Erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2012 Perşembe

ÖLÜM HAK MİRAS HELAL Mİ?

Erbakan rahmetli oldu biliyorsunuz. Şimdi çocukları miras kavgasına tutuştu, bunu da biliyorsunuz. Bazı çevrelerin bu durumdan rahatsız olduğunun da farkındasınız. Kardeşleri uzlaştırıp konunun kapanması için ellerinden geleni yapıyorlar. Haksız da sayılmazlar. Çünkü bu konu zamane zenginlerinin nereden nereye, nasıl geldiklerini gözler önüne seriyor.
Zeynep Erbakan'a teşekkür borçluyuz ulusça. Bilinen gerçeklerin sağlamasını yaptığı için...

Bakın Rıfat Serdaroğlu ne diyor:


"Bugün Türkiye’yi yöneten kadronun tamamını siyasi hayata sokan, onları yetiştiren, siyaset yoluyla geçimlerini temin etmelerine yol veren kişi, Necmettin Erbakan’dır.
Türkiye, günlerdir Erbakan’ın serveti üzerinde yaşanan kavgayı izliyor. Çocukları, babalarının mirası(!) için mahkemelik oldular. Peki, bu servetin kaynağı nedir? 1)Erbakan’ın kendi birikimleri mi,
2)“Bosna-Çeçenistan-Filistin” meselelerinin vitrine konup “Mercimek ve Beşir Darçın” gibilerin,gariban insanların dolandırılmasıyla topladıkları ve adına
“Cihat Parası” denen yardım paraları mı?"

Rıfat Serdaroğlu yazmış. DEVAMI BURADA...

6 Aralık 2010 Pazartesi

PARMAK İZLERİM ALINDI



Telefonon zili çaldığında, Mehmet Haberal'ın tutuklu kaldığı hastanenin, polis tarafından basıldığı haberlerini okuyordum.
Akşam yatmadan önce de ulaşım sorunları gerekçesiyle eylem yapan gençlerin bir bölümünün,polislerce, binanın mescidine kapatıldığını, dışarda kalan gençlerin, arkadaşları için, feryat edişlerini duymuştum TV ekranlarında, görüntüler üzücüydü.
Bir de telefonla işten atıldıklarını öğrenen Karabük-Kardemir işçilerinin, açlık grevi görüntülerini... Sendika değiştirdikleri bahane edilerek işten atılmışlardı. Yerlerine daha ucuza yeni işçiler alınacağı söyleniyordu...

"Hazırlan, gelip alacağım, emniyet müdürlüğüne gitmemiz gerekiyor, parmak izimiz alınacakmış." diyen eşimin telefondaki sesini duyunca donup kaldım bir anda.İrkildim. Ödüm patladı sandım. Az korkak değilmişim hani!

Eşim, sustuğumu anlayınca, "İyi misin?" diye sordu? Ben, "Neden?" diyebildim hafifçe...

Pasaportlarımızın değiştirilmesi gerekiyormuş. Aslında bayramdan önce fotoğraf da çektirmiştim bu amaçla.Unutmuşum, birden boşta bulundum.

Pasaportlardaki fotoğraf konusunda çok titizlik gösteriyorlar haberiniz olsun. Belli kuralları var, sıradan çekilenleri işleme koymuyorlar; tekrar çektirmeniz gerekebiliiyor fotoğrafı. Bir iki kişiyi geri gönderdiler. İlle koca kafalı olacak, unutmayın.

Neyse gittik. Çok da iyi karşılandık. Espiriler yapa yapa parmak izlerimiz alındı. Benimki biraz zor oldu, pek çok kez yinelendi. Olmadı, bu kez polis memuru kolonya döktü ellerimize. Hem de: "Misafirlerimize kolonya dökmemiz gerekirdi." diye de espri yaptı. Bir de "Hocamı çok çalıştırmışsınız!" diye eşime takıldı. Her işe ellerimle girişiyorum, eldiven meldiven de kullanmıyorum, haksız sayılmazdı, ama sanırım sorun bu değildi. Evden çıkarken el kremi sürmüştüm, belki de ondandır. Sonunda başarıyla parmaklarımın tek tek izi alınmış oldu. Götürdüğümüz ıslak mendiller boşa çıktı. Çünkü teknoloji burada da işi kolaylaştırmış. Bilgisayar ekranına yansıyor her bir parmak izimiz...

