalıyım. Üyesi olduğum Atatürkçü Düşünce Derneğine uğramalıyım öncelikle. Bu sıra öğrencilerin bursa ihtiyaçları vardır. Geçen yıllarda dört beş arkadaş birleşerek bir öğrenciye burs veriyorduk. Çocuğun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz. Yoksul ve okumak istiyor, bu yeterli değil mi yardım için...

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği de aynı çabalar içindedir. Ne yazık ki bu tür derneklere üye olanların aklı bol ,parası kıt ... Ben diyorum ki Deniz Feneri gibi derneklere para kaptırıp birilerini zenginleştirenler bir kez olsun yardımlarını , gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştıran derneklere verseler n'olur ?

İnanın daha çok sevap kazanacaklardır. Yardımlar yoksulluk nedeniyle okuyamayan çocuklara gidecektir. Kendileri de gönül huzuru duyacak, depresyonla tanışmayacaklardır.

Ülkemiz yoksul... Yardım kaynakları zengin. Çoğu açıkgözün iştahını kabartıyor. Şimdi ramazan fitreleri; Kurban Bayramında kurban derileri peşine düşenlere bakın ! Almanya'da "Gurbetçi" dediğimiz yurttaşlarımızdan toplananlar... Ve seksen bin camiden her gün toplanan kayıtsız kuyutsuz paralar... Ev ev ,kapı kapı dolaşan cami yaptırma dernekleri adına para toplayanlar...

İnsanlar yoğun çalışma ortamında zamansız... Ayağına gelen bu çıkar düşkünlerine yardımlarını vermenin kolaylığına da aldanabiliyorlar...

Bunun bir düzene bağlanması gerekmiyor mu ? Neden devletin kurumları buna el atmaz ki? Teknoloji olanaklarından yararlanmak işleri en azından kayıt altına almaz mı ?

Bankada bir hesap açılsa, tüm yardımlar orada toplansa, gerekli kurumlara dağıtılsa...

Bu yaptığım öneriye ben bile gülüyorum şimdi.

Bankalara güveniyor muyuz ? Hayır.

"Key" kayıtlarının yakılması sonucu yaşadığımız kargaşa, alamadığımız ' key paraları ' son örnek. Öncekiler,batan bankalar, hortumlanan hesaplar, yakınlara dağıtılan krediler...

Resmi Kayıtlara güveniyor muyuz ? Hayır.

Batan Bankalarda da duymuştuk, şimdi Deniz Feneri Davasında da gündeme geldi. İki , hatta üç ayrı hesap tutuluyor !

Birincisi: Resmi incelemelere yönelik tutulan kayıtlar...
İkincisi : Gayrı-resmi incelemeye yönelik tutulan kayıtlar(Resmi incelemelerden kaçırmak amaçlı. Şirketler,TV'ler, partiler kurulması için kullanılmaya ayrılan paralar.)
Üçüncüsü : Resmi ve Gayrı-resmi incelemelerden kaçırılan paralar. Bunların kayıtları yok. Yalnız görevli kişiler, bankadan paraları çekmişler; çok azını resmi kayıtlara yatırmışlar, çoğunu gayrı-resmi kayıtlara geçirmişler, birazını da kendilerine ayırmışlar...

Görüyorsunuz, rant büyük ! İnsanları din duygularını sömürerek kandıranlar, birbirlerini de kandırmış. "Bal tutan parmağını yalamış!"

Kişisel olarak sorunsuz olmanız yetmiyor galiba depresyonla tanışmamıza... Yaşadıklarımıza bakmak yeter de artar bile... Şöyle alt alta sadece adlarını yazıp bırakacağım son zamanlardaki olayları. Siz de depresyona girin istiyorum. Biraz da doktorlar kazansın, bilim kazansın !..

