Masak: Mali İşleri Araştırma Kurulu...
Adı üstünde, soracak soruşturacak, araştıracak, bilgiye ulaşacak, toplumu doğru bilgilendirecek.
Hangi alanda? Mali alanda, yani akçeli işlerde...
12 Eylül 1980:
Çalkantılı tarihimizin dönüm noktalarından biriydi. Öncesinde ülke kan gölüne dönmüştü, döndürülmüştü.
Emir komuta zinciri altında, "Amerika'nın bizim çocuklar" dediği beş general, yönetime el koyduğunu açıkladı. Sıkı yönetim ilan edildi, halk derin bir nefes aldı. 1982 yılında yeni Anayasa yapıldı. Benim "Hayır" diye oy verdiğim Anayasa % 92 "Evet" oyuyla kabul edildi halkımız tarafından. Bu arada Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildi...
Daha sonrasında Turgut Özal dört eğilimi birleştirdim diyerek Başbakan oldu.
Acılar bitti mi? Ne gezer. Sıkıyönetim mahkemeleriyle gencecik fidanlar acımasızca kırıldı, ölümler, işkenceler tarihin kanlı sayfalarındaki yerini aldı. 24 Ocak1980'de Özal'ın hazırladığı kararlar darbecilerin desteğiyle rahatça uygulandı. Serbest piyasa ekonomisiyle halk ve emekçiler ezildi, yeni türedi zenginler yaratıldı. Faiz patladı. Bankerler, bankalar halkın üç kuruşluk birikintisini bile iç etti.Türk parasının değeri düşürüldü.
"Benim memurum işini bilir!", "Ben zenginleri severim!" sözleriyle hırsızlık, arsızlık, dolandırıcılık, rüşvetle de olsa ,zenginlik, yüce değer olarak camiden çıkmayan müslüman Başbakan Özal tarafından topluma şırınga edildi. "Star" Televizyonu o dönemde yasa dışı yayına başladı. Rahmetli Özal'ın oğlu Ahmet Özal da televizyona ortak oldu. Daha neler neler...
Geldik bu güne... Her alanda yolsuzluk, rüşvet, dolandırıcılık söylentileri kulaktan kulağa anlatılıyor. "Asrın Davası" da denilen halkın paralarını din kisvesi altında dolandırdığı Alman mahkemeleri tarafından belgelerle kanıtlanan "Deniz Feneri" nin Türkiye'deki uzantılarının yargılanması davası galiba sürüyor. Davadan el çektirilen, suçlu diye topluma sunulan Cumhuriyet savcıları aklandı; ama görevlerine devam edemediler. Belki bir gün bu davanın sonucunu da görürüz.
Bu dönemde de bazı kişilerin çok çok zengin olduğu dedikoduları bazı gazete manşetlerini ve sosyal medyayı süslemeye devam ediyor.Toki, gemicik,İsviçre bankalarındaki hesaplar... Halk yine yoksul, yine eziliyor, yine işsiz... Yardıma muhtaç, borçlu yaşayıp gidiyor. Korka korka, gizli gizli konuşuyor bütün bu dedikoduları. Ağız torba değil ki büzesin...
Aslında bütün bunları yazmama neden başlıkta da belirttiğim MASAK'ın hazılayıp medyaya da servis ettiği rapor(!)..
Hani 'Yiğidi öldür, ama hakkını yeme.' der atalarımız. Şimdi (güya) 12 Eylül yargılanıyor ya, mal varlıklarını araştırma görevi de Mali İşleri Araştırma birimine (MASAK)verilmiş. Onlar da titiz çalışmalar(!) sonucunda rapor hazırlamışlar. Tüm televizyon kanallarımızda, gazetelerimizde ,kınayan yorumlarla, halka duyuruldu. (BAKINIZ)
Sonra ne mi oldu? Paşaların suçlanan yakınları belgeleriyle ortaya çıkıp korkunç yanlışı gözümüzün içine soktular. Ben çok utandım kendi adıma. Çünkü eşime, "Ooo şunların yaptığına bak, eski gelinlerine bile..." diye başlayan cümleler kurdum. Kim bilir kaç kişi küfür etmiştir duyurulan mal varlıklarıyla ilgili bu kişilere...
Oysa 169 yazlık dairesi var denilen kişinin, bir tane yazlığı var ve onun da numarası 16/9... 16/9 olmuş mu 169 sehven!
"28 Blok üzerine 242 dairesi var!" dedikleri kişinin askeri lojman olan burada bir tek dairesi olduğu ortaya çıkıyor. "Sehven" öyle demiş MASAK görevlileri!..
Diğerlerinde de sehvenlikler aynı karalamalarla dolu.
Daha önce de "sehven" telefona yüklemeler yapılmıştı polisler tarafından hatırlarsınız. Mehmet Ali Çelebi, gözaltına alınınca telefonu alınmış ve hizbullahın telefonlarının tamamı bir saniyede yüklenivermişti nasılsa...Sehvenlik örnekleri bu dönemde tavan yaptı nedense...
Son söz... Bu kadar büyük hatayı neden, nasıl yaptığı sorulur, sorgulanır mı bilmiyorum. Belki de MASAK görevine devam eder. Acaba diyorum bugünkü zenginleri de araştırıp kamuoyunu bilgilendirebilirler mi? Bence aklanmak iyidir. Yoksa halkın ağzı torba değil ki büzesin...
