Bandırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bandırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2011 Salı

BALIKESİR BANDIRMA BOŞVER GİTSİN ALDIRMA



Şu boşver diyene de bak! Sanki her şeyden, herkesten ben sorumluymuşum gibi yaşıyorum. Koştur koştur; dur durak yok. Zaman almış başını gidiyor, yetişmem olanaksız...
Tam bir ay olmuş yazamayalı...
Öyle çok şey birikmiş ki hangisinden başlasam derken bilgisayarımı açınca gezi fotoğraflarını yükleyip yayınlayamadan öylece taslakta bıraktığımı gördüm ve inanın çok sevindim. Hani şu bizim artık gelenekselleşen Samsun Eğitim Enstitüsünden sınıf arkadaşlarımızla buluşmamızın fotoğrafları...

Bu yıl Bandırma- Erdek'te buluştuk. Marmara Adaları, Avşa, Ocaklı derken yine çok güzel bir gezi oldu. Çoğu zamanımız denizde, denizde derken, denizin üstünde geçti. İDO'yla ilgili eleştirilerimi yazacaktım, zamansızlıktan yazamadım. Gelecek yıl Edirne'de buluşacağız, şimdilik bu kadar...

Kızımın iki ayrı kentte yapılan düğününden notlar, yazlıkta Ela'yla maceralarımız, babam, çocuklar, gelen-giden ve daha neler neler var yazacak, ama yol yorgunuyum, ilk fırsatta yazarım. Özlemişim buraları, bloglarda hızlı bir tur attım, biraz daha okuyacağım.

Yazlıktan İstanbul'a döndük kısa süreliğine, küçük kızımı uğurlamaya geldik dostlar, taaa Okyanus ötesine gidecek... Hüzünlüyüm biraz, ama onlar mutlu olsun ben katlanırım özlemelere diyorum kendi kendime, zor olsa da ikna etme çabalarım işe yarıyor bazen. Annelik işte, içim dopdolu! sonra uzun uzun anlatırım nasılsa, bugünlük bu kadar olsun. Aşağıdaki fotoğrafları, daha önce de dediğim gibi, bir ay önce yüklemişim, ancak bugün yayınlayabiliyorum.
















Sevgiyle kalın...

30 Haziran 2011 Perşembe

MAĞRUR VE KIRILGAN BİR ŞİİRDİR YAŞAMAK



"İçimde müthiş bir yaşama isteği var...
Kırıldıkça, yaralandıkça, boğuldukça artan bir yaşama isteği...
Her gün yeniden, ama ilk kez gibi fark ediyorum bunu...
Hemen her gün hayıflanıyorum kendime, neden az yaşadın, neden az hissettin, diye...
Her gün suçluyorum kendimi gitmediğim, görmediğim yerler için...
Çukurların içinde bile binlerce şiir var...
Öyle bir yaşa geldim ki neye dokunsam sonsuz birikmiş gözyaşı, neye dokunsam sonsuz birikmiş yaşama özlemi...

Dünyaya dokunmaya çalıştıkça kendi boşluğunda, kendi sorunları içinde boğulan mağrur ve kırılgan bir şiir gibiyiz...

Öyle bir yaşa geldim ki, neye dokunsam hep geç kalınmış, hep eksik yaşanmış...
Neye dokunsam hep ilk kez yaşanmış...
Ve başka bir tekrarı yok...

Yaptıklarımız hata olabilir, bunu kabul edebiliriz; ama bunca bilinmezliğin ortasında yine de direnip duruyoruz...

Artık anlasın bizi ve bir kez eğilip alınlarımızdan öpsün bu hayat..."

Yukarıdaki satırlar Cezmi Ersöz'den, Hayat Bir Kez Olsun Alnımızdan Öpsün, diyor... Beğendim, paylaşmak istedim.


Bir haftadır İstanbul'dayım. Güzel şeyler yaşıyorum, güzellikleri paylaşıyorum sevdiklerimle; ancak yazmaya utanıyorum.

Ülkemizin içinde bulunduğu ortam akıllara şaşkınlık verecek boyutlara geldi. Ne doğru, ne yanlış; kim haklı, kim haksız anlamak kolay değil. Kim kimle dans ediyor, kimin eli kimin cebinde, çok bilinmeyenli bir denklem; çöz çözebilirsen!..Habur'da hukuk rezaletini düzenleyenlerin, bunu alkışlayanların ağzına hiç yakışmayan "hukuka saygı!" söylemlerini şaşkınlıkla izliyorum. Mahkum olanlarla sanık durumundakilerin aynı kefeye konmasının bir başka nedeni olmalı diye düşünmekteyim. Ülkem adına kaygılanıyorum...

