Emeğin Başkenti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emeğin Başkenti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2013 Pazartesi

YİNE ZONGULDAK YİNE "KADER KİME ŞİKAYET EDEYİM SENİ?"



Türkiye Taş Kömürü İşletmesinin Kozlu Müessesesine ait maden ocağındaki patlamada özel bir şirkete ait sekiz  işçi yaşamını yitirdi...
Yine maden, yine kaza, yine acı. Vee yine taşeron işçi sorunu, iş güvenliği sorunu.Yine Zonguldak...

-630 kotunda TTK hazırlık işlerini yapan taşeron firmanın bulunduğu bölgede olay meydana geliyor.

- 630 Kot, ne demek? Deniz seviyesden (0),  630 metre yerin altı demek. Eksi 630'da taşeron işçinin ne işi var? Sadece Kozlu bölümünde değil, Zonguldak'ın tüm maden ocaklarında taşeron işçiler de çalışıyor. Başka illerde, başka işlerde  taşeron işçilerden yararlanılıyor. Ucuz emek gücü, sendikasız işçi...
 
"Pamukta, tütünde neler dönüyor
Demirden, petrolden kimler vuruyor?
Millet ucun ucun akmış gidiyor
'Benim bu gidişe aklım ermiyor'
Vahdettin döküntüsü fetva veriyor.

Derdim çoktur, hangisine yanayım?
Hangi bir kurbana ağıt düzeyim?
Ne yöne gittik ki geldik bu yana?
Kemal'im Kemal'im tatlı Kemal'im,
Kılıcı belinde atlı Kemal'im.

Hele bir de kahvelere Irgat Pazarlarına
Hele bir de zindanlara
Çık hele bir
Çık hele bir Kemal'im
Yazın gel, güzün gel, zemheride gel
Zemheri soğuk dersen Kemal'im
Azıcık beride gel,
Gel de anlasınlar sen kimin Kemal'isin
Ağanın mı, beyin mi, beyoğlunun mu?

Gel hele bir
Gel hele bir
Gel de anlasınlar sen kimin Kemal'isin.

Gel de bir gör hallerimizi
Kimler çalıp çırpar ellerimizi
Yunuslu, Pirsultanlı dillerimizi.

Sen hep Samsun'a mı çıkarsın?
Ay oğul, ay Kemal'im
Hele bir de her yere
Çık hele bir
Çık hele bir Kemal'im.

Çık ki her yer Samsun olsun Kemal'im
Çık ki her yer Samsun olsun Kemal'im..."



Hasan Hüseyin'e selam olsun, ne diyim, ne edeyim, ne güzel yazmış, ne güzel söylemiş...  Sadece o mu? 

"Kırmızı gülün alı var/ Her gün ağlasam da yeri var
Bugün benim efkarım var/ Amaaaannnn..."

Beklenen kar bugün Zonguldak'a  düştü, düştü de ne oldu? 

"Kar beyazdır ölüm" diyen genç yaşta yitirdiğimiz Kerim Tekin'in acı çığlığı kulaklarımda, "kömür karası ölüm"  içimi titretiyor şu an. Üşüyorum sıcacık evimde üşüyorum. Dostlarım çok üşüyorum... 


EK: İlk fotoğraf Zong. Maden Mühendisleri Odası

Ek : Doğukan'ın Gözyaşları
Orhan Birgit yazmış
Cumhuriyet Gazetesi

EK: Karaelmasın Değeri
Mümtaz Soysal yazmış
Cumhuriyet Gazetesi  

     

6 Ocak 2013 Pazar

AFFEDECEK MİSİNİZ? AFFETMEK YOOOKK!



Emeklerinin karşılığını almak için tam 35 gün Zonguldak caddelerinde eylem yaptılar, seslerini duyuramayınca Ankara'ya gitmeye karar verdiler. Otobüslerin şehre girmesi engellenince 4 Ocak 1991'de 100 Bin kişi yürümeye başladı; dört günün sonunda Mengen(Bolu)'de yolları kesildi...

O günler daha mı iyiydi ne? Ne biber gazı, ne tazyikli su... 




Büyük Zonguldak yürüyüşünün 22. yıl dönümünde(4-8 Ocak 1991) maden şehitlerimizle birlikte tüm şehitlerimizi saygıyla anıyorum. 

Bugün geldiğimiz noktada Abdullah Öcalan barış güvercini olarak yutturulmaya çalışılıyor, inanacak mıyız? Memleketimiz lime lime doğranıp kolay lokma haline dönüştürülürken görmezden mi geleceğiz?

Aydınlara, yurtseverlere yapılanları unutacak mıyız? 
 Sorumlularını Affedecek miyiz?
 Affetmek yoookkk!

Birlikten güç doğar. Gücünün farkında olanlara selam olsun...