12 Eylül 1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Eylül 1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Kasım 2012 Cuma
30 Eylül 2010 Perşembe
BEN TARİHİM BAY BAŞKAN
Artık yalnız yaşamak zorundaydılar...
Yalnızlığa yenilmek üzereydi kapı açıldığında. Sevinçle yerinden fırladı ve ileriye doğru bir adım atıp durdu.
Kucağındaki dosyaları masanın üstüne bırakan iriyarı adam, yüzüne bile bakmadan çıkıp gitti.
Yüzüne bile bakmadan odadan çıkan adamın arkasından, hırsla yerinden kalktı.
"Kimsin sen?" diye bağırdı.
Bir kez bile yüzüne bakmayan iriyarı adam, kapıda belirdi. Ve:
"TARİHİM BEN!" dedi.
Karşılaşmaktan çekindikleri tarihin tutsağıydılar artık. Oysa daha dün yenenlerle, yenilenler belli değil miydi?
Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular.
Sorgulayanlar aynı olmasa da, sorgu gerçeğiyle karşı karşıyaydı artık. Konuşup konuşmamakta kararsızdı. Bir gün tarihle yüz yüze gelebileceğini hiç düşünmemişti çünkü. "Bana da soru sorulabilecek günler gelecekti demek!" dedi mırıldanarak.
.......
Dönemin ünlü sorgucusuyla, tarih karşı karşıyaydılar.
Ünlü sorgucu, sorgudaydı artık. Tarihin önünde hem de...
Sorgulanırken, en son duyduğu haykırışı anımsayıp ürperdi sorgucu. Yıllarca önemli görevlerin üstesinden gelmişti. Kendi değerlendirmesine göre, iyi bir istihbaratçı, başarılı bir ajandı. İçinde bulunduğu durumu acıyla karşılıyordu. Başını hafifçe döndürüp Bay Başkana baktı. Onun durumu daha da kötüydü. Çünkü sorgucu ve arkadaşları ne yaptılarsa Bay Başkan ve arkadaşları için yapmışlardı. Ürettikleri acılarda Bay Başkan ve arkadaşlarının da sorumlulukları vardı. Tarih elbette bunu göz önünde tutacaktı.
Sorguladığı insanlar geldi aklına. Tek tek yüzlerce binlerce insan...
Bay Başkan ve arkadaşlarının gerçekleriyle, kurbanlarının gerçekleri çatışınca, sorgucunun tutsakları yok olup gidiyorlardı. Sorgucular "emir kulu"ydular. Yıllardır hep aynı korkuyu taşıyorlardı:
Bir gün hesap verme korkusuydu bu.
"Gerilere dönebilir miyim?" diye sordu tarihe.
"Yüzyıllar öncesine de dönebilirsiniz." dedi tarih, "Öylesine gerilerden geliyorsunuz ki çağınızın zaten..."
.........
"Bay Başkan" dedi tarih, "Suç ortaklarınız..."
"Bana bir şey sormadılar." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Öyle sanıyorum ki her şeyi kendileri yaptılar. Akıl almaz şeyler."
Gecikmiş pişmanlığıyla söze karıştı sorgucu: "Daha neler var neler..." dedi.
.....
"Bütün bunların bir gün ortaya çıkacağını hesaplayamamışlardı. Acımasızca suçladıkları insanların gelecek endişesiyle her şeyi unutacaklarını sanmışlardı. Onlar unutsalar da akıllara durgunluk veren belgeler dosyalarında takıldıkları yerde duruyorlardı."
......
Bir yönetimin kalın bağırsaklarından çıkan kokular, tüm ülkeye yayılmıştı artık. Yeraltı evreni, polis, hükümet üyeleri, kamu görevlileri, ajanlar arasındaki ilişkileri bildiği kadarıyla yeniden düşündü sorgucu. Tümünü belgeleyebileceklerini anlatmıştı. Ama ortalığı karıştıracak daha nice bilgi, nice belge vardı. Ama o her şeyi bilemezdi. Kimin kasasında, kiminle ilgili hangi bilgiler olduğunu nasıl bilebilirdi?
.......
"Güvercinler olarak çok düşündük." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Üstesinden gelemedik. Gelemezdik de. Çünkü ülkeyi biz yönetmiyorduk. Bizi yönetenler de vardı."
Bay Başkanın sesi boğulup gitti. Yüzü anlatılamayacak kadar acıydı. Ağzından çıkan sözcükleri anlamakta güçlük çekiyordu tarih. O da tarihle konuşmuyordu artık. Bir şeyler mırıldanıyordu. Kendi kendine konuşuyordu. Kendisiyle yüzleşiyordu.
"Neyi çözdük? Demokrasiyi geri mi getirdik? Bağımsızlık mı kazandık? Mutluluk mu verdik halka? Kimleri boğduk? Kimlere can simidi olduk? Kimleri suçladık, kimleri AKladık?"
"Kimin haklı, kimin haksız olduğunu ayırt etmenin tek yolu var Bay Başkan. O da kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu bulmaktan geçiyor."
Bay Başkan, tarihin arkasından koştu, yetişemedi. "Yani şimdi biz!.." dedi sözlerini bitiremedi.
...........
"Ben Tarihim Bay Başkan" Erbil Tuşalp'in kitabının adı. Elimdeki Kasım 1989'da Bilgi Yayınevi tarafından çıkarılan birinci baskısı. Daha önce okumuştum, tekrar okudum.