Boşuna korkmuşum anlayacağınız. Birkaç gün içinde , yeni, çipli pasaportlarımız postayla gönderilecekmiş.

Buradaki polisler şeker gibiydi...

Ama ekranlarda gördüğümüz polislerin gençlere karşı gösterdikleri tutum ürkütücüydü. Aslında onlar da emir kulu, ne görev veriliyorsa onu yapıyorlar. Polislerin de çocukları var, onlar da ana baba...
Kendi kendilerine hastane basacak değiller ya...

Prof. Mehmet Haberal'ın henüz suçu kesinleşmemiş. Sağlık gerekçesiyle hastanede yatıyor. Hastane basılınca aklıma Necmettin Erbakan geldi.

Erbakan hocamız " Kayıp Tirilyonlar" davasında mahkum olmuştu. Yani suçlu olduğu kesinleşmişti. Cezasını, Altınoluk'taki yazlığında çekmesine izin vermişlerdi. Ziyaretçileri gidip geliyordu, bahçede toplu namaz kılabiliyorlardı. Daha sonra, aynı suçtan yargılandığı söylenen, cumhurbaşkanı tarafından -yaşlı olduğu gerekçesiyle- affedilmişti bu suçu. O şimdi parti başkanı...Vay garibanların başına!

Aşağıdaki yazımda bu konuya değinmişim.
Özgürlükten Sıkıldım

18 Ekim 2010 Pazartesi

TÜRKİYE'NİN EN ÖNEMSİZ SORUNU HANGİSİDİR?

"HALKA VERİR TALKINI
KENDİ YUTAR SALKIMI"



Pazar, benim şanssız günümdü...

Oysa sabah güzel başlamıştı. Sevgili blog dostlarım çağrıma ilgi göstermiş, "Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu" anketime katıldıkları gibi yorum da bırakmışlardı. Ayrıca Evren güzel bir yazı eşliğinde anketimi kendi blogundan duyurmuştu.
(Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim.)

Eşim TRT'deki - pek çok kez yinelense de- zevkle izlediği kovboy filmlerinden birine odaklanmıştı. Tam sırası diyip Evren'in yazısına uzunca bir yorum yazdım, sonra da blogumdaki dostlarıma teşekkür yorumları yazacaktım.

Hiç adetim değilken ön izlemeye de baktım, konu hassastı, yanlış anlaşılmalara sebep olmak istemezdim. Neyse efendim, yayınla dedim, blogger ııhh dedi! Bir sayfa geri dönüp tekrar gönder, dedim; yine ııhhh! Müziğin sesinden filmdeki diyalogları anlamakta güçlük çeken eşimin çaktırmamaya çalıştığı bakışları eşliğinde sayfadan çıktım.

Kendi blogumdaki yorumlarda da aynı sorunla karşılaştım. İnternet bir gidip bir geliyordu. Bilgisayarı kapattım. Daha sonraki zamanlarda yorumlara başlayıp başlayıp gönderemedim. "Sistem error!" sayfası çıktı karşıma her seferinde. Hele başlı başına bir yazı niteliğindeki üç yorumumu Evren'e yazıp da gönderememek iyice canımı sıktı...

Evren'in yazısının başlığı, "İmanın Şartı Kaçtır?".

Şimdi o yazının düşündürdüklerini buradan paylaşmak istiyorum.