 

9 Mayıs 2011 Pazartesi

ZONGULDAK'TAN BAŞBAKAN GEÇTİ


Yok yok izlemeye gitmedim.Ben kuaföre gittim.

Badanadan sonra, dip köşe temizlik yaptım; ev tertemiz oldu.Sıra bana geldi...

Zonguldak'ta temizlik sizin oralardakine pek benzemez. Farklıdır Zonguldak'ın karası, yağlıdır; yağlı karadır. Zor paklanır, onun için Zonguldak insanı zorludur, dirençlidir. Kolay kandırılmaz, biraz şans tanısa da sildi mi kökten siler, temizler tüm kirleri. Zonguldak temizlenince de başka türlü güzel görünür.

Zonguldak kömürdür, kömürden geçinir. Ne yazık ki tek geçim kaynağı maden ağacı da budana budana bir iki dala kaldı. Kaçakçılara terk edildi maden ocaklarının çoğu, "Ölen ölür!", "KADERDİR!" dendi; "Kalan sağlar bizimdir!" anlayışıyla beraber yüründü uyduruk kömür yollarında... Kömürün yanında başka iş alanları açılmadı yıllardır, küçüle küçüle bugünlere geldi. Eskiden göç alan Zonguldak artık göç veriyor dört bir yana.

Temizliğe gelen kadınla konuşuyoruz mola anlarında, anlatıyor:

"Kocam, kaçak maden ocağında çalışıyordu, kazada kaburgası kırıldı, üç ay iş göremez raporu aldı, şimdi evde. Önce çalışmama karşı çıktı, şimdi ses çıkarmıyor. 'Sen benden çok kazanıyorsun.' diyor. O, günde 30; ben 80 alıyorum...


Zonguldak nasıl bu duruma getirildi biliyor musunuz? Devlet 100 dolara mal ettiği kömürü demir çelik fabrikalarına 30 dolara sattı.Kimler yararlandı bu durumdan, onu da söyleyeyim; demir çelik ürünlerini kullanan sanayiciler, iş adamları... Sonra da aynı devlet 'Madenler zarar ediyor, tez kapatıla!" buyruğu verdi. Küçültüldü TTK... Çalışanların çoğu genç yaşta emekli edildi. Sendika sendika olmaktan çıktı, düzene alkış tutar hale getirildi.

Pırıl pırıl gençlerimiz iyi üniversitelerde okudu, gittikleri yerlerde kaldı. Genç emekli ana-babalar, kendilerine uygun yurt köşeleri aradı yerleşmek için. Zonguldak küçüldü, küçücük kaldı.
Dul ve yetimleri çok olan Zonguldak kaldı geriye...

"Kırmızı gülün adı var,
Her gün ağlasam da yeri var;
Bugün benim efkarım var.
Ah bu gönül arzu eder seni seni yar...

Kırmızı gülün pürçeği aman aman,
Yar önümde oynar köçeği,
Neyleyim yarsız döşeği, aman aman,
Ah bu gönül arzu eder seni seni yarrr seniiii!.."

Ya ben ne anlatıyordum? Nereye geldim? Haaa, cumartesi günü Zonguldak'tan başbakan geçti! Zonguldak Zonguldak olalı böyle işkence görmedi. Şehir kuşatılmış gibiydi. Her adımda polisle burun buruna geliyordunuz. Şöyle bir nefes alayım diye başınızı dik tutmak istediğinizde caminin tepesinden size uzanmış namlusuyla dev gibi komandoları fark ediyordunuz.Düşman işgalindeyiz de biz mi bilmiyoruz? Kimi kimden koruyorsunuz? Elim fotoğraf makinama uzanıyor, vazgeçiyorum. Alnımın ortasına bir kurşun gelirse korkusuyla ürperiyorum.

Zonguldak ülkenin en güvenli yeri. Kalabalıkların arasında Zonguldak'tan tanıdık yüz arıyorsunuz, yok, bir tek tanıdık kişi göremiyorsunuz. Hepsi yabancı yabancı bakıyor size...

Kuaför, pencereden bakıyor; tanıdıklarını görüyor: 'Aaa! bizim köylüler hep burda!' Biraz sonra, kapı çalınıyor, gelen kuaförün köyden akrabaları. Köyden bedava araba kalktığını görünce Zonguldak'a gezmeye geldiklerini söylüyorlar...

