10 Eylül 2009 Perşembe
SAKLAN KAÇ SOBEEE
Havada kara kara bulutlar vardı, ama ılık bir geceydi, güzeldi. Denizden gelen iyot kokusunu ciğerlerime çektim. Yatmadan günün sıkıntısını, yaşanan acıların yaralarını hafifletmek istedim kendimce belki de...
Denizde, bir yük gemisi ,tüm ışıklarını yakmış, demir attığı yerde genç bir kız edasıyla sabahı bekliyordu.Işıl ışıl bakıyor,ama görmüyordu etrafı. Sanki görmekten çok görünmekti derdi...
Deniz fenerinin ışığı çevreyi yalayıp geçiyor, kısa süre sonra tekrar geliyordu. Göz kırpıp kaçan, saklanan, beni yakalayamazsın diyen saf bir çocuk gibiydi.
Rahatladım biraz. Gecenin sessizliğinde huzur doldu içim. Daha sakin düşünmeye başladım. Evet , sorunlarımız var, acılar yaşanıyor, yürekler dağlanıyor, ulusumuzun geleceğiyle oynanıyor, işler iyi gitmiyordu. Ama batmıyoruz. İçerden ve dışardan bunca yıpratmaya karşın ayaktayız hala...
Ayaktayız, çünkü birileri özveriyle çalışıyor, gecesini gündüzüne katıp bu ulus için , bu ülke için çalışıyor. Hem de üç kuruş maaşa çalışıyor. Üç kuruş etmeyenlerin parayla oynadığı bir ülkede, ülkenin aleyhine işlerden pay kapma yarışına girmişken birileri hem de...
Onlara rağmen çalışıyor bilim insanlarımız, prof.larımız, doktorlarımız, mühendislerimiz, cumhuriyet savcılarımız, öğretmenlerimiz, memurlarımız, işçilerimiz sanatçılarımız, üretken insanlarımız... Yurt içinde, yurt dışında ulusunu sevenler emekleriyle, yürekleriyle ayakta tutuyor bizi. Mehmetçiklerimiz sınırlarımızı canı pahasına koruyor. Hepsine kocaman teşekkürler gönderdim içimden. İyi ki varsınız, iyi ki pes etmiyorsunuz. Umut sizsiniz...
Rahatlamıştım. Aklıma, balkona önlem almak için çıktığım, geldi, gülümsedim. Ne yapabilirdim ki? Daha önce depreme karşı hazırladığımız çantayı düşündüm, günlerce kapının yanında durmuştu. Yiyecek, içecek koymuştuk içine. Bir de fener, ilaç falan... Aynısını mı yapsam? Komik geldi sonra, bu kez ciddi ciddi güldüm halimize... (Özgür Annenin dediği gibi, bütün tedbirleri biz alacaksak belediyelere ne gerek var!) Hem bizim yapabileceklerimiz ne kadar da sınırlı...
Bir kez daha denize baktım. Yemyeşil ağaçlarımıza baktım. Mutlu, huzurlu hissettim bir an için kendimi. Yatmalıyım artık, derken aman Allahım o da ne!
Dan dan dana dan dan! diye davulcumuz çıktı ortaya! Ona uzak mahalle davulcuları da katıldı. Davulun sesi yakından da uzaktan da hiç hoş gelmedi, inanın... Ne ritim, ne makam, ne müzik, ne ses, ne söz, ne estetik hiçbir şey yok! Sadece dan dan dan... Tokmak elde rastgele vura vura geldi geçti davulcumuz. Diğerleri de... Baktım kimsenin ışığı yanmadı o geçerken de, geçtikten sonra da... Artık uyanmak için kimse davulcuyu beklemiyordu ki... Ama davulcumuz ilk bahşişini almak için geçen gün gelmişti kapıya, ikincisini de bayramda alacak biliyorum, geçmiş yıllardan...
Yazıma ara vermek zorundayım, kapı çaldı.
Gelen yaşlıca, bir amca: "Fatih Öğrenci Yurdu İçin bağış topluyoruz!" dedi. Geçen sene de aynı zamanlarda bu amaçla kapım çalınmıştı. Ben de geçen seneki gibi: "Biz zaten öğrencilere yardım yapıyoruz." dedim. Gitti, yan komşunun kapısını çalıyor şimdi de... Kapı kapı dolaşıyor birileri, yılmadan, usanmadan. Siz bunu yapabilir misiniz?
Değişen bir şey yok görüyorsunuz. Yine birileri yardım topluyor, yine birileri birilerinin üstünden para kazanıyor.
Gece balkonda dikilip kalan bana, Deniz Feneri göz kırpıp, bir görünüp bir yok olan ışıklarıyla saklambaç oyununa devam edelim mi diyor? Ne zaman sobeleneceksin, sorusu yanıtsız kalıyor...
30 Nisan 2009 Perşembe
KANLI 1 MAYIS 1977
" 1 Mayıs Kanlı Bitti."
" Törene Yüzbinlerce Kişi Katıldı."
" 33 Ölü..."
.....
Muhabirler olayları kamuoyuna şöyle yansıttılar:
"Son dakikalarda patlak veren kanlı olaya kadar 1 Mayıs İşçi Bayramı görkemli bir tören ve büyük bir coşkuyla yüzbinlerin katılmasıyla kutlanmıştır. Mitingin sonlarına doğru Saraçhane'den gelen kitlelerin arasında yer almış bazı kışkırtıcı gurupların Tarlabaşı Caddesinden Taksim Alanına sarkmak için kalabalığı zorladıkları ve bu arada saptanan sloganlar dışında bazı sloganlar attıkları duyulduğu bir sırada birden bire silahlar patlamıştır.
Görgü tanıkları ilk silah sesleriyle beraber Sular İdaresi binasının duvarları üzerinde mevzilenmiş bir takım kişilerin alandaki kalabalığa doğru yoğun biçimde kurşun sıkmaya başladıklarını bildirmişlerdir. Hemen hemen aynı Taksim Alanının öteki köşesindeki İntercontinental Otelinin bulunduğu yerden ve yine görgü tanıklarının öne sürdüğüne göre otelden kalabalığa ateş edilmeye başlanmıştır.
Kurşun yağmuru altında Taksim alanını dolduran büyük kalabalığın özellikle Sular İdaresi binası ve İntercontinental Oteli kesimlerinde büyük panik baş göstermiş, halk otelin ve yöredeki dükkanların camlarını parçalayarak içeri girip kendini korumaya çalışır, sokaklara doğru kaçışırken kurşun yağmuru da tüm kalabalığı hedef alır biçimde yoğunlaşmıştır. Bu sırada alanın yan tarafında bulunan polislerin ve polis panzerlerinin de olaya karıştıkları, kalabalığa rasgele ateş açtıkları ve panzerlerden su sıkıldığı görülmüştür."
3 Mayıs tarihli gazeteler ise, ölü sayısının 34'e çıktığını bildirmişti.
Çeşitli kuruluşlar olayları " CİA yönetiminde bir provakasyon olarak" nitelediler.
CHP Genel Yönetim Kurulu yayımladığı bildiride, " Yasal bir toplantı silahlı saldırıya uğradı... Bir tertip bulunduğu yolundaki kuşkular artıyor." biçiminde görüş bildirdi.
MSP Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan, " Taksim olaylarında yabancı ajanların parmağı vardır. Kirli ellerini Türkiye'den çeksinler." diye konuştu.
Türkiye İşçi Partisi adına TİP Merkez Araştırma Bürosu Sekreteri Yavuz Ünal yayımladığı bildiride şöyle dedi: " Türkiye İşçi Sınıfı 1 Mayıs 1977'yi ve onun öğrettiklerini de unutmayacaktır. Taksim Meydanını dolduran yüzbinlerce işçi, emekçi burjuvazinin işçi hareketini çekmek istediği, ne uzlaşıcı, ne maceracı alanlara düşmeden , bu bilincin disiplini ve uyanıklığı ile yeniden meydanları dolduracaktır."
1 Mayıs 1977'de öldürülenlerin isimleri:
Ziya Baki (işçi)
Kahraman Alsancak (işçi)
Niyazi Darı (işçi)
M. Atilla Özbilen (işçi)
Hasan Yıldırım (işçi)
Leyla Altıparmak (hemşire)
Ömer Narman (öğretmen)
Mustafa Elmas (öğretmen)
Hikmet Öztürkçü (öğrenci)
Divan Nergis (bekçi)
Kenan Çatak (öğretmen)
Bayram Çıtak (öğretmen)
Hüseyin Kırkın (işçi)
Nazan Ünaldın (öğrenci)
Meral Özkal (hastabakıcı)
Kıymet Duman (hemşire)
Rasim Elmas (işçi)
Bayram İyi (inşaat ustası)
Ahmet Gözükara (öğretmen)
Ercüment Günkut (öğrenci)
Alako Kenteus (müstahdem)
Mehmet Ali Genç (gece bekçisi)
Hacer İpek (öğrenci)
Sibel Açıkalın (öğrenci)
Karabet Akyan (işçi)
Jale Yeşimil (öğrenci)
Kadir Balcı (tezgahtar)
Hamdi Toka (seyyar satıcı)
Hülya Emecan (ev kadını)
Bayram Sürücü (işçi)
Mustafa Ertan (öğrenci)
Ali Yeşilgül
Yücel Elbistanlı
Özcan Gürkan
Tevfik Beysoy
Nazmi Arı (toplum polisi)
Hepsini saygıyla anıyorum...
..............
Yarın 1 Mayıs, tüm emekçilerin bayramı kutlu olsun. Dileğim korkulanlar olmaz...