İlk ve orta okulda Din dersi zorunlu; lisede iken seçmeliydi... O günlere doğru anılarımı eşelediğimde bende pek fazla iz kalmadığını fark ettim. Bir kere Din dersi öğretmenlerimin hiçbirini anımsamıyorum. Anımsadığım iki şey var:

Biri, namaz kılmayı öğreteceği için öğretmenimizin isteğine uyarak okula götürdüğüm, annemin iğne oyasıyla süslediği yazmasının yırtılmasından duyduğum üzüntü...
İkincisi, liseden aklımda kalan: Ders seçmeli olduğu için öğretmenimiz sınıfa gelince bir arkadaşımızın -sallana sallana- sınıftan çıkıp gitmesinin yarattığı şaşkınlıkla karışık ona özenme duygum...

Oruç tutmaya küçük yaşta başlamıştım, aileden özenerek. İlk okul beşinci sınıfta baştan başa oruç tutuyordum. Hatta benden iki yaş küçük, ama daha güçlü erkek kardeşim oruç tuttu diye çelimsiz halimle sırtımda taşımışlığım bile var eski ramazanlardan kalan anılarımda. En büyük zevkim de annemden önce kalkıp sahur sofrasını hazırlamaktı.

Diyeceğim şu: Çocuklar aileden ne görüyorsa onu öğreniyor. Din eğitimi de bunlardan biri...

Çook uzun yıllar yolculuklarda bile orucumu bozmadım. Üstelik hiç kimse beni zorlamamıştı, buna ailem de dahil. Kaç kez, bayılacak gibi olduğum halde orucumu bozduramamışlardı.

Ne zaman ki televizyonlara Erbakanlar, Şevki Yılmazlar, Tayyip Erdoğanlar çıkmaya başladı dinden korkar olduk. "Kanlı mı kansız mı?" söylemleri başladı. Çankaya köşkünde şeyhler, mürütler ağırlanmaya başlandı. Kendileri gibi olmayanları dinsiz ilan ettiler. Her konuda fetvalar vererek toplumu dönüştürmeye çalıştılar. Bizim bildiğimiz dinde kendini her şey sanan kişilere yer yoktu. Dini siyasete,ticarete araç edenlerin dini bizimki gibi olamazdı. İbadetler gösteri aracına dönüşmüştü artık... Cami önleri pahalı arabalarla dolarken kadınlarının başını kapatanlar ihaleleri kapıp köşe olmuştu. Bunun adı dindarlık değil, dincilikti. Dincilik, dindarları sömürmenin karlı yolununa dönüşmüş, bırakın dini, o kişileri insanlıktan uzaklaştırmıştı...

Öğretmenlik yıllarımda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi bir ara iki ayrı ders olarak okutuldu. Çocukların en çok bu derslerden kopya çektiklerine tanık olduk. Çünkü bu derslerden zayıf not almak diğer derslerdekilere benzemiyordu. Aileler: "Sen dinsiz misin?", "Sen ahlaksız mısın?" diye hem çocuklarına hem de onların öğretmenlerine kızar olmuştu. Ahlak dersinden zayıf alan öğrenci, arkadaşlarının alay konusu da oluyordu üstelik! Çocuklar ders çalışarak dindar ve ahlaklı olamıyordu. Çözümü kopyada buluyordu.

Burada kendi öğrencilik yıllarımdan bir örnek vermek istiyorum. Hala saygıyla anımsadığım sevgili edebiyat öğretmenimiz, sınav sırasında, sınıftan çıkar giderdi. Giderken de "Size güveniyorum." derdi ve hiçbirimiz birbirimize bile bakmazdık. Çünkü öğretmenimiz bize güvenmişti, onun güvenini boşa çıkaramazdık. Güvenilir insan olmayı, dürüst insan olmayı en çok o zaman öğrenmiştik.
Bir de sınav sırasında sıraların üstünde gezen, kopya avcısı tarih öğretmenimiz vardı ki en çok kopya onun dersinde çekilirdi. Ondan aklımda kalan ise eşinin adının Mehmet olduğuydu. Çünkü dersin yarısını onu anlatarak geçirirdi...

Yani ahlaklı çocuklar yetiştirmek istiyorsak önce biz ahlaklı olmak zorundayız. Dindar çocuklarımız olsun diyenlerin de buna uygun davranması gerekir değil mi? Eğitimde örnek olmak çok önemlidir.