Dershaneden çıkan genç kızlar geldi kuaföre öfke içinde. Yaaa, geçirmediler, eve gideceğiz; tüm yolları kapatmışlar! Zaten şifreler, kopyalar canımıza yetti, puanlarımız hiç edildi; şimdi de zamanımızı çalıyorlar! Evlere telefon ediliyor, geç kalış nedenleri açıklanıyor.
Biri 'Aaaa, yalan söylüyor! Karaelmas Üniversitesini 2007'de biz açtık, diyor! Süleyman Demirel açmıştı, biz de şuradan izlemiştik!'. Hafızamı yokluyorum, 90'lı yıllar diye kalmış açılış tarihi.
Diğer müşteriler ağır konuşuyor. Bölecekler, bizi birbirimize kırdıracaklar bu gidişle! Tüm değerlerimize saldırılıyor, hem de çirkinleşerek, diyor biri. 'Bu çirkin kasetleri kim çekiyor, kim servis yapıyor?' sorusunu ortaya atıyor diğeri. 'Çocuklar işsiz, ne olacak halimiz?" diyor öteki. Kuaför müşterisinin azaldığından yakınıyor. Seçimden çok geçim konuşuluyor buralarda...

Eve gelmek için kuaförden çıktığımda saat 19.00'a geliyordu. Helikopterler havada turlarken yollar hala açılmamıştı. Gazi Caddesinin arka sokağı bomboştu, iki başından polisler kapatmışlar; kendileri de başında bekliyorlardı. Kalabalık içeri girmek istiyor, onlar izin vermiyor! İş yerleri, eczaneler, pastaneler, hediyelik eşya satan mağazalar var burada.Ertesi gün 'Anneler Günü', ama esnaf müşterisiyle buluşamıyor...

Güç bela otobüs durağına doğru ilerliyorum; yollar, kaldırımlar öfke küpü insanlarla dolu. Hareket halindeki otobüse dar atıyorum kendimi. Ayakta tutunmaya çalışırken, otobüs şoförü camı açmış, yolun ortasından salınarak geçen sakallılara bağırıyor: 'İnsanız biz, biz de insanız; yeter yahu!'

Eve gelince Karaelmas Üniversitesi'nin resmi veb sitesini açıp bakıyorum, ne zaman kurulmuş diye:


"Üniversitemizin çekirdeğini teşkil eden Mühendislik Fakültesinin orijini 1924 yılında kurulan Maden Mühendislik Mektebi’dir. Bu kurum sırasıyla Maden Meslek ve Başçavuşları Okulu, Maden Teknik Okulu, Mühendislik Mimarlık Akademisi aşamalarından geçerek 2809 Sayılı Kanunla Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanarak Zonguldak Mühendislik Fakültesi adını almış ve 11.07.1992 tarih 21281 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 3837 Sayılı Kanunun 9. Ek Maddesi ile Zonguldak Karaelmas Üniversitesi kurulmuştur."

Acı acı gülümserken, eşim mutfaktan sesleniyor: ' Hadiii ama, yemekler soğuyacak!'

Eve geç gelmek güzel oluyormuş dostlar, siz de deneyin ara sıra da olsa...


EK: Yılmaz Özdil yazmış:
Zong'uldak

26 Nisan 2011 Salı

ZONGULDAK KILIÇDAROĞLU'NU BAĞRINA BASTI

Zonguldak Cumhuriyet'in ilk kenti. Alın terinin, emeğin başkenti... Bugün coşku vardı Zonguldak'ta, umut vardı. Türkiye rahat bir nefes alacak, sözü dalga dalga yayıldı. Keşke, ahh keşke...

O'nu dinlerken temiz, tertemiz bir insan diye düşündüm. Durduğum yerden görme olanağım pek yoktu,ama fotoğraf makinam benden daha iyi gördü.

Meydandaki ekrandan yansıyan görüntüsüne baktım uzun uzun...
İçten konuşuyordu, inanarak söylüyordu. İnanmak istedim.

Özgürlük, eşitlik, hak, adalet, sosyal devlet, emek,alınteri,Çağdaş Anayasa diyordu. Taşaron çalıştırmaya son diyordu. Gençler, çocuklar, diyordu. "İnsan çocukları arasında ayrım yapar mı?"diyordu. Şifre skandalını kınıyordu. Haberal'ın, aydınların suçu ne? diye soruyordu. Dokunulmazlıkların, seçim barajının kaldırılması konusunda söz veriyordu.
Başbakana meydan okuyordu, televizyonda tartışmaya çıkalım, hem de istediğin kanalda, bakanlarını da getir istersen diyordu.Dürüstlük konusunda titizleniyordu; dürüstlüğüme söz edersen a...... diyip hadi söylemeyeyim; temiz siyaset olsun diye ekliyordu. Bu "a..." sözünün "Ananı da al git!"e bir gönderme olduğunu düşündüm dinlerken, ama "Ayağını denk al!" demek istediğini açıklıyordu sorulara verdiği yanıtta.
İzlemeye gelen kalabalıklara baktım. Etrafımdaki insanların konuşmalarına kulak kesildim. İçinde bulunduğumuz durumdan yakınma vardı: Emeklileri mahvettiler diyordu biri. Diğeri tüm aydınlarımızı içeri attılar, hizbullahçıları, teröristleri serbest bıraktılar... Az kaldı, gidecekler; geldikleri gibi gidecekler! Kardeşi kardeşe vurdurmaya çalışıyorlar, yetti gayri diyordu yaşlıca bir teyze. İnsanca yaşama umudu taşıyordu pek çoğu, nefes alalım, Türkiye nefes alsındı tek istedikleri. Onaylanıyordu Kılıçdaroğlu'nun söyledikleri...
Evet, Türkiye nefessiz kaldı uzun süredir. Herkes nefes almaktan korkar oldu. Ya da hepimiz nefesimizi tuttuk, nereye sürükleniyoruzun derdine düştük. Başarsın istiyorum, en azından "Dur desin!" bu gidişe. Türkiye derin bir nefes alsın...