Yukarda kitaptan aldığım alıntıları okudunuz. Kitabın tümünü okuduğunuzda 12 Eylül 1980 döneminde yaşananları ayrıntılarıyla öğreneceksiniz. Pek çok tanıdık kişiyle, onların sebep olduğu nice acı olayla karşılaşacaksınız. Ancak bence kitabı önemli kılan sadece yakın tarihe tanıklık etmesi değil; aynı zamanda bugüne de ışık tutuyor olmasıdır.
Kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:
Erbil Tuşalp Ben Tarihim Bay Başkan adlı bu yeni ve özgün yapıtında da acılar, tutsaklıklar, işkenceler, yolsuzluklarla dolan bir zaman diliminde yaşananları yeni belge ve bilgilerle bir roman akışıyla irdeliyor; "demokrasi ve bağımsızlık kavgasında ölümle sınananlar"a adıyor.
İşte böyle... Bugün Kenan Evren ve 12 Eylül'ü yargılayan tarih, yarın da başkalarını yargılayacak.
"Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular."
Yalnızlığa yenilmek üzereydi kapı açıldığında. Sevinçle yerinden fırladı ve ileriye doğru bir adım atıp durdu.
Kucağındaki dosyaları masanın üstüne bırakan iriyarı adam, yüzüne bile bakmadan çıkıp gitti.
Yüzüne bile bakmadan odadan çıkan adamın arkasından, hırsla yerinden kalktı.
"Kimsin sen?" diye bağırdı.
Bir kez bile yüzüne bakmayan iriyarı adam, kapıda belirdi. Ve:
"TARİHİM BEN!" dedi.
Karşılaşmaktan çekindikleri tarihin tutsağıydılar artık. Oysa daha dün yenenlerle, yenilenler belli değil miydi?
Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular.
Sorgulayanlar aynı olmasa da, sorgu gerçeğiyle karşı karşıyaydı artık. Konuşup konuşmamakta kararsızdı. Bir gün tarihle yüz yüze gelebileceğini hiç düşünmemişti çünkü. "Bana da soru sorulabilecek günler gelecekti demek!" dedi mırıldanarak.
.......
Dönemin ünlü sorgucusuyla, tarih karşı karşıyaydılar.
Ünlü sorgucu, sorgudaydı artık. Tarihin önünde hem de...
Sorgulanırken, en son duyduğu haykırışı anımsayıp ürperdi sorgucu. Yıllarca önemli görevlerin üstesinden gelmişti. Kendi değerlendirmesine göre, iyi bir istihbaratçı, başarılı bir ajandı. İçinde bulunduğu durumu acıyla karşılıyordu. Başını hafifçe döndürüp Bay Başkana baktı. Onun durumu daha da kötüydü. Çünkü sorgucu ve arkadaşları ne yaptılarsa Bay Başkan ve arkadaşları için yapmışlardı. Ürettikleri acılarda Bay Başkan ve arkadaşlarının da sorumlulukları vardı. Tarih elbette bunu göz önünde tutacaktı.
Sorguladığı insanlar geldi aklına. Tek tek yüzlerce binlerce insan...
Bay Başkan ve arkadaşlarının gerçekleriyle, kurbanlarının gerçekleri çatışınca, sorgucunun tutsakları yok olup gidiyorlardı. Sorgucular "emir kulu"ydular. Yıllardır hep aynı korkuyu taşıyorlardı:
Bir gün hesap verme korkusuydu bu.
"Gerilere dönebilir miyim?" diye sordu tarihe.
"Yüzyıllar öncesine de dönebilirsiniz." dedi tarih, "Öylesine gerilerden geliyorsunuz ki çağınızın zaten..."
.........
"Bay Başkan" dedi tarih, "Suç ortaklarınız..."
"Bana bir şey sormadılar." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Öyle sanıyorum ki her şeyi kendileri yaptılar. Akıl almaz şeyler."
Gecikmiş pişmanlığıyla söze karıştı sorgucu: "Daha neler var neler..." dedi.
.....
"Bütün bunların bir gün ortaya çıkacağını hesaplayamamışlardı. Acımasızca suçladıkları insanların gelecek endişesiyle her şeyi unutacaklarını sanmışlardı. Onlar unutsalar da akıllara durgunluk veren belgeler dosyalarında takıldıkları yerde duruyorlardı."
......
Bir yönetimin kalın bağırsaklarından çıkan kokular, tüm ülkeye yayılmıştı artık. Yeraltı evreni, polis, hükümet üyeleri, kamu görevlileri, ajanlar arasındaki ilişkileri bildiği kadarıyla yeniden düşündü sorgucu. Tümünü belgeleyebileceklerini anlatmıştı. Ama ortalığı karıştıracak daha nice bilgi, nice belge vardı. Ama o her şeyi bilemezdi. Kimin kasasında, kiminle ilgili hangi bilgiler olduğunu nasıl bilebilirdi?
.......
"Güvercinler olarak çok düşündük." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Üstesinden gelemedik. Gelemezdik de. Çünkü ülkeyi biz yönetmiyorduk. Bizi yönetenler de vardı."
Bay Başkanın sesi boğulup gitti. Yüzü anlatılamayacak kadar acıydı. Ağzından çıkan sözcükleri anlamakta güçlük çekiyordu tarih. O da tarihle konuşmuyordu artık. Bir şeyler mırıldanıyordu. Kendi kendine konuşuyordu. Kendisiyle yüzleşiyordu.
"Neyi çözdük? Demokrasiyi geri mi getirdik? Bağımsızlık mı kazandık? Mutluluk mu verdik halka? Kimleri boğduk? Kimlere can simidi olduk? Kimleri suçladık, kimleri AKladık?"