Güvenlik güçlerimiz her türlü önlemi alır ve söyledikleri gibi işçilerimizi, emekçilerimizi ellerindeki çiçeklerle karşılarlar.
Zaten sendikalı işçi sayısı oldukça azaldı son yıllarda. Gerek kriz nedeniyle işten çıkarılanlar, resen emekli edilenler,gerekse özel sektörde çalışıp bulduğu işi kaybetmekten korkanlar, işsizler ordusu, terör korkusuylu sindirilenler, geçen yıl 1 Mayıs'ta yaşananların etkisiyle eyleme katılanların sayısı fazla olamayacak. Herkes gölgesinden korkar oldu. Bu nedenle güvenlik güçlerimizin işi daha kolay. Önlemlerini alarak kimsenin burnunun kanamadığı güzel bir bayram yaşatabilirler isterlerse emekçilerimize. Hepimiz kanlı eylemler görmekten bıktık usandık.Geçmişten ders alma zamanımız gelmiştir umarım...
6 Şubat 2008 Çarşamba
SÖZE NEREDEN BAŞLAMALI
En çok bildiğim ülkeyle, kendi ülkemle söze başlamalıydım. Ama benim ülkem de pek büyüktü. Kentimle başlasam daha iyi olacaktı. Ama, kendi kentim de çok büyüktü. Sokağımdan başlasam daha iyi olacaktı. Hayır kendi evimden; hayır, kendi ailemden başlamalıydım.
Neyse unutun bunları. Kendimi anlatarak söze başlayacağım."
(Elie Wiesel)
Evet ben de öyle yaptım. Söze günlüklerimle başladım. Daha sonra mektuplarımla sürdürdüm kendimi anlatmayı... Diğer mektupları yazmalı mıyım bilemiyorum. Şimdilik kararsızım... Belki de günlüklerle yaşam öykümü sürdürürüm.
Neden yapıyorum bunu ? Kim bilir, belki o günleri yeniden yaşarken kendimle yüzleşmek; veya benim için çok değerli olan bu kağıt parçalarının zamana yenik düşmesini engellemek, çocuklarıma anne ve babalarıyla ilgili bir şey bırakmak ya da geçmişle bugünü kıyaslamak için...
Evet geçmişle günümüzü kıyaslamak... Geçmiş derken otuz, en fazla otuz beş yıl önceden söz ediyorum. İnsan hayatı için uzun, toplum hayatı için kısa sayılabilecek bir süreden...
Telefon... Bugün çoluk çocuğun elinde oyuncak olan alet... Herkes eli kulağında geziyor şimdilerde... "Neredesin? "Arkandayım!" İş bazen traji komik bir duruma kadar uzanıyor.
Oysa biz telefonla konuşabilmek için ne mücadeleler vermişiz o yıllarda. Çoğu kez de başarısız olmuşuz...
Ulaşım... Gerçekten çok güçtü bizim için...
Arkadaşlık... Ailelerimiz ve çevremiz daha kısıtlayıcıydı..
Televizyon... Ankara'da izlediğim test yayınlarını saymazsam 1976 yılında evimize girdi.
Bu ve benzer konularda çok hızlı bir gelişim yaşamışız. Bir de bankacılık alanında. Bankamatikler yoktu o zamanlar. Öğrenciyken posta havalesi gelirdi önce, sonra bankaya ya da PTT'ye gidip paramızı alırdık. Postadaki gecikmeler çok canımızı yakardı...
Hiç mi güzel yanı yoktu geçmişimizin? Olmaz mı? Hem de pek çok...
Kitap okurduk, hem de kampanyaya gerek duymadan... Fazla satın alamazdık belki ama okurduk, çok okurduk. Kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, hepimiz kendi okullarımızın kitaplıklarından evde okumak üzere ödünç kitaplar alırdık. Sırayla değiştirerek okurduk. Şiir Defterlerimiz vardı, günlüklerimiz de... Sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla, ailemizle mektuplaşırdık... Kendimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, hayallerimizi anlatırdık birbirimize. Daha çok tanırdık sevdiklerimizi. Onların dertleriyle dertlenir, sevinçleriyle sevinirdik. Uzun mektuplarımızla övünürdük. Okuduğumuz kitapların adını, yazarını yazdığımız listelerle hava atardık arkadaşlarımıza... Kim daha çok kitap okumuş diye... Markalı giysilerimiz yoktu. Çevremizdeki arkadaşlarımız da bizim gibiydiler. Ailelerimiz birbirini tanırdı, kabul günleri yapardı annelerimiz. Evimiz dolup taşardı misafirlerimizle. Konuşurduk, sohbet ederdik büyüklerimizle. Şimdiki gibi herkes kendi televizyonunu izlemezdi konuşmadan...Masallar anlatılırdı bize, masallarla büyüdük.
Elazığ Atatürk Ortaokulundaki öğrenciliğimi hatırladım şimdi... 1967-68 yıllarıydı sanırım... Oyıllarda müzik odası vardı okulumuzun. Müzik öğretmenimiz bize klasik müzik dinletir, piyano çalardı. Piyanonun tuşlarından çıkan notaları tanımamızı isterdi. Hafta sonları koro çalışmalarımız olurdu. Kanon yapmayı o yıllarda öğrendim . "Hoş Gelişler Ola Mustafa Kemal Paşa; Askeri milleti, bayrağınla çok yaşa... Arş arş arş ileri arş ileri , dönmez geri Türk'ün askeri..." sözleri o günkü çoşkusuyla kulaklarımda çınlıyor... Fizik, Kimya laboratuvarlarımız vardı. O dersler bizim için bir zevkti. Gerçi laboratuvara gitmek sinemaya gitmek gibi bir şeydi bizim için çocuk aklımızla. Biraz da fazla gürültü mü ederdik ne. Hiç unutmam kimya öğretmenimiz kan ter içinde deney yaparken yaramaz bir arkadaşımız cam fanusu kırmıştı da öğretmenimizden azar işitmişti, biz de çok korkmuştuk.
Otuz yıldan fazla bir zamandır da ben öğretmenlik yapıyorum . Elazığ Ortaokulu, sonra da başka bir şehirdeki Anadolu Teknik Lise, Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi ile Atatürk Anadolu Lisesinde... Başka okulları da gördüm... Bütün içtenliğimle söylüyorum üzülerek, benim ortaokuldaki öğrenciliğimin koşullarından daha iyi değillerdi. Şehrimizdeki liselerden birinde piyano olduğunu, bazı kendini bilmezlerin, okulun bodrumuna konulan piyanoyu kırdıklarında öğrendik...
Cumartesi günleri okullar diğer resmi daireler gibi yarım gündü. Ve bizim sinema günlerimizdi. İki film birden gösterilirdi. Gözlerimiz yaşararak çıkardık salondan, ama mutlu, umutlu bir şekilde. İyiler çok acı çekerdi ama sonunda kötüler de cezasını bulurdu. Bazı akşamlar ailemizle birlikte giderdik sinemaya. Ailece gittğimiz için locadan bilet alırdı babam... Yaz sıcaklarında yazlık sinemalar olurdu.Köpeğimiz sinemanın kapısına kadar bizi götürür, çıktığımız zaman da onca kalabalığın arasından bizi bulurdu. Beğendiğimiz filmleri, kitapları birbirimize önerirdik. Anlatırdık, tartışırdık, eleştiridik...
Lisede yapılan şiir dinletileri çok hoşumuza giderdi. Münazara konuları,
günlerce tartışılmaya devam ederdi...
Samsun Eğitim Enstitüsünde iken sık sık şehre gelen tiyatroları izler, konserlerde müzikle coşardık.
Çocukluğumuzda oyuna doymazdık. Saklambaç, yakan top, istop, güzellik mi çirkinlik mi, kiremit devirmece en sevdiğimiz oyunlardı...
Şimdi çocuklara bakıyorum da bizim kadar şanslı olmadıklarını düşünüyorum bu konuda... Test, sınav, kaçamak da olsa bilgisayar ve televizyon... Aile ile çatışma... Çalış oğlum, çalış kızım en çok duyulan iletişim sözcükleri... Yeni sınav sistemi iyice çocuklarımızı çocukluklarından kopardı... Seviye Belirleme Sınavı çıktıktan sonra ilkokul dördüncü ve beşinci sınıflar da dersaneleri doldurmaya başladı... Bir yarış bir yarış ki sormayın gitsin...
Ne için bu yarış, arkadaşlarını geçmek için... Sonra çoğu işsiz kalacak binlerce çocuk... Belki iyi bir ressam, müzisyen, yazar, ozan, sanatçı olabilecek çocukların var olan yeteneklerini görmezden gelerek, geliştirmek için hiç çaba harcamayarak, hatta olmamasını dileyerek onları yetiştirmeye çalışıyoruz...
Bildiğimiz halde neden yapmıyoruz bunu? Çünkü yine biliyoruz ki bu ülkede işsizlik var, sanata, sanatçıya değer verilmiyor. Tiyatrolarımız birer birer kapanıyor.Sanatçı diye geçinenler televizyonlarda daha çok izleniyor. Şok şok şok dedikten sonra kim kimle nerede sorularıyla meraklar kamçılanıyor. Sayıları çok olmayan bazı kendini bilmezlerin yaptığı çirkinlikler sanatmış gibi, çağdaşlıkmış gibi halkın önüne sürülüyor. Halkımız da hem bunları izliyor hem de çocuklarının bunlar gibi "çağdaş!" olmasından korkuyor. Burada da bazı çıkar düşkünlerinin eline düşüyor farkına varamadan...
Halkın gerçek sorunları dile getirileceğine türban da türban diyerek zenginliklerine zenginlik, güçlerine güç katıyor bazıları. Güzel halkımız ise her geçen gün daha da yoksullaşıyor...
