Hanifi Avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hanifi Avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2010 Pazar

VİCDANLAR KONUŞABİLSE

Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü...

Ahmet Arif'in, "Adiloş Bebenin Ninnisi" şiiri beni hep etkilemiştir.

Eski Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek, yirmi iki ay (22) Ergenekon sanığı olarak tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Hürriyet Gazetesindeki demeçlerini okuyunca şiir yeniden aklıma düştü. Mustafa Özbek tutukluluğunun ilk üç gününde
, çok soğuk bir yerde tutulmuş ve hiç su verilmemiş! Yirmi iki ay sonra serbest bırakılınca:

"- Cezaevine bağırarak girdim. Çünkü suçsuzluğuma inanıyordum. 22 ay tutuklu kaldım ama suçumun ne olduğunu da öğrenemedim. Çünkü, basında benim ergenekon isimli örgütün finansörü olduğum yazıldı. Sendikamızda incelemeler yapıldı, yetinilmedi şubeler tek tek denetlendi. Ancak, hesaplarımızda bir hata olmadığı anlaşıldı."

demiş Mustafa Özbek...

Sokrates'in karısı:
Ah, bu insafsız yargıçlar! Seni haksız yere öldürüyorlar diye ağlayıp sızlanırken,
Sokrates:
Ya haklı olarak öldürseler daha mı iyi olurdu?
demiş.

Göreceksiniz çok yakında haksız yere Silivri'de tutulanlar özgürlüklerine kavuşacaklar...


Bana mesken olan toprak,
Sende savaş belirtileri var.

Savaşa hazırlanıyor bu sürüler, bu atlar.
Ama biz bunların sabana koşulduğunu da gördük
Aynı boyundurukta yürüdüklerini de;

Barış umudumuz yok olmuş değil yine de.
(Virgillius)

Peki tüm bu haksızlıkları planlayanlar, düzmece kaset, düzmece belge, düzmece tanık, imzasız mektup kurgulayanlar ne olacak?

Merak etmeyin, onlar cezalarını çekmeye başladılar...
Korkudan donlarına ediyorlar. Pis kokuları, görmez gözlerin bile gözlerini açtı, burunlarını tıkamaya başladı.

Sert kayaya çarptılar çünkü. Eline kalem dışında başka bir şey almayanları karalamak kolaydı. Şimdi içlerinden çıkmış, silahının yanında kalem de tutan Hanifi Avcı var.

"Baba, bir hırsız tuttum!"
"Al getir!"
"Gelmiyor!"
"Bırak gitsin!"
"Gitmiyor!"

İki ucu b.... değnek... Soruşturma açamıyorlar. Çok şey biliyor. Ucunun nereye dayanacağı malum!

Bundan sonra işleri çok daha zor. Aslında Hanifi Avcı'nın söylediği şeyler herkesçe biliniyor. Hatta ondan çok daha önce Şubat 2003'te çıkan Necip Hablemitoğlu'nun yazdığı KÖSTEBEK isimli eserde bütün bunlar belgeleriyle birlikte anlatılmıştı. Nedense bunlar pek ses getirmedi. Nedeni belki de Dr. Necip Hablemitoğlu'nun üniversite hocası oluşuydu, yani silahsızlardandı.

18 Aralık 2002 tarihinde Necip Hablemitoğlu bir suikast sonucu aramızdan ayrıldı.

Kendisi de düzmece kaset mağduru Sayın Nuh Mete Yüksel, onun ardından:

"Ülkemiz son yıllarda milli devlet ve Atatürk düşmanı cereyanların hücumuna maruz kalmıştır. Bir tarafta bölücüler, bir tarafta cumhuriyetin düşmanı Siyasal İslam, diğer taraftan Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti beğenmeyen ikinci Cumhuriyetçiler ve nihayet Lozan'ı bir türlü içine sindiremeyen Avrupa, bu karanlık tablo içinde boğulurken, karanlıkları delen bir takım yıldızlar belirdi. Bunların en kuvvetlisi kutup yıldızı gibi yol gösteren Necip Hablemitoğlu oldu.
Necip Hablemitoğlu ne yaptı? Bize yabancıların oyunlarını anlattı. Yabancılarla işbirliği yapan yerli hayinleri tanıttı. Tek ışıklı yolun Atatürk'ün yolu olduğunu gösterdi. O, bir kahramandı.

Kahramanlar devleti için, ulusu için kendini eriten, daima fedakarlıklar yapan, gerektiğinde ölmesini bilen insandır. Bizlere düşen görev Hablemitoğlu'nun yolundan yürümek bayrağını daha ilerilere götürmek ve hainlere fırsat vermemektir.