Hafta sonu Bandırma dolaylarında öğrencilik yıllarıma döneceğim.İki saatlik deniz yolculuğu sonrasında okul arkadaşlarımla buluşacağım. Geçen yıl Samsun'daydı buluşmamız; ondan önce Bursa, İzmir, İstanbul, Bartın...
Bu yıl kızımın düğün hazırlıkları nedeniyle gitmesem mi, diye düşündüm, ama sonuçta bu fırsatı kaçırmak da istemedim işte! Kısa bir kaçamak diyelim en iyisi...
Düğün hazırlıkları olanca hızıyla devam ediyor. Heyecan dorukta... Şunun şurasında bir haftalık zaman kaldı, iyi mi?
Hoş kalın, hoşça kalın...

Veeee "İçinizdeki yaşama isteği" hep var olsun...

24 Haziran 2010 Perşembe

SAMSUN GEZİSİNDEN KALANLAR

" 1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım.

Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaş'ta yenilmiş, Osmanlı Ordusu her taraftan zedelenmiş, koşulları ağır bir 'Ateşkes Anlaşması' imzalanmış.Büyük Savaş sonucunda , ulus yorgun ve yoksul bir durumda.

Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmıştır. Padişah ve halife olan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceği alçakça önlemler araştırmakta.
Damat Ferit Paşa başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
Anlaşık (İtilaf) devletler, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenlerle Anlaşık devlet donanmaları ve askerleri İstanbul'da.
Adana iline Fransızlar,
Urfa, Maraş, Antep'e İngilizler girmişler.
Antalya ile Konya'da İtalyan birlikleri,
Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.

Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta.

Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da Anlaşık devletlerin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor.

Bundan başka, dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.

Baylar, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.


Temel ilke Türk ulusunun onurlu ve saygın bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tüm bağımsız olmakla sağlanabilir.
Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek insanlık niteliklerinde yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir.


Samsun gezimde Atatürk'ün yukarıdaki sözlerini anımsamadan edemezdim. Ben konuşmadan önce O konuşmalıydı söz konusu Samsun olunca. Çünkü onu yeni baştan öğrenmeye bugün her zamankinden daha fazla gereksinim olduğuna inanıyorum.

Bir buçuk günü yollarda harcanan üç günlük Samsun gezisi beni çok mutlu etti. Tam anlamıyla geçmişe yolculuktu.
Arkadaşlarımla, öğretmenlerimle buluşmak, öğrencilik mekanlarında dolaşmak anlatamayacağım kadar güzeldi. İlk akşam Sevgili öğretmenlerimiz Mustafa Kırcı ve Mehmet Şahin konakladığımız Samsun Öğretmen evine gelerek bizi çok mutlu ettiler. O yıllarda yaşça çok büyük olduklarını düşündüğümüz bu öğretmenlerimizin otuz yaşında olduklarını öğrenmemiz bizi çok şaşırttı doğrusu...
Yukarıdaki fotoğraf Meşe restorantta, hepimizin ona çok şey borçlu olduğumuz konusunda birleştiğimiz, çok sevgili öğretmenimiz Mazhar Kükey'le buluştuğumuz andan. Onu bize getiren, gezi süresinde hep yanımızda olan Sevgili Öğretmenimiz Mehmet Şahin'e çok çok teşekkür ediyorum.

Eski adı Divan olan Sampi Pastanesi'nde de nostalji yaptık. Ve leziz sakızlı dondurmasıyla serinledik.
Teleferikle çıktığımız Amisos'ta öğlen yemeğimizi yedik, tepeden, özlediğimiz Samsun manzarasını, doya doya seyrettik.
Kimbilir kaç kez koşa koşa inip çıktığım okul merdivenlerini otuz altı yıl sonra bir kez daha çıkıp indim anılar denizinde dalgalanarak...
Timülüslerin altındaki mezara giderken küçük bir mola "an"ı yakalamaya yetti bile...


Söze gerek var mı?



Samsun Eğitim Enstitüsü yok artık. Okulumuz Ondokuz Mayıs Üniversitesi Atakum Kampüsüne dönüşüvermiş.






Şu üst kat pencerelerinden nasıl da gelen geçen otobüslere bakıp "Ahh bir bitse!" diye iç geçirmiştik. Kaç yazar, kaç şair konuk oldu sınıfımıza. Romanlarda ağladık, şiirlerle duygulandık, özlem yüklü mektuplar yazdık sayfalar dolusu...







Mazhar Hocam, canım hocam, sevgili öğretmenim, değerli büyüğüm... Seninle şu anı yaşamak tüm yorgunluğa değer. Her şey için çok teşekkür ederim. Emeklerin boşa gitmedi, inan...