Durum bu... Umut yok mu? İstersek var... "ÖYLE DALMIŞ Kİ YÜZYILLAR SÜREN UYKUSUNA, UYANDIRMAZSAN UYANACAK DEĞİL!"
Uyanalım, Uyandıralım...
8 Kasım 2007 Perşembe
SONUNA KADAR SAVAŞ
Sevgili Günlüğüm,
Dün dersanedeydim. S.......Hanım, A.......... Hanım ve ben...
Öğretmenler odasında sınav sonuçlarını konuşuyorduk. İçeri genç bir arkadaşımız girdi. Biyoloji öğretmeni , sanırım otuz yaşlarında.
Oldukça da sevimli.Bizi görünce , büyük bir coşkuyla :
" Selam Gençler ! " diye seslenerek yanımıza oturdu. Yüzünde iyi iş yapmış insanların mutlu bir ifadesi vardı...Oysa biz...
Üçümüz de çeşitli okullarda öğretmenlik yaptıktan sonra emekli olmuş, dersaneneye öyle başlamıştık.Yani ikinci baharımızı yaşıyorduk öğretmenliğimizin...Başladık konuşmaya:
"Ne demek istiyorsun, bize yaşlı mı demek istedin ? Ooooo biz...."
Çocuk bin pişman, olur mu öyle şey, ben öyle şey söyler miyim? diyip durdu.Bu konuyla epeyce eğlendik. Sonunda "Biz yetmişinde ne gençler gördük, on sekiz yaşında da yaşlılar..."dedik. Arkasından da " Önemli olan "Genç düşünceli " olmak diye de ekledik...Odaya gelen diğer arkadaşlar da eğlencemize katıldı.
Aslında şaka yapmak istemişti genç arkadaşımız...Şakaydı gerçekten.
Ama her şakanın altında bir gerçeğin olduğunu da bilecek yaştaydık.
Uzun bir süredir artık ÖĞRETMENLİKLE, mesleğimle vedalaşma zamanımın geldiğini düşünüyordum. Dershaneye de geçiş kolaylığı sağlasın diye başlamıştım zaten...Usul usul, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra.
Kurbağa testini bilirsiniz. Kısaca hatırlatayım.Bilim insanları iki kubağa üzerinde deney yapıyorlarmış. Birini içinde kaynar su olan kazanın içine atmışlar. Kurbağa ani bir refleksle dışarı fırlamış..Bu kez ikinci kurbağayı içinde soğuk su olan kazanın içine bırakmışlar, altını da yakmışlar kazanın. Su yavaş yavaş ısınmaya başlamış , kurbağacık hayatından memnun.Tatlı bir uyuşukluk kurbağadaki...Ve su kaynadığında kurbağa için artık yapacak bir şey kalmamış. Şimdilerde kiminle sohbet etsem bu yıl son, artık bırakacağım, diyorum. Kendimi
bu düşünceye alıştırmak istiyorum. İstiyorum diyorum çünkü henüz hazır değilim. Yıl sonuna kadar zamanım var..Alışırım, alışıyorum, alışacağım. "Doymadım doyamadım ... Sevmelere seni ben...Kimseyi koyamadım yerine...
Geçenlerde tesadüfen açtığım bir TV.kanalında film vardı.Başlayalı epey olmuştu sanırım.Ancak ilgimi çekti.Anladığım kadarıyla, beş erkek arkadaş ,içlerinden biri evlenmek üzere... Bekarlığa veda partisi yapmak isterken bir kadının ölümüne sebep oluyorlar. Suçluluk psikolojisi içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Tabi ki olmuyor, sonunda birbirlerini yiyorlar.Bu arada gelin hanım da azimli, "Ne olursa olsun o gelinliği giyeceğim!" diyor da başka bir şey demiyor. Gerçekten de giyiyor ama ne pahasına. Son sahne traji- komik bir şekilde tamamlanıyor.
Ne ilgisi var demeyin. Bu filmi benim için izlenir kılan bir cümleydi...
Arkadaşı gidip teslim olmak istiyor,tüm yaşamı bu suçun ezikliği içinde perişan.Ailesiyle ilişkilerini düzenlemekte zorlanıyor.Saklayamıyor,İki yüzlü davranmaktan sıkılıyor. Onun bu sıkıntılarını dinleyen karşısındaki arkadaşı: "KİŞİLİKLİ OL , ROL YAP!..." diyiveriyor.
Evet .... Kişilikli ol , rol yap.....Şimdilerde geçerli olan sanırım bu. Yeni başlayanlar daha çabuk uyum sağlıyorlar bu düzene, yaşlılardan da başaranlar var. Ben bu konuda başarısızım. Rol yapamıyorum, rol yapmak da istemiyorum. Özel bir iş yerinde çalışanlar "Kişilikli ol , rol yap!" sözünün ne anlama geldiğini benden iyi bilirler. Ben daha beşinci yılımı tamamlamaya çalışıyorum özel dershanede...
Tabii ki kişilik başka bir şey...Yazımın başındaki genç- yaşlı ilişkisine dönecek olursak....Bence gençler güçlü, dinamik, coşkulu, teknolojiye uyumlu....Eee ne yapalım yaşlıları atalım mı bir kenara ? Hayır, bin kere hayır....Yaşlılar da deneyimli....O zaman yapılacak iş gençlerin gücüyle yaşlıların deneyimini birleştirmek. Başarmak istiyorsak...
Sözlerimi Robert Service 'den aldığım bir şiirle tamamlamak istiyorum.
Gençler ve Genç düşüncelilerin okuması dileğiyle...
"Çölde kaybolup çocuk gibi korktuğunda,
Ve ölüm gözlerinin içine bakınca,
Ve çıban gibi hassas olduğunda Hayle'a göre
Tabancanın tetiğini çekip ... gitmelisin ölmeye.
Ama insanlık kanunu " Sonuna kadar savaş " der.
Ve ölüm engellenir böylece.
Açlık ve kederde kolaydır böbürlenmek,
Asıl zoru ölümle burun buruna gelmek.
Bu oyundan usandın! " İşte şimdi ayıp ettin. "
Gençsin, cesursun ve zekisin.
"Hakkını yediler ! " biliyorum ama sızlanma,
Harekete geç , elinden geleni yap, savaşmaktan kaçma.
Dişini tırnağına takıp çalışırsan gün senindir.
Öyleyse yaşlı bir ördek olma .
Sadece cesaretini topla ; vazgeçmek kolaydır ;
Zor olan başını dik tutmaktır.
Kolaydır yenilgiye ağlamak ve ölmek.
Kolaydır böcek gibi yaşayıp dalkavukluk etmek.
Ama ümit yokken dövüşmek ve dövüşmek
İşte hepsinin en iyisi bu oyundur.
Ve her yorucu yarıştan çıktığında,
Yıkılmış, yenilmiş ve yaralı olsan da,
BİR KERE DAHA DENE, ÖLMEK ÖLESİYE KOLAYDIR.
ASIL ZOR OLAN HAYATTA KALMAKTIR..."
Sevgiyle kalın, dostça yaşayın.....
6 Kasım 2007 Salı
21. BAHARIM
Tam bir bahar havası var Samsun' da.. Deniz, masmavi .Çarşaf gibi...
Her şey sütliman burada.Yurdun bahçesindeki ağaçlar çiçek açmış.Özellikle şeftali ağaçları görülmeye değer...Herhalde bizim bahçemizdeki ağaçlar da öyledir.Ağaçlarımızı özleyeceğim aklıma gelmezdi bir zamanlar.
E...... karşı ranzada ders çalışıyor. N......... da mektup yazıyor.Odamız temiz, huzur verici. Radyomuz pazar olduğu için eğlence programı yayınlıyor, dinliyoruz.
Ben bugün yirmi birinci baharımı yaşıyorum Samsun' da...Mutluyum, huzurluyum. Yalnız özlemim büyüdükçe büyüyor...
"Bahar gelmiş neyleyim , neyleyim baharı yazı, sen olmayınca..." diyor şarkı . Bir başkası : "Sen varsan içerimde , gelen bahar güzeldir..." . Hangisine inansak acaba ?
" Erişir menzil-i maksuduna (amaç) ; aheste(yavaş) giden..." diyerek geçiyorum bu konuyu.
Şu anda radyoda "Elbet bir gün buluşacağız." çalıyor.
Dün cumartesiydi. Dersten çıktıktan sonra çarşıya indim arkadaşlarla. Önce terziye gittik. Oradan pastaneye gidip pasta vb şiparişi verdim. Sonra da Y........ Abilere gittim. Çok iyi insanlar, daha ben söylemeden teybi getirdiler, çalarsınız diye.Bu arada ne lazımsa istememi söylediler. Ben varsa büyük bir çaydanlık, üç de servis tabağı aldım. Y...... Abi bizi yurda getirirken bir kutu pasta da kendisi aldı , benim için.Tabii çok mahçup oldum. Kızları Mücella' yı da bizimle bırakıp gitti.
Akşam etüt salonunda kutladık doğum günümü. Arkadaşlarla çok da eğlendik.Resimler çektirdik. Canım arkadaşlarım bana çok güzel bir oda takımı almış, anlaşılan beni evlendirmeye niyetliler. Artık çeyizim yok , evlenemem diyemeyeceğim. Oda arkadaşlarım da epeyce yoruldu,ev sahibi olduklarını kanıtladılar.Hepsini seviyorum.
Bana güzel bir doğum günü kutlattığınız için hepinize teşekkürler...