Din doğruluk,dürüstlük,adalet gibi pek çok erdemi barındırır. Yalan söylemeyeceksin, yolsuzluk yapmayacaksın,rüşvet almayacaksın,kul hakkı yemeyeceksin, komşun açken tok olmayacaksın, yetim hakkı yemeyeceksin, milletin malını çar çur etmeyeceksin... değil mi ama? Hepsini gözardı edip de sadece "türban türban!" diye herkesin başını şişirirsen inandırıcı olamazsın. Hele kendini unutup islamı "ılımlı", "ılımsız" gibi nitelemelerle adlandırmaya kalkacaksın! Yok öyle bir şey! Ne hakla ve hangi yetkiyle? Hem devlet her dine eşit mesafede olmak zorunda değil mi? İnanmayanların da güvencesi laiklik değil mi? Cennete ya da cehenneme gitme isteğimizden size ne? Ayrıca Yunus gibi "Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni" diyen tasavvuf düşüncesini ne yapacağız? Siz ister dört huri, on dört köşk satın alın bu dünyada, ama yetim parası kullanmayın. Haram lokma yemeyin. Milletin inancını sömürmeyin. İnsanları dinden imandan çıkarmayın!

Diyanet İşleri Başkanlığının geldiği noktayı bir düşünün bakalım. Sekiz bakanlığın bütçesinden fazla bütçesi olan, devlet içinde devlet. Bu kurum herkesin inancını rahat rahat yaşaması için kurulmadı mı? Yobazlardan halkı kurtarmaktı başlangıçtaki amacı, şimdi tek bir dinin kalesi... Eski, simgesel haline dönüştürebiliyor musunuz? Bütçesini de eğitim,sağlık, adalet gibi önemli bakanlıklarımıza aktarıverin, bu daha adilce değil mi? İnsanlarımız eğitilsin, sağlıklı olsun, geciken adaletin pençesinden kurtulsun. Adaleti adaletin görevlileri soruştursun, polisler değil!

Bırakın insanlar dinini ailelerinden öğrensin. Siz de çocuklarınızı istediğiniz gibi yetiştirin. İnsanların dininden size ne? Herkesin dini kendini bağlar. Hem isteyen inanır, istemeyen inanmaz... Allah'la kul arasına girmeye ne hakkınız var. Sizin göreviniz bu ülkeyi yönetmek değil mi? Bakın dağ gibi sorunlarımız var. Kime dokunsanız dertli... Bu kadar yıldır hangi sorunumuzu çözdünüz? Milleti dilenci durumuna düşürdünüz sadece, bir kısmımızı tembelliğe alıştırdınız, üretimin canına okudunuz, çalışanların hakkını gaspettiniz, işsizler ordusuna yeni işsizler eklediniz. Miras yedi gibi ülkenin neyi var neyi yoksa satıp savdınız...

Dinin emri, diyerek yutturduğunuz "türban"da bile sadeliği unuttunuz. Nerde cırlak renk varsa onu canım kızlarımızın başına bela ettiniz. Peki siz, dinin gereği diyerek, hangi çabayı gösterdiniz erkek olarak? Rahat rahat keyif çatarken kadınlarımızı piyon gibi kullanmadınız mı?

Ahlak nedir biliyor musunuz? Kimsenin görmeyeceğinden emin olsanız bile yere tükürmemektir, elindeki çöpü yere atmamaktır. Yalan söylememektir, güvenilir olmaktır, haksızlık yapmamaktır, korkusuz yaşamak, korkusuz yaşatmaktır, koyduğu kurallara kendisi de uymaktır...

"Halka verir talkını, kendi yutar salkımı" gibi yaşamak ahlaklı bir davranış değildir.Din hiç değildir...


NOT: Anket yanlış anlamalara neden oluyor galiba. Seçeneklerin içinden sizce EN ÖNEMSİZ OLANI işaretleyeceksiniz. Anketimizin süresi 23 Ekim'e kadar. Tekrar herkese çok çok teşekkür ederim.


KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...