"Kimin haklı, kimin haksız olduğunu ayırt etmenin tek yolu var Bay Başkan. O da kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu bulmaktan geçiyor."
Bay Başkan, tarihin arkasından koştu, yetişemedi. "Yani şimdi biz!.." dedi sözlerini bitiremedi.
...........
"Ben Tarihim Bay Başkan" Erbil Tuşalp'in kitabının adı. Elimdeki Kasım 1989'da Bilgi Yayınevi tarafından çıkarılan birinci baskısı. Daha önce okumuştum, tekrar okudum.
Yukarda kitaptan aldığım alıntıları okudunuz. Kitabın tümünü okuduğunuzda 12 Eylül 1980 döneminde yaşananları ayrıntılarıyla öğreneceksiniz. Pek çok tanıdık kişiyle, onların sebep olduğu nice acı olayla karşılaşacaksınız. Ancak bence kitabı önemli kılan sadece yakın tarihe tanıklık etmesi değil; aynı zamanda bugüne de ışık tutuyor olmasıdır.
Kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:
Erbil Tuşalp Ben Tarihim Bay Başkan adlı bu yeni ve özgün yapıtında da acılar, tutsaklıklar, işkenceler, yolsuzluklarla dolan bir zaman diliminde yaşananları yeni belge ve bilgilerle bir roman akışıyla irdeliyor; "demokrasi ve bağımsızlık kavgasında ölümle sınananlar"a adıyor.
İşte böyle... Bugün Kenan Evren ve 12 Eylül'ü yargılayan tarih, yarın da başkalarını yargılayacak.
"Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular."
12 Eylül 2009 Cumartesi
ON İKİ EYLÜL
Bugün On İki Eylül... Seksenden bu yana yirmi dokuz yıl geçmiş! Koca yirmi dokuz yıl! O gün doğan çocuklar yirmi dokuz yaşına girmiş iyi mi?
Kanın gövdeyi sürüklediği yıllardı, milleti canından bezdiren. Acılar yaşanıyordu, köşe başları tutulmuştu, herkes tedirgindi. Ve bir sabah uyandık ki darbe olmuş, sokağa çıkma yasağı getirilmiş...
Bir günde her şey düzelmişti. Akan kan durmuştu. Kardeş kavgası dedikleri bitmişti!
Amerika: "Bizim çocuklar darbe yapmış!" diye açıkladı bu durumu. Nereden sizin çocuklar, denmedi; denemedi...
Konya mitinginde yaşananlar son damlaydı, Erbakan ve arkadaşları kol kola tüm değerlerimize saldırmıştı. Tam da milletin canından bezdiği günlere denk getirilmişti darbe!
Sonra anlaşıldı ki sağ gösterip solu bitirme planının adıydı 12 Eylül!
Atatürk diye diye Atatürk'ün yaptıklarını yıkmanın ;ülkemizin kazanımlarına saldırıların başladığı yılın adıydı 12 Eylül!
Dikensiz gül bahçesi yaratmak gerekiyordu.Aydınlar, sendikacılar,gençler,emekçiler gibi toplumsal direncin temel taşlarının yok edilmesi gerekiyordu bunun için! Yeni destekler oluşturulmalıydı.
Din adamlarımızın parası yurtdışından (Rabıta Örgütünden) ödenmeye başlandı bu sıralarda. Aleyhimize olan anlaşmalara imzalar atıldı.Karşı çıkabilecekler susturuldu.
Tüm özgürlükler yok edildi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
1 Milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 Bin kişi için idam cezası istendi.
517 Kişiye idam cezası verildi.
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı. Hem de 17 yaşındaki Erdal Eren, yaşı büyütülerek asıldı. "Asmayalım da besleyelim mi!" denilerek asıldı!..
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
30 Bin kişi "sakıncalı" olduğu için işten atıldı.
14 Binkişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 Bin kişi "siyasi mülteci" olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin "işkenceden öldüğü" belgelendi.
937 Film "sakıncalı" bulunduğu için yasaklandı.
23 Bin derneğin faaliyeti durduruldu.
Yüzde doksan sekizin "kabul" dediği "Anayasa" hazırlandı. Biz "hayır" diyen yüzde ikinin içindeydik. Her zamanki gibi azınlıktaydık yine...
Sonra Özallı yıllar başladı. "Ben zengini severim!", dedi; yoksullar alkışladı. "Benim memurum işini bilir!" dedi; halk alkışladı. Alışamayanlar oldu bu durumlara, "Alışırsınız, alışırsınız!" dendi. Alışamayanlar dışlanır oldu.
Böylece 24 Ocak 1980'de alınan ekonomik kararlar kolayca uygulanmaya başlandı. Yeni zenginler türedi, papatyalar açtı, prensler bir bir Amerika'dan Türkiye'ye döndü. Zenginler zenginlikleriyle yarışır oldu. Eşler, çocuklar barlarda, gazinolarda gününü gün ederken politikacılar halkın görebileceği yerlerde namaza durur oldu. Dört eğilimi birleştirdik selamları verildi.
Sonradan gelenler 24 Ocak kararlarına karşı çıkamadılar. Halka karşı sermayenin; kamusal haklara karşı özelleştirmenin yanında yer aldılar. Yeni zenginler türedi. Cemaatlara, tarikatlara şirin görünme yarışına girdiler. Ecevit bile, gizlice , F. Gülen'in dağıttığı ödülü almaya gitti... Bu arada yeşil sermaye atağa kalktı.