KEREM ile ASLI
Bu adam da iyice bozdu Kerem ile Aslı'yla... Nereden de beni Aslı' ya benzetti bilmem ki...
Bugün yine derse geldi, yanımdaki kolçağa güzelce yerleştikten sonra : "Dün Aslı' yı konuşturmuştuk ,bugün kimi konuşturalım ? " diye başladı söze...
Bizim sınıf üç yıldır okulun en yaramaz sınıfı...Uygun ortamı hiç kaçırır mı? " Kerem'i " sesleri yükselmeye başladı.
"İyi güzel ama arkadaşlar Kerem de yok ki....Nerden bulup getirelim Kerem'i... "bir şeyler söyledikten sonra dönüp bana : "Yoksa Kerem , E..............'da mı diye sordu. Şaşırdım kaldım, eyvah ben ne diyeyim şimdi..! Şaşkınlığım fazla uzun sürmedi : "Evet Hocam, E..........'da " diyiverdim.Sınıfı görecektin sevgili günlük, gülüşmeler... konuşmalar.. Kerem şurdaydı, burdaydı tartışmaları...
Derken M...... Bey başladı Kerem ile Aslı öyküsüne...
Kerem' in babası padişahmış. Tek derdi , çocukları olmuyormuş .O zamanlarda bir keşiş varmış , keşişin de aynı derdi varmış. Neyse uzatmadan yazmak istiyorum, Bir gün ikisinin de karısı hamile kalır; ağaçta olan tek elmayı paylaşırlar. Sonra da çocukları olunca birbirleriyle evlendirmek için sözleşirler. Gün tamam olur çocuklar dünyaya gözlerini açar....Keşişin kızı , padişahın oğlu olmuştur.
Zaman geçtikçe keşişin kızı güzelleşerek büyür , dillere destan! Keşiş kızı padişahın oğluna vermekten vazgeçer ; onlar kaçarlar padişah oğlu iz sürer. Sora sora onları bulmaya çalışır. Bir gün , bir bahçede , bir güzel görür ...Tanır ama emin değildir, sorar ?
" Söyle güzel kız sen hangi bahçenin sümbülüsün ?
Kız:
"Isfahanlı babam keşiş , Kerem eyle bırak beni , babam görmesin....
Delikanlı:
"Aslı nedir, söyle bana salıvereyim ...." der.
Kız:
"Kerem eyle bırak beni..."
Delikanlının (Mirza bey gerçek adı) aklına bir şey gelir:
" Benim adım Kerem, seninki de Aslı olacak bundan sonra. Birbirimizi böyle çağıracağız. " der. Başlar sazıyla türkü söylemeye:
" Keşişin bahçesinde bir güzel gördüm
Aklımı başımdan aldı ne çare
Taramış zülfünü dökmüş yüzüne
Serimi sevdaya çaldı ne çare "
Tabii keşiş de duymuş türküyü... Tekrar kaçıp kavalamaca başlamış. Aslı' nın annesi dişçiymiş. K erem Aslı 'yı görme uğruna 32 dişini de çektirmiş.Uzatmayalım, keşiş bakmış kurtuluş yok , tamam demiş sizi evlendireceğim, yalnız bir koşulum var. Evlendiğiniz gün benim diktirteceğim elbiseyi giyecek Aslı demiş; onlar da kabullenmişler.Düğün dernekten sonra Aslı elbiseyi giymiş , giymiş ama meğer elbise büyülüymüş!.. Olur mu demeyin, masal bu... Kerem düymeleri çözdükçe düymeler kendiliğinden kapanıyormuş...Denemiş... Denemiş...D enemiş.....Yok açamıyor Kerem düymeleri...Bir ahhhhhhh demiş ki ne ah! Ahının ateşinden yanıp kül olmuş.Aslı ağlamış,üzülmüş, günlerce külün başından kalkmamış.Sonra bir gün bu külü eşelerken meğer içinde bir kor parçası kalmışmış, Aslı'nın saçlarını tutuşturmuşmuş....Evet böylece Aslı da yanarak ölmüş. İki sevgilinin külleri kavuşmuş.
Ders çıkışı erkek kardeşimin mektubunu aldım, çok sevindim. Merak etmeye başlamıştım. Yılbaşında birlikte çektirdiğimiz fotografı göndermiş ; güzel çıkmadığımız için yırtmamı istemiş.Hiç yırtar mıyım canım kardeşimle birlikteyiz resimde. Ankara' da gittiğimiz fotoğrafçıyı anımsadım birden.Ne nemrut adamdı o öyle... Bize kuşkulu kuşkulu baktı ...Çok da suratsızdı. Kardeş olduğumuza inanmamış gibi davrandı .Sana ne be adam! Kim olursak olalım ,sen işini doğru yap.Çektiğin resme bak ?! Bir de resmi ortadan kesilecek şekilde ayarlamış ,resmin arkasını da çizgiyle ayırmış. Çok kızdım şimdi, kardeşimle de benzeriz ...Kafasındaki örümceklerden kurtulsa bakacak ve görecek...Bence sen başka iş yap. Çünkü fotograf da bir sanat, estetik ister. Ohhhh rahatladım. Görüyorsun defterim ah demiyorum. Kerem'in başına gelenleri gördük....İyi ama "Sen yanmasan ben yanmasam , nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...." Ne ilgisi var demeyin , fotografçı gibiler için bu şiiri hatırladım Nazım Hikmet'ten...
Şu anda Nilüfer ' in Hatıra Defteri isimli parçası aklıma takıldı. Ne diyordu? Tamam, tamam hatırladım:
"Yine beni benden aldı hatıralar
Yine beni derde saldı hatıralar......'
Ben de hatıralara daldım yine.Ama benimkiler mutluluk veriyor bana. Ailemi; annemi, babamı,ablamı ve canım H.........'imi ve N..........'ımı düşünüyorum.Kim bilir şu an ne yapıyorlardır?
Babam işte, ablam okuldadır. Annem ya güne gitmiştir ya da evdedir .En küçüğümüz H.........'im de ders çalışıyordur sanırım.N........ Ankara'da okuldadır.
Tüm sevdiklerime karşı şu an içim özlemle dolu.Yine de diyorum ki sağ olsunlar da mutlu olsunlar da uzakta olsunlar...
Bursa 'daki arkadaşım Nigül de akdeniz bölgesinde gezideymiş su sıralar.
Bizim yeni yılın ilk günlerinde gezdiğimiz yerleri geziyorlar.Alanya'dan kart göndermiş bugün aldım.
Yarın Doğum Günüm...Sınıf arkadaşlarımı yurda davet ettim birlikte kutlayacağız, bir de oda arkadaşlarımı...Diğer odadakileri çağıramadım, çok kalabalık olunca da bir şeye benzemiyor. E....... ile N....... gizli gizli bir işler çeviriyorlar. Bugün çarşıya gittiler. Ben de geleceğim desem istemezler gitmemi. Hepinizi çok seviyorum. Kendimi çok iyi hissediyorum. Okulu yurdu her şeye rağmen arayacağımı düşünüyorum.
Yemekten bugün çıktık....Yemekler güzel değil, dağıtımda adalet yok... Pahalı bir de...Geçen akşam Mehmet Bey ( yeni yurt müdürü) ile Ş........ Bey (yurdun sahibi) etüt salonunda toplantı düzenlediler. Her odadan bir temsilci seçildi, bizim odadan da ben seçildim. Toplantıya temsilciler katıldı.Aman ne cahil, görgüsüz adam yurt sahibi.Parayla her şeyi satın alacağını sanıyor. Birici sınıflardan bir arkadaş 300 lira yemek parasının pahalı olduğunu söyledi. Gerçekten verilen yemeklere karşın o para fazla...Yurt sahibi şöyle bir kabardı, kasıldı, tüm ihtişamıyla : " Veremeyenler söylesin , ben onların yerine vereyim ." dedi.Benim de tepem attı. Zaten savunma avukatıyım ya ! ..Kimsenin bunu kabul etmeyeceğini, herkesin gururu olduğunu, tavrını beğenmediğimi , zaten yemeklerin de bir şeye benzemediğini ..... Söyledim de söyledim. O anladı mı bilmem ama Mehmet Bey anladı, ne de olsa öğretmen, "Tabii okul bitince ödemek koşuluyla.... " dedi. Yemeklerin düzeleceğini söylediler, bekledik, sözlerinde durmayınca biz de yemekten çıktık.Şimdi yine, kendin pişir kendin ye , yapacağız.
E........ ile N ....... Çarşıdan döndüler ben hala yazıyorum. Bırakayım bari...
"BİR MEKTUP BEKLİYORUM
Bir Mektup Bekliyorum
" Bir mektup bekliyorum,
"Yavrum" diye başlayan,
"Sevgilim " diye biten...
Bir mektup bekliyorum
Dün gelmesi gerekirken
Bugün hala gelmeyen. "
"Maksat bir sevgi uğruna ölmek değil; uğruna ölünecek sevgili bulmaktır... "
Yunus Emre ne güzel söylemiş : " Sevdiğimi demez isem _ Sevmek derdi beni boğar " .Sanırım ben de yazmazsam boğulacağım, bu da söylemenin bir çeşidi.
Şu anda okulda olmam gerekirdi dersimiz boş olmasaydı. Bazen yaramazlık işe yarıyor. İngilizce öğretmenimiz B.....Bey , okuldaki adı Sarı Koç bizden kurtuldu. Gece bölümü açılınca onların dersini aldı. İlk sene dersimize gelen Ü..... Hanıma teklif etmişler ,kabul etmemiş. Haksız da sayılmaz hani... Az mı çekmişti bizden? Biz de bu durumdan şimdilik memnunuz da sınavlarda ne yapacağız onu bilmem...