Kendisine Tanrı'dan rahmet dilerken bütün Türk Milletinin başı sağ olsun diyorum." demiş.

Hablemitoğlu suikastından sonra, uzun yıllar içişleri bakanlığı yapan, pek çok kez de vali, emniyet müdürü olan o dönemin içişleri bakanı Abdülkadir Aksu bakın ne demiş:

"Kim ya da kimler tarafından hangi maksatla işlendiği konusunda bir şey söylemek için henüz çok erken."
Olayı şiddetle kınadığını, olayla ilgili soruşturmanın çok yönlü olarak tüm yönleriyle devam ettiğini söylemiş.
Hablemitoğlu cinayeti , Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Hiram Abbas, Bahriye Üçok gibi aydın cinayetleri;
Ata Burcu, Hulisi Sayın, Memduh Ünlütürk, İsmail Selen, Temel Cingöz, Adnan Ersöz gibi generallerin öldürülmeleri de aydınlatılmadı.

Ve en düşündürücü cinayetlerden biri olan SHP Milletvekili Erol Güngör'ün oğlu Mustafa Güngör'ün TBMM lojmanlarında öldürülmesiyle ilgi bir ipucu bile bulunamadı.

Şimdi tüm bu cinayetler işlenirken İçişleri Bakanı olan Abdülkadir Aksu'ya 1990-1991 ve 2002 yıllarında işlenen tüm bu cinayetlerle ilgili bir açıklama yapmak için hala çok mu erken, diye bir soru sorsak yanıt alabilir miyiz? Hani hep yapılan şu çok yönlü soruşturmalardan ne haber desek?

Köstebek'te bugün artık gizlenemez duruma gelen emniyetteki örgütlenmeler, çatışmalar, kişiler bir bir sayılıp belgeleniyor.

Bizler ancak okuduklarımızı yazıyoruz. Gerçeği arıyoruz. Gerçek suçlular ortaya çıksın istiyoruz. Kitaplarda adı geçenlerin çoğu yaşıyor. O zamanlarda görev yapanlar hayatta.

Doğru bilgiler, gerçekler, sadece gerçekler bu dönemlerde görev yapmış kişilerde saklı ve ne yazık ki onlar konuşmuyorlar... Ama belgeler dosyalarda ve artık internette de sırasını bekliyor.

Vicdanlar konuşsa, ahhh! bir konuşsa, konuşabilse...

Vicdanlar sussa da, kanunlar işlemese de tarih hükmünü verecek.

Dünün gerçek suçluları bugün nasıl tarih karşısında suçlu bulunduysa, bugünün suçluları da yarın aynı kaderi paylaşacaktır...

30 Eylül 2010 Perşembe

BEN TARİHİM BAY BAŞKAN

Artık yalnız yaşamak zorundaydılar...

Yalnızlığa yenilmek üzereydi kapı açıldığında. Sevinçle yerinden fırladı ve ileriye doğru bir adım atıp durdu.

Kucağındaki dosyaları masanın üstüne bırakan iriyarı adam, yüzüne bile bakmadan çıkıp gitti.

Yüzüne bile bakmadan odadan çıkan adamın arkasından, hırsla yerinden kalktı.
"Kimsin sen?" diye bağırdı.

Bir kez bile yüzüne bakmayan iriyarı adam, kapıda belirdi. Ve:
"TARİHİM BEN!" dedi.

Karşılaşmaktan çekindikleri tarihin tutsağıydılar artık. Oysa daha dün yenenlerle, yenilenler belli değil miydi?

Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular.

Sorgulayanlar aynı olmasa da, sorgu gerçeğiyle karşı karşıyaydı artık. Konuşup konuşmamakta kararsızdı. Bir gün tarihle yüz yüze gelebileceğini hiç düşünmemişti çünkü. "Bana da soru sorulabilecek günler gelecekti demek!" dedi mırıldanarak.
.......


Dönemin ünlü sorgucusuyla, tarih karşı karşıyaydılar.
Ünlü sorgucu, sorgudaydı artık. Tarihin önünde hem de...

Sorgulanırken, en son duyduğu haykırışı anımsayıp ürperdi sorgucu. Yıllarca önemli görevlerin üstesinden gelmişti. Kendi değerlendirmesine göre, iyi bir istihbaratçı, başarılı bir ajandı. İçinde bulunduğu durumu acıyla karşılıyordu. Başını hafifçe döndürüp Bay Başkana baktı. Onun durumu daha da kötüydü. Çünkü sorgucu ve arkadaşları ne yaptılarsa Bay Başkan ve arkadaşları için yapmışlardı. Ürettikleri acılarda Bay Başkan ve arkadaşlarının da sorumlulukları vardı. Tarih elbette bunu göz önünde tutacaktı.