Bu karşılaşmamızda da uyarı görevini yine yaptı:
"Size bir soru." diye söze başladı. "Son yazım kılavuzunu aldınız mı? Dil derneğinin çıkardığını, TDK çıkardığı imla kılavuzunu demiyorum, dikkat edin!" dedi.

Aldık, almasına da sınavlarda TDK'ninki geçerli diye yanıtladık biz de...

Yazım kılavuzunda bile birliktelik sağlayamamış olmak bugünkü sorunlarımızı açıklamıyor mu? Tevhid-i Tedrisat kanununu yok sayarsak, eğitim birliğini kuramayız. Farklı eğitimden geçen insanların çatışmasından doğal bir şey olabilir mi? İki ayrı Türkiye yaratıyoruz kendi ellerimizle, sonra da oturup halimize ağlıyoruz. Atatürk'ten uzaklaşmak bizi çıkmazlara sürüklüyor bilmiş olalım.


Otobüsle Samsun turu attık bir de... Belediye otobüsü şöförüne de teşekkür ediyorum bu gezi için.


Okul lokaline çıkan merdivenlerde arkadaşlarım.
Sanki o zamanlardan "Seni andım bu gece, kulakların çınlasın" şarkısı çınlatıyor kulaklarımı, kimse duymasa da ben duyabiliyorum. Bir de "Elveda Meyhaneci, artık kalamıyorum, bir başkayım bu akşam sarhoş olamıyorum..." Ve "Rüyalar gerçek olsa...".







Sevgili Aysel, hepimize kolye, küpe, yüzük almış. Ben de takıp poz verdim işte böyle...

Herkes hediyesini seçmeye çalışıyor.






Şükran'la Safiye, Lahmacun Orhan'da eski günlerdeki tadı bulmuşa benziyor.
Samsun Fuarı da yok artık. Hem de on beş yıl olmuş fuar kaldırılalı. Yerine Kurtuluş Parkı ve içinde sıcaktan beş dakika kalabildiğim Yabancılar Pazarı açılmış.

Deniz, doldurulduğu için şehirden uzaklaşmış mı ne? Dolgu alanları parklarla bezenmiş, ama doğa verdiğini geri almazsa tabi! Biz eskiden okulun bahçesinde denizle buluşuyorduk, şimdi araya yol bile yapmışlar doldurarak...

Tütün Fabrikasının terk edilmiş görüntüsüne bakar mısınız? Ahh eskiden buralarda çoğu kadın tütün işçileri vardı bizim zamanlarda. Şimdi pek çok fabrika gibi harebe halinde yıkılacağı günü bekliyor.

Fabrikanın dış cephesindeki pencereler kağıt ya da bezlerle kapatılmış, önü para arkası madara desem biraz kaba mı kaçtı, bilmem. Ama işsizlik can sıkıcı, fabrikaların, iş yerlerinin birer birer kapanması üzücü değil mi?

O, heybetli Konak Sineması bu kez gözüme çok küçük göründü. Ben mi büyüdüm, yoksa o zaman da mı böyleydi? Nedense hayal kırıklığı oldu bende. Tanımakta güçlük çektim doğrusu.

Bu da konakladığımız Öğretmenevi...

Samsun gezisi yorucu olsa da, çok kısa sürse de inanılmaz mutlu etti beni. Bilmediğim, unuttuğum pek çok anıyla bazen katılırcasına güldük, yitirdiklerimiz için hüzünlendik, gelemeyenlerin kulaklarını çınlattık.

En çok da Eski Türk Edebiyatı öğretmenimiz Nazik Hanım'ı andık. Şu anda doksan bir yaşında ve Isparta'da yaşıyor.

Genç yaşında yitirdiğimiz arkadaşımız Fatma için çok üzüldük.

Bir anıyla bitireyim mi?

Hicran arkadaşımız o yıllarda çok zayıftı, çok üşüyordu. Bir gün Mazhar Kükey'in dersinde en arka sırada ayaklarını altına alıp oturmuş, üstüne de bir örtü örtmüş. Yanındaki arkadaşımız Hicran'ın ayakkabılarını ön sıraya itmiş, ön sıradakiler de alıp sıranın gözüne saklamışlar. Ancak aksilik bu ya Mazhar Bey, Hicran'ı tahtaya çağırmasın mı? Zaten hocadan çok korkan Hicran, ayakkabılarını da bulamayınca çılgına dönmüştü. Bu anı, hoca dahil hepimizi çok güldürdü.

İyi ki gitmişim, iyi ki...

Seneye, bir değişiklik olmazsa Bandırma'dayız.

Tüm dostlarıma selam ve sevgilerimle...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...