Bu sabah ilk üç dersimiz Halk Edebiyatı idi. Bayburtlu Zihni 'yi işledik. Bir yandan not tuttum; bir yandan da Erol Toy ' un "İmparator" romanını okudum. İkisini aynı anda yapmak biraz zor ama neylersin ki çok çalışkanım.?
Dördüncü dersimiz Yeni Türk Edebiyatı'ydı.M....... Bey derse geldi " Bugün de Aslı' yı dinleyelim dedi. Konu Çalıkuşu.Biraz kem küm ettikten sonra başladım anlatmaya.Okudun mu romanı sorusu sinirlendirdi beni, iki kez okudum dedim.( Birincisi ortaokulda iken) Bu sefer başladı "kez" sözcüğünü kullanmamla dalga geçmeye...
Aslı hocamızın bana taktığı isim. Gezideyken, Adana'da sordum , neden Aslı diye?...Kerem ile Aslı kitabının kapağındaki Aslı'ya benzetiyormuş beni. Neyse dersi Kerem, Aslı derken bitirdik.
Dün A........'ten kart aldım, doğum günümü kutluyor ; çok sevindim. Mektuplar gecikiyor , PTT grevde.
"Umut da bir mutluluktur ; belki de mutlulukların en büyüğü."
(Samuel Jansın)
"Başkalarını bilen kimse bilgili ; kendini bilen kimse akıllıdır."
(Lao Toze)
Görüşürüz.....
5 Kasım 2007 Pazartesi
HERKES ÖLÜNCEYE DEK YAŞAR
Samsun
Bugün pazar.Dolabımı yerleştirirken günlüğümle göz göze geldik.Bir iki satır karalayayım istedim. Hani benim için çok önemli anılar var da...
En önemlisi mi ?Tabii ki senin gelişin.Çok çok mutlu oldum.Hayatımın mutlu günlerinden üçü...Öyle ki hala onun mutluluğuyla sarhoşum.Tabii sen de bunları bilemezsin ki...Tıpkı senin günde iki kez şehre inip beni boş yere beklemelerini benim bilmediğim gibi.
Salı günü ,yani 26 Martta telgrafını aldım. Ne çok sevindiğimi görmeliydin. Bu nedenle E......... ile N........'a goflet bile ısmarladım. Müjde istediler...
Sonra çarşamba günü Merkez Ortaokulunda ilk dersi dinledik, ikincisi boştu , bahçeye indik arkadaşlarla...Keşke inmeseymişim.Tam o sırada aramışsın telefonla. Şu anda radyoda istekler var ,şansıma tuttum.
"Açık bırak pencereni
Örtme perdeni bu gece
Sana yazdım bu şarkıyı
Rüzgarlar, rüzgarlar getirebilsin
***
Aç artık avuçlarını
Yum gözlerini iyice
Ağlayıp yalvarmak için
Ellerim uzanabilsin."
Evet.......Ne diyorduk.Telefona Sevgili C.........çıkmış. Hemşehrin...Onu seviyorum. Çağırdılar koşa koşa çıktım , yetişemedim. Görüyor musun şu anda ne çalıyor? "Elbet bir gün buluşacağız." Meğer okulları sırayla aramışsın. Mithatpaşa Kız Lisesi ve Namık Kemal Ortaokulundan da arandığım haberleri ulaştırıldı bana. "Ben seni unutmak için sevmedim, gülmen ayrılık demekmiş bilmedim . Bekledim sabah akşam yollarda, ölmek istedim,bir türlü ölmedim. Aşk bu mu ,sevda bu mu, hayat bu mu...Kalp acı ,dünya hüzün gözyaşı dolu. " Kusura bakma günlüğüm... Bir başkayım bu akşam.... Çıkan her şarkı etkiliyor beni. Araya şarkılar girebilir, hazırlıklı ol diye yazıyorum.
Geleceğini biliyordum ; telgrafın gelmişti ,ama zaman belli değildi . Neyse okuldan çıktım doğru PTT' nin yanına geldim, biraz bakındım sen yoktun; çaresiz okula döndüm.
Sonra saat 13.00 sıraları tekrar geldim PTT ' ye . İçerde oturdum . Bekledim, bekledim bekledim......Yok, gelmedin.Sıkıldım kalktım gitmek için . Nasıl olduysa gözüm pencereden dışarı kaydı. Aaaaa o da ne ? Sen de dışarda bekliyordun ,seni gördüm!.. Geldim, tokalaştık, selamlaştık, konuştuk.... konuştuk ..... konuştuk. Tüm biriktirdiklerimizi anlattık. Biraz dolaştık. Biraz dedim ama pek de az değildi hani. İlk kez ikimiz yollarda yan yana birlikte dolaştık. İnanılır gibi değil.Akşam yurda geldiğimde oldukça yorgundum.Tatlı bir yorgunluk...
Perşembe günü 11 ' de Fuar' ın orda buluştuk. E.......'yle N........ da tanışmaya geldiler.Sizleri tanıştırdım. Onlara "Nasılsınız ? " diye sormadığın için biraz bozulmuşlar. Neyse o gün Fuar ' da uzun uzun dolaştık, banklarda oturduk , konuştukça konuştuk. Sen anlattın ben dinledim , ben anlattım sen dinledin...Sonra tekrar yürümeye başladık, birden omzuma güm diye kolun düştü ...Ben de ani bir refleksle tuttuğum gibi aşağı gönderdim... Bunu yapmamalıyız, yeri değil, zamanı değil...Kızdım sana , artık dönmeliyim dedim. Pastanede biraz oturmayı teklıf ettin , peki dedim. Melodi Pastanesine gittik. Saat 17.00 'de yurda geldim. Baktım yemekten sonra herkes sinemaya gitmek için hazırlanıyor, okulu götüreceklermiş. Ben de sinemaya gittim.
Saat 18.00'de film başladı. " Her Devrin Adamı " isimli ödüllü bir film.İngilizce idi ; ben de fazla dikkatimi veremedim, ama yine de beğendim.Erken bitti. Samsun Sinema Severler Derneği getirtmişti filmi. Bizden de giriş ücreti alınmadı. Neyse saat 20.20 sıralarında otobüsle Konak Sinemasının önünden geçerken pencereden seni gördüm; afişlere bakıyordun .Meğer sen de sinemaya gitmişsin o akşam.
Ertesi gün , son günümüzdü... Okuldan sonra Melodi Pastanesine geldim ,biraz bekledim ; sen gelmeyince yanlış anladığımı fark ettim Samsun Fuarının önüne geldim.Gerçekten de orada beklıyordun. Birlikte Sümer Pastanasine gittik. Nedense oradan pek hoşlanmadık, çok az oturduktan sonra kalktık, saat 13.00 ' e kadar sokaklarda yan yana dolaştık. ( Bu şarkı bizim olsun.) : " Bir kere bakanlar unutur derdi,günahı.... Görmez gözünün ufkuna baktıkça sabahı......"
15.30 ' da tekrar Melodi ' de oturduk. Burada sana bir itirafta bulunmak istiyorum. Hani sana hiç vakit geçmiyor diyordum ya , aslında geçmesin istiyordum, üzüldüğümü belli etmemeye çalışıyordum. Ama istesem de istemesem de gidecektin. Nitekim öyle oldu . Akşam durakta dolmuşa beni bindirdiğinde üzüntüden ne diyeceğimi bilememiştim. Dolmuş köşeyi dönünceye, sen gözden kayboluncaya kadar baktım arka camdan....
Ayağını banka dayamış öylece bakıyordun dolmuşun arkasından...
Ertesi gün bir an belki de gitmemiştir diye düşündüm, kendim de inanmadım buna. Dün arkadaşlarla pazara giderken onlara çaktırmadan , Melodi'nin önünden geçmemizi sağladım.İçeri baktım, yoktun yok...
Şimdi mektubunu bekliyorum. Biliyor musun şu PTT ' ye de öyle bir kızıyorum ki......Tam da grev yapacak zamanı buldular....
Ne dersin A........ ? Bu iş senin dediğin gibi iki imzayla mı biter ?Hayırlısı olsun diyelim biz yine de...
HERKES ÖLÜNCEYE DEK YAŞAR
Aha ! ... Şuracığımda yara,
Şuracığımın sızısı durmaz.
Bıkmadım sevmekten, hiç bıkmadım,
Yoruldum biraz.
Görünmez benim ağladığım,
Ben bilir, ben duyarım yüreğimin yasını.
Seven yakınmaz yalnızlığından,
Gönlündekiyle sürdürür yaşantısını.
Kırgın değilim sana , kahretmiyorum da
Bilirim alın yazısı nedir kader ne...
Bilmeli alınyazısının değişmeyeceğini insan,
Boyun eğmeli geleceğine...
İnsan bu ya !...
Kimi dertle, kimi kederle
Kimi saadetle dolup taşar.
Ama bir yerde hepsi de aynı işte ;
Herkes ölünceye dek yaşar.
(Arif Güler)
SEVGİLİ GÜNLÜK
Cumartesi- 20.50
SEVGİLİ GÜNLÜK
Şu anda odada yalnızım.Radyoda dinleyici istekleri var.Şarkıcı coşkuyla:
"
Dane dane benleri var yüzünde
Can alıcı bakışları gözünde...
"
diyor, arkasından da " Dünyada yardan tatlı var'mola... diye sürdürüyor.
Oldukça da coşkulu. Kim bilir belki doğrudur söyledikleri.
Bu akşam Gececi Öğrenciler için çay var. Gitmek istemedi canım.Güya ders çalışacaktım...Ben seninle dertleşiyorum.