Terör
Şehitlerimiz
PKK
Sınır Ötesi Operasyonlar
GAP
BOP
AB
ABD
Şemdinli Davası(sonuçlandı)
Ergenekon Davası
Deniz Feneri Davası
AKP Kapatma Davası (sonuçlandı)
Laik Demokratik Hukuk Devletini yöneten Hükümetin " Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmasının Anayasa Mahkemesince kabul edilmesi.(sonuçlandı)
DTP Kapatılma Davası
Şaban Dişli yolsuzluğu
Kaçak Kuran Kurslarında Ölen Çocuklarımız
Medyaya sızdırılan bilgiler
Aydın Doğan RTE kavgası
Karapazartesi (Ekonomik Kriz)

Vatandaşa:
Ramazan çadırında oruç açma
Ölmemesi için yiyecek paketi (iş değil, istediği yerden yiyeceğini alması için para değil,kendi adamlarından aldığı ,kendi seçtiği yiyecekler ! Seçme hakkı bile tanınmıyor!)
Donmaması için kömür yardımı...
Elektriğe, doğalgaza, her şeye her şeye zam...

Ben yoruldum. Aynı zamanda depresyona girdim... Doktorumu arayacağım...



8 Eylül 2008 Pazartesi

KİMSE YOK MU ?


Masum değilsiniz hiçbiriniz...

Başbakan ve Aydın Doğan kavgası büyüyecek gibi görünüyor...

"Tencere dibin kara" diyor biri öbürüne ; öbürü " Seninki benden kara " diye yanıtlıyor !

Ulus yoksullaştıkça yoksullaşıyor. Onlar zenginleştikçe zenginleşiyor , büyüdükçe büyüyor !

Başbakan çok öfkeli. Deniz Feneri davası sinirlerini bozmuş. Dava Almanya' da görülüyor. El yetmiyor, kol yetmiyor. Bizim malum basına kimse bilgi sızdırmıyor. Sadece bazı kişilerin kuryelik yaptığı dedikoduları kulaktan kulağa yayılıyor. Bu da bazılarının sinirlerini hoplatıyor. Salı günü dava sonuçlanacakmış galiba...

Ergenekon davası öyle mi ya ? İddianame yazılmadan önce herkes her şeyi biliyordu. Sanıklar çoktan mahkum edilmişti birileri tarafından. Dikenler temizleniyordu. Keyifler gıcırdı. Oysa bu davanın ne zaman sonuçlanacağı bile belli değil henüz...

TRT , Deniz Feneri davasını kısaca veriyor, ama nedense adını söyleyemiyordu. " Almanya 'da bir dernek ! " diyerek haberi gözden kaçırmaya çalışıyordu. Oysa medyanın % kırkını elinde tutan Aydın Doğan haberi adını da koyarak halka duyuruyordu. Kalan % atmış medya sadece savunmaları veriyor, suçlamalara yer vermiyordu. Ne güzel, hepsi böyle olmalı !

Doğan Medya çok sustu aslında. Emin Çölaşan gibi bir kalemi bile bu uğurda feda etmeyi göze aldı. Şimdi sıra susanlara geldi. Basbas bağırıyor !

" Kimse yok mu ? Kimse yok mu ? Kimseeeee...

4 Eylül 2008 Perşembe

DENİZ FENERİ KİMLERİ YAKACAK ?


Bizde olsa ,kimseyi ,diye yanıtlanabilirdi. Ama Almanya'da patladı. Gerçi işi götürenler aynı gurup... Minareyi çalanlar...

"Minareyi çalan kılıfını hazırlar ! " Bunlar da hazırlamışlar. Ancak toplanan paralar öyle çok, öyle çok ki kılıflara sığmaz olmuş. Aynı kişilerin adı hem Deniz Feneri derneğinde hem de pek çok şirkette bir araya gelmiş. Tesadüf mü ?

Bir de 2004-2005 yıllarında bizim AKP bir kıyak çekmemiş mi bunlara ! Yeme de yanında yat. Bakanlar Kurulu kararıyla "Kamu yararına dernek ! " statüsüne alıvermiş nedense bu Deniz Feneri'ni...

Meslek örgütlerinin, okullardaki koruma derneklerinin, hatta kanarya sevenler derneğinin çalışmalarını istemeyenler, söz konusu Deniz Feneri olunca rahat rahat, izin bile almadan yardım toplasınlar diye koruma altına almış ! Neden ?