Artık bugün için her şey hazırdı. Geriye "Kanlı mı olacak, Tatlı mı?" sözleri kaldı. Şimdi tatlı tatlı gidiyoruz "Ergenekon" u saymazsak! Tranvay hızlı tren gibi maşallah!..
Bizler, yoksullaşan halkın çocuklarına kısıtlı olanaklarımızla yardım etmenin yollarını ararken, sevgili halkımız elinde avucunda kalan üç kuruşu Deniz Fenerlerinde söndürüyor. Yine de akıllanmıyor. Din adına, Allah yolunda harcandığı düşleri içinde, cennete gitme hayallerini sürdürüyor.
Herkes memnun, her şey tatlı tatlı gidiyor. Arada sel mel geliyor, deprem meprem yokluyor, ama... Bu da şikayet etmemenin, şükretmenin, beterin beterinden korkmanın bir uyarısı oluyor. Adını yüzyılın felaketi koyuyorlar, alkışlıyor.Selden payına düşeni alıp götürüyor!
Ya sonra?
Yağmur çiselemeye başladı." Rahmet" yağıyor. Dilerim ölçüyü kaçırmaz. Daha fazla kişi "rahmetlik" olmaz...
Kanın gövdeyi sürüklediği yıllardı, milleti canından bezdiren. Acılar yaşanıyordu, köşe başları tutulmuştu, herkes tedirgindi. Ve bir sabah uyandık ki darbe olmuş, sokağa çıkma yasağı getirilmiş...
Bir günde her şey düzelmişti. Akan kan durmuştu. Kardeş kavgası dedikleri bitmişti!
Amerika: "Bizim çocuklar darbe yapmış!" diye açıkladı bu durumu. Nereden sizin çocuklar, denmedi; denemedi...
Konya mitinginde yaşananlar son damlaydı, Erbakan ve arkadaşları kol kola tüm değerlerimize saldırmıştı. Tam da milletin canından bezdiği günlere denk getirilmişti darbe!
Sonra anlaşıldı ki sağ gösterip solu bitirme planının adıydı 12 Eylül!
Atatürk diye diye Atatürk'ün yaptıklarını yıkmanın ;ülkemizin kazanımlarına saldırıların başladığı yılın adıydı 12 Eylül!
Dikensiz gül bahçesi yaratmak gerekiyordu.Aydınlar, sendikacılar,gençler,emekçiler gibi toplumsal direncin temel taşlarının yok edilmesi gerekiyordu bunun için! Yeni destekler oluşturulmalıydı.
Din adamlarımızın parası yurtdışından (Rabıta Örgütünden) ödenmeye başlandı bu sıralarda. Aleyhimize olan anlaşmalara imzalar atıldı.Karşı çıkabilecekler susturuldu.
Tüm özgürlükler yok edildi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
1 Milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 Bin kişi için idam cezası istendi.
517 Kişiye idam cezası verildi.
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı. Hem de 17 yaşındaki Erdal Eren, yaşı büyütülerek asıldı. "Asmayalım da besleyelim mi!" denilerek asıldı!..
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
30 Bin kişi "sakıncalı" olduğu için işten atıldı.
14 Binkişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 Bin kişi "siyasi mülteci" olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin "işkenceden öldüğü" belgelendi.
937 Film "sakıncalı" bulunduğu için yasaklandı.
23 Bin derneğin faaliyeti durduruldu.
Yüzde doksan sekizin "kabul" dediği "Anayasa" hazırlandı. Biz "hayır" diyen yüzde ikinin içindeydik. Her zamanki gibi azınlıktaydık yine...
Sonra Özallı yıllar başladı. "Ben zengini severim!", dedi; yoksullar alkışladı. "Benim memurum işini bilir!" dedi; halk alkışladı. Alışamayanlar oldu bu durumlara, "Alışırsınız, alışırsınız!" dendi. Alışamayanlar dışlanır oldu.
Böylece 24 Ocak 1980'de alınan ekonomik kararlar kolayca uygulanmaya başlandı. Yeni zenginler türedi, papatyalar açtı, prensler bir bir Amerika'dan Türkiye'ye döndü. Zenginler zenginlikleriyle yarışır oldu. Eşler, çocuklar barlarda, gazinolarda gününü gün ederken politikacılar halkın görebileceği yerlerde namaza durur oldu. Dört eğilimi birleştirdik selamları verildi.
Sonradan gelenler 24 Ocak kararlarına karşı çıkamadılar. Halka karşı sermayenin; kamusal haklara karşı özelleştirmenin yanında yer aldılar. Yeni zenginler türedi. Cemaatlara, tarikatlara şirin görünme yarışına girdiler. Ecevit bile, gizlice , F. Gülen'in dağıttığı ödülü almaya gitti... Bu arada yeşil sermaye atağa kalktı.
Artık bugün için her şey hazırdı. Geriye "Kanlı mı olacak, Tatlı mı?" sözleri kaldı. Şimdi tatlı tatlı gidiyoruz "Ergenekon" u saymazsak! Tranvay hızlı tren gibi maşallah!..
Bizler, yoksullaşan halkın çocuklarına kısıtlı olanaklarımızla yardım etmenin yollarını ararken, sevgili halkımız elinde avucunda kalan üç kuruşu Deniz Fenerlerinde söndürüyor. Yine de akıllanmıyor. Din adına, Allah yolunda harcandığı düşleri içinde, cennete gitme hayallerini sürdürüyor.