Üç hafta uygulamalarla geçti. Bugün son gündü. Öğretmenliğe bayıldım. Yalnız öğrenciliğe dönüş biraz zor gelmeye başladı. Eeeeee ne demişler " El atına binen tez inermiş. " bizimki de öyle oldu. Çaresiz kendi atımıza bineceğimiz günü bekleyeceğiz sabırla.
Sevgili günlüğüm bilsen neler neler oldu bu son hafta da. O buraya geldi biliyor musun? Nasıl mutlu oldum anlatamam. 27-28-29 Mart, çarşamba, perşembe ve cuma.... benim için unutulmaz günler olacak.
Bu sabah uyanınca biraz canım sıkıldı , fakat asıl akşam bu güzel günlerin bitişine üzüldüm, yalnız kalmak istedim.
Sabah Namık Kemal Ortaokulunda ders dinledim, sonra Merkez Ortaokulunda N....... ile buluştuk. E........ Mithatpaşa Kız Lisesindeydi,
onun gelmesini bekledik. Gelince hep birlikte pazara gittik. Sebze, meyve bir de hamsi aldık. Hamsileri E....... temizledi, ne de olsa Karadeniz kızı. Giresunlu. Ben de salata yaptım. N....... masayı hazırladı. Sonra da afiyetle yedik. Ama nedense içime sinmedi.
Yemekten sonra epeyce iş yaptık. Bulaşık,çamaşır,temizlik, banyo...canımız çıktı. Ah anneciğim seni nasıl özlüyorum bir bilsen.Nasıl da uğraşırdın bizler için...
Yurtta da hiç kimse kalmadı neredeyse. Çoğu çaya gitti. E........ de okuldaki sinemaya gitti. "Dönüş " oynuyormuş, Türkan Ş oray'ın.Ben daha önce izlemiştim bu filmi. Gerçi izlemesem de gidecek değildim. Dedim ya bu gece canım bir şey yapmak istemiyor.
T........ babası geldi biraz önce. Ordulu... Yakın olunca böyle oluyor işte. Evdekileri çok özledim. Hepinizi çok seviyorum.
N........odaya geldi, biraz sohbet ettiğimiz için ara vermiştim. Şimdi yine baş başayız. Nerede kalmıştık. Haaaa evet ailemi gerçekten çok özledim. Geleli bir ay oldu...
Yurtta 15 günden beri yemek verilmeye başladı, önce katılmayı düşünmemiştik ama sonradan vazgeçtik bu düşüncemizden. Çok zaman harcıyoruz bu işlerle, dersler de çok yoğun. Bir de tez çalışmaları var. En iyisi katılalım dedik. Bakalım nasıl olacak.
Öğrenciliğim bu yıl bitecek. Sonra......sonrasını bilemiyorum. Yalnız her insan gibi mutlu olmak, mutlu etmek istiyorum... Şu anda çok mutluyum , devamını diliyorum. Tabii benimle birlikte tüm sevdiklerimin de mutluluğunu istiyorum. Zaten öyle olmazsa , mutlu bile olsam, eksik bir yanı kalır.
Şimdi sonlarken tüm insanların iyiden, güzelden,doğrudan yana olan rüyalarının gerçek olmasını diliyorum.
31 Ekim 2007 Çarşamba
DÖNÜŞ
Aşkımızın, sevgimizin üstünden
Sene geçti, mevsim geçti, ay geçti
Ne birleştik ne ayrıldık
Biz senle.....
Evet A......., senin de dediğin gibi koskoca bir yıl, 365 gün geçti, tanışalı.
Bu uzun süre içinde kaç kez görüşebildik....İki elin parmakları kadar bile değil....Ama mektuplarla buluştuk bir anlamda...
Bu şubat tatilinde ,18 Şubatta birkaç saat konuşabildik. Son kez de 22 Şubatta çok ama çok kısa oldu, hatırlıyorsun değil mi?
Ve yine ayrılıklar,özlemler... Bakalım nereye kadar..
Şubat tatilinden bugün döndüm. Biraz önce senin mektuplarını sırayla okudum.Şimdi uyuyacağım.
30 Ekim 2007 Salı
YARIN BAŞKA BİR GÜNDÜR
Bugün 29 Ocak, Salı, yurttayım.Önce Ahmet Hamdi Tanpınar' ın Bursa'da Zaman' ını bitirdim . Beş Şehir adlı eserinden. Oh dedim. Ne zamandır elimdeydi.Şindi de Reşat Nuri Güntekin'in "Değirmen " inine başlayacağım fakat başaramadım. Yattım, kalktım , tekrar yattım yine kalktım.Bu yıl yurt odasının pek tadı yok. Oda bir hayli kalabalık. Gülüşmeler, bağırarak konuşmalar, radyonun rahatsız edecek şekilde açılmış sesi....Uyarsam daha kötü olacak. Arkadaşın misafirleri... Hiç saygı kalmamış.Odada uyuyan biri mi var umurlarında değil...Ah o konuşmalar bu kadar bayağı, seviyesiz şeyleri de nerden buluyorlar ki..
İnsan üzülüyor.Bazıları aile baskısından uzaklaşınca iyice şaşırıyor.Biraz da yetişme koşulları galiba..
Neyse onları kendi hallerine bırakıyorum.İyi ki üst ranzadayım. Nerede kalmıştık. Ha.... Evet yarın evime yuvama dönüyorum.Dört ay dile kolay, dört ay oldu görüşmeyeli. Özledim, çok özledim hepsini.
Yarın akşam 21.00 'de M......... ile Ankara'ya gideceğiz. Kardeşimle terminalde buluşacağız. Birlikte gara gideceğiz. Saat 7.15'de kalkan Van Gölü Ekspresine bineceğiz.Ver elini E....... .Kısmetse sabah 6 veya 7'de oradayız.
Ne diyorduk.? Evime aileme kavuşacağım için çok seviçliyim. Fakat isimlendirmek istemediğim sıkıntılarım da var.Sebebi tabii ki O...
Tatil 24 gün... Aynı şehirdeyiz. Görüşmek bir dert, görüşmemek ayrı bir dert .Rahatım huzurum kaçtı.Bakalım ne olacak...Çok tedirginim
6 Şubatta tam bir yıl olacak . Toplam ne kadar görebildik birbirimizi..
Çok karışık bir durumdayım.
Yarın ola hayrola....Yeni ufuklara doğru yarın yelken açacağız.Yarınlar bizim. Yarın başka birgündür......Ne olacağını yaşayıp göreceğiz... Şimdilik elveda sevgili günlüğüm. Dönüşte sana anlatırım ...
KARACAOĞLAN
Dün gece okulun spor salonunda Karacaoğlan'ı anma gecesi düzenledik.
Çok güzel oldu, çok beğeni topladı.Çok da alkış aldık...Yorgunluklarımıza değdi.F.........., Karacaoğlanı canlandırdı,
ben de GELİNİ...
O şiirlerden birkaç örnek yazmak istiyorum, günlüğüme... Suya giden allı gelin
Niçin böyle salınırsın
Gelin bir su ver içeyim
Gelin kimin gelinisin
Su değildir senin derdin
Görmek ise yeter gördün
Oğlan burda çokca durdun
Ağam gelir dövülürsün
Dövülürsem dövüleyim
Sövülürsem sövüleyim
Gelin sana kul olayım
Ölürüm kanlım olursun
Yaylalara göçmedin mi
Soğuk sular içmedin mi
Güzel görüp geçmedin mi
Beni görüp delirirsin
Türlü yaylayı görünce
Soğuk suları içince
Kocayıp vaktin geçince
Taşlar alır dövünürsün
Evlerinin önü solgan
Ağamı görünce korkan
Telli perçemlisin oğlan
Ne dedim ki darılırsın
Karac'oğlan sana vurgun
Döşlerin almadan dolgun
Sevindirdin beni bugün
İnşallah cennet görürsün.
KORO Türkülerimizin de birer dörtlüğünü yazayım:
Bir daracık yerim de yok
Oturup derdim dökecek
Bir münasip yarim de yok."
**************
"Kadir Mevlam senden bir dileğim var
Muhannes kuluna muhtaç eyleme
Cennet-i alayı nasip et bana
Sırat köprüsünden yolum bağlama"
***********
"Ela gözlerini sevdiğim dilber
Ben güzel görmedim senden ziyade
Bilmem huri misin göklerden inen
Bugün güzelliğin dünden ziyade "
************
"Gel gönül gurbete gitme
Ya gelinir ya gelinmez
Her güzele meyil verme
Ya sevilir ya sevilmez"
********
"Güzel ne güzel olmuşsun
Görülmeyi görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi."
YENİ YIL - 1974- AKDENİZ
Evet.....Bir yılı daha geride bıraktık. Düşünüyorum da neler değişmedi geçen yılla birlikte.Beni hem mutlu eden bir o kadar da üzülmeme sebep olan Ayşe sensin..
Radyoda "Madem küstün, dargındın niye geldin ağladın; rıhtımda boynu bükük bana mendil salladın..." diyerek sitem ediyor sevdiğine sanatçı.
Ayşe ile tanışalı 6 Şubatta bir yıl olacak.Gittiğimde onunla belki de hiç görüşmeyeceğiz.İyice yalpalamaya başladım. Bir gün öyle bir gün şöyle diyorum onunla ilgili kendime.Bazen mektup yazıp her şeyi bitirmek istiyorum. Bir yandan da sabırsızlıkla mektubunu bekliyorum.Kendimi tanıyamaz oldum. Bu hal pek normal değil ama hadi hayırlısı. En iyisi zamana bırakmak...Zaman en iyi ilaçmış...