Çok yardım sever olduklarını yakından görmüşler de ondan. Biz yardım mardım görmediğimiz için bilmiyoruz, bilmediğimiz için de konuşup duruyoruz. Bak onlar hiç ağızlarını açıyorlar mı ? Biliyorlar ki susuyorlar...

Bir Şaban Dişli konuştu, yüzüne gözüne bulaştırdı. Yine de ucuz kurtuldu. AKP Genel Başkan Yardımcılığından istifa etmek zorunda kaldı. Partiden de milletvekilliğinden de ayrılmadı. Hele milletvekilliğinden istifa edip, dokunulmazlık zırhından sıyrılsaydı, o zaman çekeceği vardı. Bu arada Kılıçdaroğlu'nun hakkını yemeyelim. Helal olsun ona !.. Yeni çalışmalarını bekliyoruz sabırla...

Şimdi de Zahit Akman konuşmaya başladı. Beni pek ikna edemedi, ya sizi ?

Deniz Feneri yoksulları aydınlatmadı , ama birilerini bir yerlere taşıdı gibi görünüyor ... Sanırım o birileri bu haberleri duydukça uykuları kaçıyordur. Bakalım Fenerin ateşi kimleri yakacak ?

Yalnız bu da Mercimek paraları gibi affolabilir ? Rahat olsunlar, benden söylemesi...

Bu dönemde "Allahla Aldatmak" çok para kazandırıyor...

18 Şubat 2008 Pazartesi

İNTERNET ZARARLIYMIŞ

Genç bir kadın. Uzun boylu, güzelce, başı türbanlı . Üç çocuk annesi. On beş yaşında evlenmiş, şu anda yirmi sekiz yaşında. Kendisini okula göndermemişler ama o, çocuklarını okutmak istiyormuş.
Annesi ameliyat olduğu için bir gece hastanede kaldı ve gitti. Bir hafta süresince de bir daha gelmedi.
Onunla hastane salonundaki koltukta bir gece geçirdim. Kah uyuklayarak kah sohbet ederek sabahı ettik. Hemşire bölümündeki bilgisayarı işaret ederek:
"İnternet çok zararlı, kocam eve alalım dedi de aldırmadım." diyince:
"Neden zararlı? diye sordum. Başladı anlatmaya. Kepçeleri varmış, iş olunca kocası gidiyormuş ama, kışın pek iş olmadığı için zamanını İnternet Kafede geçiriyormuş.
"Ne yapıyorsun, bu kadar süre internette? " diye sorduğunda kocası:
"Rus kadınlarıyla çetleşiyoruz, ne kızıyorsun; görmüyorum, sadece konuşuyoruz!" diyormuş.
"Peki, ben de Rus erkekleriyle çetleşsem!" diyecek olmuş, tokatı yemiş...
Kaç saat kaldığını sorduğumda ne diyeceğimi şaşırdım. Gündüz on sekize kadar kalıyormuş, eve gelip akşam yemeğini yedikten sonra tekrar çıkıyormuş; artık gece duruma göre birde falan eve dönüyormuş.
"Bu pek iyi bir hal değil, ne yapmayı düşünüyorsun? " diye soruyorum.
"Yapacak bir şey yok, kaynanamgil de kızıyor ama gene de kocamdan memnunum, bunun dışında memnunum kocamdan...
Onlara da devlet yardım ediyormuş. İki ton kömür getirmişler kapıya. Çeşitli vakıflardan da çok yardım gelmiş mahallelerine. Ama artık vakıflar herkese vermiyormuş, muhtara sorarak ona göre göndereceklermiş kumanyaları. Görümcesinin buzdolabıyla çamaşır makinası bozulmuş "Deniz Feneri" derneğini aramışlar henüz bir ses çıkmamış! Bekliyorlarmış...
"Sen en iyisi eve bilgisayar almasına izin ver kocana, hiç olmazsa gözünün önünde olur." diyorum. Aklına yatıyor, gülümseyerek:
"Doğru söylüyorsun, evet evet eve alsın bilgisayarı..." diyip gözlerini uykuya teslim ediyor. Ne güzel huzur içinde uyuyor.
Bense....

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...