Herkes memnun, her şey tatlı tatlı gidiyor. Arada sel mel geliyor, deprem meprem yokluyor, ama... Bu da şikayet etmemenin, şükretmenin, beterin beterinden korkmanın bir uyarısı oluyor. Adını yüzyılın felaketi koyuyorlar, alkışlıyor.Selden payına düşeni alıp götürüyor!
Ya sonra?
Yağmur çiselemeye başladı." Rahmet" yağıyor. Dilerim ölçüyü kaçırmaz. Daha fazla kişi "rahmetlik" olmaz...
1 Eylül 2008 Pazartesi
OY ANAM BABAM EYLÜL
Bugün I Eylül... Dünya Barış Günü...
" Kendi Savaş, Adı Barış !" çılgınlığı içinde yaşıyor dünya. Yeter diyoruz savaşlara, bırakın insanlar huzur içinde barışı yaşasın. Gönlünce güzelliklere yelken açsın...
Yok, bırakmazlar ki... Ne yapsanız aç gözleri doyuramazsınız. Daha daha diye diye insanlığın sonunu hazırlıyorlar. Bilmiyorlar ki "Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan !"
Oysa " Bir tatlı huzur almaya geldim !" deseler , diyebilseler...
Bak balık av yasağı da kalktı eylülle birlikte...
Dünya elinden geleni esirgemiyor insanlıktan.
Ya biz dünyalılar ne yapıyoruz ?
Ha eylül bir de Mehmet Rauf'un yazdığı ilk psikolojik romanımız Eylül'ü anımsatıyor bana...
Siz hala okumadınızsa önerilir.
Ve Ramazan başladı eylülle birlikte. " Balık tutmayı" öğreteceğimize balık vererek kendimize köle yaratma çabaları bu yıl nerelere varacak, göreceğiz... Çadırları kurmuşlardır. "El sırtı çayır çimen..." Bizim kesemizden sözde yoksullara yemek dağıtacaklar. Bu yeni moda yardımmış !
Eskiden de ramazanlarda ve diğer zamanlarda yoksullar yemek masalarına davet edilirmiş. Ama kendi evinizde , kendi paranızla aldıklarınızla olurmuş yardımlar. Sizden başka da kimse görmez, bilmezmiş...
Şimdi öyle mi ya ? Dost ahbap milletin sırtından iftar sofralarına kurulurken yurdun dört bir yanındaki yoksullara da televizyon kanaları aracılığıyla göstereceksin ki sevap, pardon, oy kazanabilesin...
Oyyyy anam oyyyy... Oyyyy babam oyyyy...
Oy, bak içinde neler neler var!
8 Nisan 2008 Salı
İKİLEM YAŞAMAK
Sizin de ikilemleriniz oldu mu ? Bu da soru mu şimdi, olmuştur mutlaka...
Ben yine karasızlık içine girdim. İkilem yaşamak kısıtlıyor beni de. Böyle durumlarda kendime zaman tanıyorum. Bu da yazmamı engelliyor bir süreliğine...
Onu mu yazayım, bunu mu ? Bir yandan da seviniyorum. İkilem beni kısıtlarken bir yandan da özgür olduğumu düşündürüyor bana... Tuhaf değil mi ? Kısıtlama ve özgürlük, iki karşıt kavram...
İkilem yaşamak özgür olmak anlamına gelir mi ? Bence gelir. Çünkü ikilemin var olması demek,
seçeneklerin var olması demektir. Yani bir seçim yapacağız demektir. İşte bu nedenle ikilem yaşadığımız için sevinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Haksız mıyım ?
Düşünün bir kez : Yazabileceğiniz tek bir konu, okuyabileceğiniz tek bir kitap ya da gazete, dinleyeceğiniz tek bir müzik, konuşabileceğiniz tek bir kişi, seçebileceğiniz tek bir meslek, arayacağınız tek bir adres , yaşayabileceğiniz tek bir şehir olsaydı ne denli özgür hissederdiniz kendinizi ?
Evet , ben şu anda özgürlüğümü , seçme özgürlüğümü , kullanarak " Dünü düşünerek " bugünü yazmak istiyorum...
Dün sizlerle paylaştığım , 28 Ocak 1976 tarihli günlüğümün sonunda şöyle demişim:
" Olayların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki üzücü bir haber almayalım radyodan. Her gün bir ölüm haberi... Nasıl olacak, nereye gidecek ? Ortaokullara kadar yayıldı......... " Sonra da yazıyı :
" Düzelir diye teselli olalım. Her şey düzelir. İş işten geçmemiş olsa !.. " diye tamamlamışım.
Evet, iş işten geçmemiş olsa ! Günlükteki bu yazıyı, 1980 'den dört yıl önce yazmışım. O gün iş işten geçmemişti henüz. Bu olaylar dört yıl daha sürmüş. Önlem alınmadı mı , alınamadı mı, birileri bizi o karanlık günlere bilerek isteyerek mi sürükledi durup düşünmek zorunda değil miyiz ?
Ve bugün... 1976' dan 2008'e... Kocaman 32 yıl geçmiş. Benzer olayları yaşadığımızı görmenin tedirginliği içinde dünümü mü, bugünümü mü yazsam diye ikilem yaşıyorum.