1974 Yılına çok hareketli girdim.Saat tam 24 'te otobüsteydik.
Akdeniz gezisine çıkmıştık...31 Aralık 1973'te Samsun'dan hareket ettik.Adana, Mersin,Silifke,Anamur,Alanya, Antalya ve son olarak da Isparta... Gezdiğimiz yerler.
Antalya'da Sevgili Fatoş ve arkadaşı Apo bizi karşıladı.Sayelerinde çok güzel gezdik.Teşekkürler Fatoş. Seni çok seviyorum.
Daha sonra 4 Ocakta İsparta'ya güller diyarına geldik.Geldik ama bizi güllerle karşılayan olmadı. Otobüsten inerken bu kadar genç kızı bir arada gören gençlerin attığı , adını şimdi hatırlayamadığım,ama acısını bacağımda hala hissettiğim sapan gibi bir şeyle tenimize batan tellerle karşılandık.( civ mi ne atılan)
İsparta'ya Eski Türk Edebiyatı hocamızı ziyarete gedik.Hocamız bizden ayrıldı, tayini buraya çıkmış. Bizleri çok güzel ağırladı.İnanılacak gibi değil ama onu özlemişim, ayrılırken hüzünlendim bile diyebilirim.Şu insanları anlamak galiba uzmanların işi, ben kendimi çözemedim daha...Belki de alıştıklarımızı arıyoruz bazen.
Daha sonra Ankara'ya geldik.Arkadaşlar saat 24'te Samsun'a hareket ettiler.Ben Ankara'da teyzemlerde kaldım.Ocağın yedisinde kardeşimle gezdik.Sinemaya gittik.Birlikte resim çektirdik.7 Ocak saat 16.00 'da Samsun'a hareket ettim.O geceyi okulda geçirdim.Ertesi gün derse girdik.Böylece monotun yaşantımıza kaldığımız yerden başlamış olduk.
Şubat tatiline de bir şey kalmadı.Ailemi çok özledim. Hepsini çok seviyorum. Yeni Yıl mutluluk getirsin herkese....
II . ADAM- İNÖNÜ
İNÖNÜ'YÜ KAYBETTİK Devletimizin kurucularından ,Atatürk'ün silah arkadaşı, milli kahraman
eski Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'yü 25 Aralık 1973 tarihinde kaybettik...Geçirdiği kalp krizini yenemeyerek aramızdan ayrıldı.
Milli Mücadele kahramanı, eski Cumhurbaşkanı , Tabii Senatör İsmet İnönü bugün büyük bir törenle Anıt Kabir' de Atatürk 'ün yattığı yerin tam karşısında sütunlu bölümde toprağa verildi.
Bugün saat 9.30 sıraları okulumuz spor salonunda biz de anma toplantısı düzenledik. Gün boyu radyodan, Ankara' da yapılan törenin ayrıntıları dinlettirildi bizlere.
İnönü , 24 Eylül 1884 tarihinde İzmir'de doğmuş.Babası Malatyalı Hacı Reşit Bey, annesi Müderris Hasan Efendinin kızı Cevriye Temelli'dir.İnönü' nün göbek adı Mustafa imiş.
1900' de ORDUDA
1923'te BAŞBAKAN
1938' de CUMHURBAŞKANI
1950'de MUHALEFET
1972'de CHP'den KOPUŞ
1973.......
Tarihimizin bir altın yaprağı çevrilip kapandı. Bir anıt insanı toprağa verdik.Biliyorduk yaşlıydı, hastaydı, o cılız vücut o muazzam beyni güçlükle taşıyordu.Yine de ölümünü düşünemiyorduk. Devletimizin bir güvencesiydi.Dünyaya da bir ışıktı.
Tesellimiz O'nun gittikçe daha iyi anlaşılacağı ve anlaşıldıkça daha fazla sevileceğidir.....
" BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN
Kabrime çiçek getirenlere gülerim;
Gafil kişilermiş şu insanlar vesselam;
Bilmezler ki bu kabirle yoktur alakam:
Ben o çiçeklerdeyim, ben o çiçeklerdeyim....."
(Cahit Sıtkı )
KAYIPLARIMIZ
1973'ün Edebiyat Cenazeleri gittikçe çoğalıyor.
Sabahattin Eyüboğlu, Kemal Tahir, Tahir Alango, Selahattin Batu, Fikret Adil, Şükufe Nihal, Halikarnas Balıkçısı diye düşünürken Faruk Nafiz Çamlıbel'i de kaybettik.
" Ani bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım
Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım. "
VE
Han Duvarları' dan:
" On yıl var ayrıyım Kına Dağı' ndan
Baba ocağından , yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben
Gönlümü çekse de yarin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum, bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben
Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslımı el almış, haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben
Arabamız tutarken Erciyes'in yolınu :
"Hancı, dedim , bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu? "
Gözleri uzun uzun burkulu kaldı bende ;
Dedi :
_ Hana sağ indi , ölü çıktı geçende !
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti....
Evet bir yıldız daha kayıp gitti aramızdan...Ama eserleriyle yaşayacak sonsuza değin , diğerleri gibi....
Sınıf arkadaşım sevgili N..........Kasım ayı başlarında ona mektup yazmayı planlıyordu. Olanak bulursak ziyaretine de gitmek istiyorduk. Olmadı...
8 Kasım 1973' te aramızdan ayrıldı...Yazık.
AYIP BU YAPTIĞIM
Bugün oldukça canım sıkılıyor.Biraz önce çarşıdan geldik. M......yatakhaneye gitti. Çamaşır yıkayacakmış. Ben de yurda geldim. Şimdi yatağımın üzerinde bu satırları karalıyorum.
Odada yalnızım. Radyoda İngilizce dil dersi var. Birazdan roman okuyacağım.
A............'e mektup yazsam iyi olurdu ya biraz daha bekleyeyim bakalım nasıl olacak. Mektubunu yazalı bugün tam 20. gün oldu. Hala cevabını yazmadım. Amacım onu denemek. Pek iyi etmedim ama mademki bekledim bir iki gün daha bekleyeyim. Acaba ne düşünüyor? Çok kararsızım. Her şeye bu sıra çok üzülüyorum. Hayırlısı artık.
Tez olarak Dadaloğlu' nu aldım. Halk Edebiyatı dersinden. Henüz başlayamadım...
"ULUSUN TÜRKÜSÜ"
Saat: 21.15
Şu anda yatağımda oturuyorum. radyoda bu parça çalıyor... Bir yandan şarkıyı dinlerken bir yandan da " Ulusun Türküsü " isimli yapıtı incelemeye çalışıyorum. Bugün Zafer Sinemasında oyunu izledim.Çok da beğendim. İlgiyle izledim. Savunulan düşünceler bana göre doğru ve güzel. Fakat beğenmediğim yönleri de oldu. Tiyatro çıkışında kitap olarak şatışa çıkardıklarını görünce kitabı da aldım. Okudum...
Evet kitap bilime önem veriyor. Çok iyi. Biz de bilimi savunuyoruz. En gerçek yol gösterici bilimdir, diyoruz Atamız gibi. Bunun yanında gelenek , göreneklerimiz; manevi değerlerimize de saygılı olmalıyız. On ları da hepten yok sayamayız ki...
Bir evlat ne kadar başarılı olursa olsun evlattır. Babası da baba...
Eserde oğlu odaya girince babası ayağa kalkıyor ve:
" Baba olmak başka , genç olmak başka... Biz bilime ayağa kalkarız, senin bilimin bizden öte olduğundan ayağa kalkarız; baban olduğumuz için bundan kıvanç duyarız..." diyor. Bilimin önemini vurgulamak istemiş ama beni rahatsız etti.
Bugünler A.........'i sık sık düşünmek istiyorum. Her seferinde büyük bir yorgunluk, karamsarlık kaplıyor her yanımı...Bilmem neden zaman zaman pişmanlık duyuyorum. Kuşkulanıyorum. Kesin olarak inansaydım belki böyle olmazdı. Kim bilir? Acaba gerçekten seviyor muyum onu? Bu düşünce zaman zaman aklıma takılıyor. Mektubu gelirse belki düzelir. Daha bir hafta var mektubun gelmesine...Ya o ne düşünüyor şu anda?
KASIM 1973
EYVAH
Bu sabah uyanır uyanmaz ablamın mektubu geldi aklıma...Yataktan kalkmak istemedim.Çok üzgünüm.
Ahh ablacığım böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. En azından bu şekilde öğrenmenizi...
Dün ablamın mektubu geldi. Her zamanki gibi sevinçle açtım.İçinden bir mektup daha çıkmaz mı? İkinci mektup Ü......'mdendi. Çok sevindim.
Samsun'a gelir gelmez hemen ona mektup yazmıştım, çünkü daha önce yazdığım mektubun cevabını alamamıştım. Babası hastaydı. Çok merak ediyordum durumunu. Meğer o yazdığı mektubu E.........' a göndermiş. Mektup ben ayrıldıktan sonra oraya gitmiş. Erkek kardeşim de yeni bir zarfa koyup göndermek için açmış zarfı...Babasının hastalığını o da merak ettiği için mektuba bakmak istemiş....İşte bütün kıyamette ondan sonra kopmuş...."Kim bu Ayşe ? "diye tutturmuş... Ablam ikna etmeye çalışmış ,arkadaşlarıdır, şakalaşıyorlardır , diye ama pek yararı olmamış.
Ah ablacığım, inan ben de çok üzüldüm. Sizleri üzdüğüm için üzüldüm. Böyle bir şeye ben sebep olduğum için üzüldüm. Özür dilerim. Ü........... de bilse ne çok üzülür.