Sorguladığı insanlar geldi aklına. Tek tek yüzlerce binlerce insan...
Bay Başkan ve arkadaşlarının gerçekleriyle, kurbanlarının gerçekleri çatışınca, sorgucunun tutsakları yok olup gidiyorlardı. Sorgucular "emir kulu"ydular. Yıllardır hep aynı korkuyu taşıyorlardı:
Bir gün hesap verme korkusuydu bu.

"Gerilere dönebilir miyim?" diye sordu tarihe.
"Yüzyıllar öncesine de dönebilirsiniz." dedi tarih, "Öylesine gerilerden geliyorsunuz ki çağınızın zaten..."
.........

"Bay Başkan" dedi tarih, "Suç ortaklarınız..."
"Bana bir şey sormadılar." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Öyle sanıyorum ki her şeyi kendileri yaptılar. Akıl almaz şeyler."
Gecikmiş pişmanlığıyla söze karıştı sorgucu: "Daha neler var neler..." dedi.
.....

"Bütün bunların bir gün ortaya çıkacağını hesaplayamamışlardı. Acımasızca suçladıkları insanların gelecek endişesiyle her şeyi unutacaklarını sanmışlardı. Onlar unutsalar da akıllara durgunluk veren belgeler dosyalarında takıldıkları yerde duruyorlardı."
......

Bir yönetimin kalın bağırsaklarından çıkan kokular, tüm ülkeye yayılmıştı artık. Yeraltı evreni, polis, hükümet üyeleri, kamu görevlileri, ajanlar arasındaki ilişkileri bildiği kadarıyla yeniden düşündü sorgucu. Tümünü belgeleyebileceklerini anlatmıştı. Ama ortalığı karıştıracak daha nice bilgi, nice belge vardı. Ama o her şeyi bilemezdi. Kimin kasasında, kiminle ilgili hangi bilgiler olduğunu nasıl bilebilirdi?
.......

"Güvercinler olarak çok düşündük." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Üstesinden gelemedik. Gelemezdik de. Çünkü ülkeyi biz yönetmiyorduk. Bizi yönetenler de vardı."

Bay Başkanın sesi boğulup gitti. Yüzü anlatılamayacak kadar acıydı. Ağzından çıkan sözcükleri anlamakta güçlük çekiyordu tarih. O da tarihle konuşmuyordu artık. Bir şeyler mırıldanıyordu. Kendi kendine konuşuyordu. Kendisiyle yüzleşiyordu.

"Neyi çözdük? Demokrasiyi geri mi getirdik? Bağımsızlık mı kazandık? Mutluluk mu verdik halka? Kimleri boğduk? Kimlere can simidi olduk? Kimleri suçladık, kimleri AKladık?"

"Kimin haklı, kimin haksız olduğunu ayırt etmenin tek yolu var Bay Başkan. O da kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu bulmaktan geçiyor."


Bay Başkan, tarihin arkasından koştu, yetişemedi. "Yani şimdi biz!.." dedi sözlerini bitiremedi.

...........


"Ben Tarihim Bay Başkan" Erbil Tuşalp'in kitabının adı. Elimdeki Kasım 1989'da Bilgi Yayınevi tarafından çıkarılan birinci baskısı. Daha önce okumuştum, tekrar okudum.

Yukarda kitaptan aldığım alıntıları okudunuz. Kitabın tümünü okuduğunuzda 12 Eylül 1980 döneminde yaşananları ayrıntılarıyla öğreneceksiniz. Pek çok tanıdık kişiyle, onların sebep olduğu nice acı olayla karşılaşacaksınız. Ancak bence kitabı önemli kılan sadece yakın tarihe tanıklık etmesi değil; aynı zamanda bugüne de ışık tutuyor olmasıdır.

Kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:
Erbil Tuşalp Ben Tarihim Bay Başkan adlı bu yeni ve özgün yapıtında da acılar, tutsaklıklar, işkenceler, yolsuzluklarla dolan bir zaman diliminde yaşananları yeni belge ve bilgilerle bir roman akışıyla irdeliyor; "demokrasi ve bağımsızlık kavgasında ölümle sınananlar"a adıyor.

İşte böyle... Bugün Kenan Evren ve 12 Eylül'ü yargılayan tarih, yarın da başkalarını yargılayacak.

"Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular."



KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...