Yazık değil mi bize ? Bir ömür, birileri cebini, hırsını dolduracak diye , acılar yaşayarak tükenmiş. Kişisel mutluluklarımızdan utanır olmuşuz. Yaşamalarımızı ertelemişiz. Yeteneklerimizi geliştirememişiz. Bir ömür boyu yol almışız ama geriye dönüp bakınca bir arpa boyu ilerlememiş olmanın acısını yaşıyoruz.
Ve bugün... Daha da büyük tehlikelerin var olduğunu görüyoruz. Üstümüze üstümüze çullananların kollarının bir ahtapotunkinden daha çok ve daha güçlü olduğunu görüp ürküyoruz. Nereden, nasıl saldıracaklarını anlamaya, çözmeye, önlemler almaya çalışıyoruz.
Daha dün Akdeniz Üniversitesinde karşımıza çıktılar... Gençleri birbirine düşürüp aralarına karıştılar... Ellerinde silah, kameralara poz verip ortadan kayboldular... Herkes yakalandı, silahlı ajan kaçtı nasıl olduysa!.. MHP Antalya örgütüne gidip geliyormuş, olayın arkasından, hemen bu görüntüler gönderildi televizyonlara... MHP ve Ülkücülere oldum olası güven duymadım. Geçmişte çok hatalar yaptıklarını, çok acılar yaşattıklarını da söyleyebilirim, ancak bu olay bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin başına gelenleri anımsattı, nedense...
Hatırlayanlar vardır ama bilmeyenler için yazmak istiyorum. Derneğe genç bir çocuk geliyor, birlikte çalışmak istediğini söylüyor. Bir süre çalışıyor, herkesin sevgi ve güvenini kazanıyor. Sonra bir gün derneğe polis baskın düzenliyor ve bir kaset ele geçiyor. Çağdaş yaşamı toplumun gözünden düşürecek bir kaset ! Sonradan iş anlaşılıyor. Sözünü ettiğimiz genç o kaseti özellikle oraya koymuş, bu amaçla aralarına sızmış...
Şimdi Antalya Üniversitesindeki olaya dönersek... Olaydan hemen sonra bu kasetlerin servis yapılması... MHP 'yi zan altında bırakıyor, bir. Antalya Üniversitesi Rektörü , Üniversiteler Arası Kurulun Başkanı değil mi ? Türban konusundaki darbe girişimcilerine en sert tepkiyi bu kurul ve başkan vermedi mi ? Bu olay çok başarılı bir rektörü karalamak için iyi bir olanak yaratmadı mı, bu da iki... Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Sayın Yücel Aşkın'a ve bu olayda suçladıkları kişinin intiharına tanık olmadı mı bu toplum. Şemdinli soruşturmasını unutabilir miyiz ?
Ergenekon soruşturmasında da çeşitli servisler yapılmadı mı birileri tarafından ? Sayın İlhan Selçuk gece yarısı evinden apar topar götürülmedi mi ? O günden sonra hastanede değil mi ?
Sivas Madımak otelinde aydınlarımız yakılmadı mı göz göre göre... O olaydan bir hafta sonra ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz 'ı kaybetmedik mi ? Danıştay saldırısında bir savcımızı yitirmedik mi , onun cenaze töreninden sonra da Sayın Bülent Ecevit 'i yatırmadık mı hastaneye. Ve sonra da...
Fethullah Gülen , neredeyse berat etmeyecek miydi, savcılarımız olaya el koymasaydı ? Berat ettikten sonra ülkeye dönmeyecek miydi ?
Bütün bu olaylar toplumda korku ve endişe yaratmıyor mu, korkudan insanlarımız susmuyor mu ? Bu da üç !..
Demokrasinin olanaklarından yararlanarak, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarına birileri saldırmaya kalkmadı mı ? Hukuk hepimize gerekmiyor mu ? Size ayrı, bize ayrı uygulanırsa ona hukuk diyebilir miyiz ? Zengine başka, yoksula başka; az olana çok yasak, çok olana yok yasak nerede görülmüş. Toplumda huzur isteyenler, yasalara saygılı olmak zorunda değil mi ? Demokrasi ne zamandan beri kuralsızlık rejimi oldu ki ?
Zor, çok zor günlerden geçiyoruz... Düzelir diye teselli olmak istiyorum yine de... Yeter ki İŞ İŞTEN GEÇMESİN !
Ben yine karasızlık içine girdim. İkilem yaşamak kısıtlıyor beni de. Böyle durumlarda kendime zaman tanıyorum. Bu da yazmamı engelliyor bir süreliğine...
Onu mu yazayım, bunu mu ? Bir yandan da seviniyorum. İkilem beni kısıtlarken bir yandan da özgür olduğumu düşündürüyor bana... Tuhaf değil mi ? Kısıtlama ve özgürlük, iki karşıt kavram...
İkilem yaşamak özgür olmak anlamına gelir mi ? Bence gelir. Çünkü ikilemin var olması demek,
seçeneklerin var olması demektir. Yani bir seçim yapacağız demektir. İşte bu nedenle ikilem yaşadığımız için sevinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Haksız mıyım ?
Düşünün bir kez : Yazabileceğiniz tek bir konu, okuyabileceğiniz tek bir kitap ya da gazete, dinleyeceğiniz tek bir müzik, konuşabileceğiniz tek bir kişi, seçebileceğiniz tek bir meslek, arayacağınız tek bir adres , yaşayabileceğiniz tek bir şehir olsaydı ne denli özgür hissederdiniz kendinizi ?
Evet , ben şu anda özgürlüğümü , seçme özgürlüğümü , kullanarak " Dünü düşünerek " bugünü yazmak istiyorum...