29 Ekim 2007 Pazartesi
YENİ GÜNLÜĞÜM
Yitip gitmede olan günlerin ardından bir an durup geçmiş anılara , ılık ılık yaşantıların yer ettiği yerlere bakıvermek az şey değildir saanırım.
Bu düşünce ile öğrenim hayatımın son yılında böyle bir defter tutmaya karar verdim. Ne denli başarılı ve yararlı olacağını zaman gösterecek. Dileğim bunun olumlu bir yönde gelişmesi ve yıllar sonra bu defteri açtığımda tüm rüyalarımın gerçekleştiğini görmek.... Kim bilir ilerde bir roman yazarım ve kaynağı da bu defter olur.
"Ama zaman , bu tereddütlerin, bu şüphelerin üstünden durmaksızın akıp gidiyordu. Yıllar bir selin dalgaları gibi birbirini kovalayarak, birbiri ardı sıra inip çıkarak ve kıyılarda ne bulursa alıp sürükleyerek başdöndürücü bir hızla, bilinmeyen bir yere doğru atılıyordu.
Bilinmeyen bir yere... Baş döndürücü bir hızla..."
( Yakup Kadri Karaosmanoğlu_ Ankara )
Bugün Ekim ayının on dokuzuncu günü... Sınıftayım. Hocamız kürsüde ders anlatıyor ama hiç dinlemeye niyetim yok... Arkadaşlar not tutuyor ,onlardan alırım sonra. Sıram sınıfın en arkasında, pencere kenerında.Dışarıyı rahatça görebiliyorum.Kulağıma rüzgarın uğultusu geliyor.Denizin küçük bir bölümünü görebiliyorum oturduğum yerden. Dalgalı..Beyaz köpükler oluşturmuş. Saat 11.30. Uzaktan ezan sesi buraya ulaşıyor. Eski Türk Edebiyatı Hocası olsaydı susar, dersi bırakır , ezanın bitmesini beklerdi...Karnım da acıktı. Neyse şurada ramazanın bitmesine de bir şey kalmadı. Bugün üçüncü hafta oluyor. Şöyle böyle bir hafta kaldı bayrama. Hiç olmazsa bayramda evimde olmayı çok isterdim.
Düşünüyorum da bu Samsun'daki üçüncü yılım..İki yıl nasıl geçti bilemiyorum. Bir yığın acı tatlı anı... Ben tatlılarını hatırlamak istiyorum...
Bu yıl Cumhuriyetin kuruluşunun 50. yılı.. Çok büyük hazırlıklar yapıldı.Ben de bu yılda bir roman yazmak isterdim ama nerde? Ben kim ,roman yazmak kim? Tatilde yazmaya yeltendim de bir şeye benzemedi. Öylece duruyor.
Bu yıl Türkçe Öğretmeni olacağım. Daha 20 yaşındayım. Roman yazmayı çok istiyorum. Ama bu yıl beni yoğun bir çalışma bekliyor. Kendimi öğretmenliğe hazırlamam gerekiyor. Diğer taraftan tez çalışmalarım da var.Henüz hangi konuyu seçeceğimi belirleyemedim.Artık bayramda bakarım. Çoğu konu önceden seçilmiş. Bu yılın sonuna kadar bitirmem gerekiyor. Sınavlardan önce teslim etmemiz gerekiyor.
Dün şehre inmiştim. Bayram için kartpostal aldım. A......... için alırken özellikle çok dikkat ettim. Zil çaldı, öğlen tatili ama oruçlu olduğum için yurda gitmeyeceğim. Yakup Kadri' nin Yaban romanını okuyacağım.
On dakikadır okumaya çalışıyorum ama boşuna. Her satırda sanki A.....yazılı. Bir an için aklımdan çıkmıyor. Artık kesin olarak biliyorum, onu çok sevdiğimi.Fena tutulmuşum. Şubat tatilinde tanışmıştık.Bir anda aşık olmuştuk. O andan sonra sık sık şüpheye düşüyordum. Ya yanılıyorsam, ya gerçekten sevmiyorsam, bu kadar kısa sürede aşık mı olunurmuş diye... Haksız da sayılmazdım hani!
Çok ani oldu...Hiç beklemediğim bir anda onunla karşılaştık. Ancak iki kez konuştuk, üç sefer de birbirimizi uzaktan gördük. Tatil bitti ve ben okula döndüm... Hepsi hepsi bu kadar. Ama ilk kez böyle bir duyguyla tanışıyordum.Pek çok kez teKlifler olmuştu. Burada ortam çok uygundu, ama değil arkadaşlığı kabul etmek , aklımın ucundan bile geçirmiyordum!
Şairin biri ilk sevgi için: "Geçse de hayatın en güzel çağı , başkadır ilk sevgi ilk göz ağrısı..." demiş. Gerçekten öyle... Bu konuda daha pek çok kişi pek çok şey söylemiş. Boşuna mı?
Şu anda A..........ile ilk karşılaşmamız geldi aklıma....
CUMHURİYETİMİZ 84 YAŞINDA
Ey Türk Gençliği!
Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur. Bu temel senin en değerli hazinendir.
Gelecek de dahi seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek iç ve dış düşmanların olacaktır.
Bir gün gelecek ve bağımsızlığını savunmak zorunda kalırsan göreve başlamak için içinde bulunacağın durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin.
Bu olanak ve koşullar hiç de uygun olmayabilir.
Gelecek ve bağımsızlğını yok etmek isteyecek düşmanlar , bütün dünyada örneği görülmemiş bir yenginin temsilcileri olabilirler.
Zorla ve hileyle aziz vatanın bütün kaleleri ele geçirilmiş, bütün gemi yapım yerlerine girilmiş , bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi doğrudan doğruya ele geçirilmiş olabilir.
Bütün bu koşullardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere memleketin içinde yönetime sahip olanlar, gaflet( aymazlık) ve dalalet ( doğru yoldan ayrılma) ve hatta hıyanet (vatan hainliği) içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını, düşmanlarımızın siyasi emelleriyle birleştirebilirler.
Millet yoksulluk ve sıkıntı içine düşürülmüş olabilir.
Ey Türk geleceğinin evladı ! İşte , bu durum ve koşullarda bile görevin ; Türk Bağımsızlığını ve Cumhuriyetini KURTARMAKTIR.!
Muhtaç olduğun güç damarlarındaki soylu kanda bulunmaktadır.
Vatan toprakları işgal altındaydı...Düşmanlarımız orduları ve donanmalarıyla topraklarımızı dört bir yandan kuşatmıştı. Halkımız, savaş yorgunluğu ve tükenmişliği içindeydi. Osmanlı Devleti , çoktan kendini yabancılara teslim etmişti.Padişah ve hükümet işgal güçlerinin buyruğu altındaydı.Bu duruma direnenlerin elinde ne silah, ne cephane,ne de aralarında inanç ve amaç birliği vardı.
İşte bu koşullar altında, Büyük Önder,Yiğit Asker Mustafa Kemal Atatürk ,İstanbul önlerine demirlemiş olan , yabancıların savaş gemilerini göstererek ,"GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER ! "demiştir.
Bugün Atatürk' ün ilke ve devrimleri , iç ve dış düşmanların tehdidi altındadır. Serv anlaşmasının maddelerine döndürülmek isteniyoruz. Yeni haritalar ortalıkta dolaştırılıyor. BOP ve GOP diye vurgulanan geniş kapsamlı öngörüler dile getiriliyor.
BOP ( Büyük Ortadoğu Projesi), "11 Eylül Komisyonu " nun hazırladığı GOP ( Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ) ile birlikte ele alındığında Türkiye'ye "Ilımlı İslam Devleti "rolünün biçilmesinin nedenleri daha iyi anlaşılabilir.Ortak yürüyüş hedefleniyor.
Şimdiye dek bu ortak yürüyüşte görülen aksamalar biliniyor; Meşhur "Tezkere olayı ", Hamas' a yaklaşma girişimi, son olarak Tahran'la işbirliği girişimi, ABD de kuşku yaratsa da, Ilımlı İslam Devleti' ne doğru yürüyüş demokratik görünüş altında sürüyor.
" Tehlikenin Farkındayız."
- Amerikan Temsilciler Meclisi' nde sözde Ermeni soykırımına ilişkin kararın çıkma olasılığı;
- PKK' nin hemen genel seçim sonrasında yükselen terör eylemleri.
- Amerikan işgali ve koruması altındaki Kuzey Irak'ın , Türkiye için tam bir tehlike ve tehdit oluşturması,
- PKK'nin son haftalardaki üst üste saldırıları ve cinayetleriyle birlikte Meclis' teki DTP'nin etnikçi teröristlere sahip çıkan tutumu;
- Türk Silahlı Kuvvetleri'nin PKK'ye karşı hareket olanaklarının uzun süredir kısıtlanmış olması.....
Bunlar ve başkaları...Evet Tehlikenin farkındayız..Türk halkı da yavaş yavaş da olsa , biraz geç de olsa tehlikeyi farketmeye başladı. Tüm kentlerde tepkiler meydanlara taşındı. Bayrak bayrak yollara dizildi.Kurduğun Türkiye Cumhuriyeti öyle sağlam temeller üzerine oturtulmuş ki içten ve dıştan bu kadar zorlanmasına karşın dimdik ayakta. Bugün Cumhuriyetimizin 84. yılını kutluyoruz. Coşkuyla kutluyoruz; teröre kurban verdiğimiz evlatlarımızın acısını yüreğimizin derinliklerinde taşıyarak kutluyoruz...
Herkes bilmeli , sağır sultanlar duymalı:
" Ne senden geçeriz ATAM; ne senin ESERİNDEN..."
Aysema
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......