Dün sizlerle paylaştığım , 28 Ocak 1976 tarihli günlüğümün sonunda şöyle demişim:
" Olayların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki üzücü bir haber almayalım radyodan. Her gün bir ölüm haberi... Nasıl olacak, nereye gidecek ? Ortaokullara kadar yayıldı......... " Sonra da yazıyı :
" Düzelir diye teselli olalım. Her şey düzelir. İş işten geçmemiş olsa !.. " diye tamamlamışım.
Evet, iş işten geçmemiş olsa ! Günlükteki bu yazıyı, 1980 'den dört yıl önce yazmışım. O gün iş işten geçmemişti henüz. Bu olaylar dört yıl daha sürmüş. Önlem alınmadı mı , alınamadı mı, birileri bizi o karanlık günlere bilerek isteyerek mi sürükledi durup düşünmek zorunda değil miyiz ?
Ve bugün... 1976' dan 2008'e... Kocaman 32 yıl geçmiş. Benzer olayları yaşadığımızı görmenin tedirginliği içinde dünümü mü, bugünümü mü yazsam diye ikilem yaşıyorum.
Yazık değil mi bize ? Bir ömür, birileri cebini, hırsını dolduracak diye , acılar yaşayarak tükenmiş. Kişisel mutluluklarımızdan utanır olmuşuz. Yaşamalarımızı ertelemişiz. Yeteneklerimizi geliştirememişiz. Bir ömür boyu yol almışız ama geriye dönüp bakınca bir arpa boyu ilerlememiş olmanın acısını yaşıyoruz.
Ve bugün... Daha da büyük tehlikelerin var olduğunu görüyoruz. Üstümüze üstümüze çullananların kollarının bir ahtapotunkinden daha çok ve daha güçlü olduğunu görüp ürküyoruz. Nereden, nasıl saldıracaklarını anlamaya, çözmeye, önlemler almaya çalışıyoruz.
Daha dün Akdeniz Üniversitesinde karşımıza çıktılar... Gençleri birbirine düşürüp aralarına karıştılar... Ellerinde silah, kameralara poz verip ortadan kayboldular... Herkes yakalandı, silahlı ajan kaçtı nasıl olduysa!.. MHP Antalya örgütüne gidip geliyormuş, olayın arkasından, hemen bu görüntüler gönderildi televizyonlara... MHP ve Ülkücülere oldum olası güven duymadım. Geçmişte çok hatalar yaptıklarını, çok acılar yaşattıklarını da söyleyebilirim, ancak bu olay bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin başına gelenleri anımsattı, nedense...
Hatırlayanlar vardır ama bilmeyenler için yazmak istiyorum. Derneğe genç bir çocuk geliyor, birlikte çalışmak istediğini söylüyor. Bir süre çalışıyor, herkesin sevgi ve güvenini kazanıyor. Sonra bir gün derneğe polis baskın düzenliyor ve bir kaset ele geçiyor. Çağdaş yaşamı toplumun gözünden düşürecek bir kaset ! Sonradan iş anlaşılıyor. Sözünü ettiğimiz genç o kaseti özellikle oraya koymuş, bu amaçla aralarına sızmış...
Şimdi Antalya Üniversitesindeki olaya dönersek... Olaydan hemen sonra bu kasetlerin servis yapılması... MHP 'yi zan altında bırakıyor, bir. Antalya Üniversitesi Rektörü , Üniversiteler Arası Kurulun Başkanı değil mi ? Türban konusundaki darbe girişimcilerine en sert tepkiyi bu kurul ve başkan vermedi mi ? Bu olay çok başarılı bir rektörü karalamak için iyi bir olanak yaratmadı mı, bu da iki... Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Sayın Yücel Aşkın'a ve bu olayda suçladıkları kişinin intiharına tanık olmadı mı bu toplum. Şemdinli soruşturmasını unutabilir miyiz ?
Ergenekon soruşturmasında da çeşitli servisler yapılmadı mı birileri tarafından ? Sayın İlhan Selçuk gece yarısı evinden apar topar götürülmedi mi ? O günden sonra hastanede değil mi ?
Sivas Madımak otelinde aydınlarımız yakılmadı mı göz göre göre... O olaydan bir hafta sonra ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz 'ı kaybetmedik mi ? Danıştay saldırısında bir savcımızı yitirmedik mi , onun cenaze töreninden sonra da Sayın Bülent Ecevit 'i yatırmadık mı hastaneye. Ve sonra da...
Fethullah Gülen , neredeyse berat etmeyecek miydi, savcılarımız olaya el koymasaydı ? Berat ettikten sonra ülkeye dönmeyecek miydi ?
Bütün bu olaylar toplumda korku ve endişe yaratmıyor mu, korkudan insanlarımız susmuyor mu ? Bu da üç !..
Demokrasinin olanaklarından yararlanarak, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarına birileri saldırmaya kalkmadı mı ? Hukuk hepimize gerekmiyor mu ? Size ayrı, bize ayrı uygulanırsa ona hukuk diyebilir miyiz ? Zengine başka, yoksula başka; az olana çok yasak, çok olana yok yasak nerede görülmüş. Toplumda huzur isteyenler, yasalara saygılı olmak zorunda değil mi ? Demokrasi ne zamandan beri kuralsızlık rejimi oldu ki ?
Zor, çok zor günlerden geçiyoruz... Düzelir diye teselli olmak istiyorum yine de... Yeter ki İŞ İŞTEN GEÇMESİN !
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......