Halkçı Kemal, Başbakan Kemal sloganlarıyla inliyordu bugün Zonguldak... Neden olmasın?

16 Nisan 2011 Cumartesi

"HÜKÜMETLERİN EN KÖTÜSÜ SUÇSUZU KORKUTANDIR"

Keşke gençlerimiz aşklarını konuşsa, sevdayla coşsa...
Keşke çocuklarımız neşe içinde okullarına koşsa...
Keşke herkes işinde gücünde kendi hayatını yaşasa...
Keşke kalem tutan eller bombacı sayılmasa, bomba atan eller serbest bırakılmasa...
Keşke bizi yönetmeye aday olanlar bizim kadar ülkeyi düşünse...
Keşke... Keşke... Keşke...


Şu sıra Mustafa Balbay'ın "Zulümhane" isimli kitabını okuyorum.
Kitabın bir yerinde Beydaba'nın bir sözü dikkatimi çekti, sizinle paylaşayım:
"Hükümetlerin en kötüsü suçsuzu korkutandır."

Seçime iki ay gibi kısa bir süre kaldı. Her partiden adaylar şöyle ya da böyle belirlendi.


Keşke seçim barajı bu kadar yüksek olmasa...
Keşke kürsü dışında dokunulmazlıklar kaldırılsa...
Keşke adaylar aşiretlere,tarikatlara,cemaatlara, ağalara, göre ayarlanmasa...

Keşke oylarımızın boşa gideceğini, hatta istemediğimiz kişilere yazılacağını, bildiğimizden, yakın bulduğumuz başka partiye oy vermek zorunda olmasak...

Keşke... keşke... keşke...
Keşkelerimiz çok dostlar.

Ama bir yangın varsa önce canımızı kurtarmayı düşünürüz ve en güvenli yoldan kendimizi dışarıya atarız. Tehlike geçtikten sonra bizim için değerli olanların derdine düşeriz değil mi?
Ne yazık ki bugün tam da böyle bir durumdayız.

Bazı dostların duygularını, düşüncelerini anlıyorum ve onlara hak veriyorum. Eleştirilerinde haklı oldukları pek çok nokta var. Ancak ülke gerçeklerini düşününce büyük yangından kurtulamayacakları gerçeğini de görmelerini istiyorum. Yüzde üçün- beşin onlara yararı olmayacağı gibi, aksine yangına benzin dökmek anlamını taşıdığını bilmelerini isterim. İstediklerinin bu yolla gerçekleşmesi olanaksız görünüyor. Bunun için güç birliği yapmaktan başka şansımız yok. Önce hep birlikte yangını söndürmeliyiz.

Diğer yandan yaylım ateşine başlayan art niyetli kişiler var, onlara hak vermek olanaksız.Her koldan saldırıyorlar. Komik olma pahasına aydınlıktan yana olanları hedef almışlar.En büyük dertleri de CHP...Neden dersiniz? Nerde aykırı bir kişi varsa kanallarında. Normal zamanda adam yerine koymadıklarını baştacı etmişler. Kışkırtıp duruyorlar. Onlar da kişisel zaaflarının esiri bir halde tuzağa düşüyorlar.

"Vay efendim! Mehmet Haberal işçi kenti, Sevgili Ecevit'in kalesi Zonguldak'tan nasıl aday gösterilirmiş, Rize'den gösterilseymiş..."

Size ne? Siz kendi adaylarınızın haline baksanıza! Madem bu kadar kötü, CHP'ye zarar verecek, sevinmeniz gerekmez mi?

Emek düşmanlarının, işçi düşmanlarının aklına birden Ecevit sevgisi düşüyor!
Daha geçenlerde Sayın Rahşan Ecevit'le mahkemelik olan Ecevit'in koruması, bilir kişi pozlarında konuşturuluyor.Sayın Rahşan Ecevit CHP'ye oy vereceğim diyor. Bay koruma, kendinden geçmiş, ilgiden sarhoş olmuş konuştukça konuşuyor.
Sayın Haberal bugün sanık durumundadır. Suçlu değildir. Dava devam etmektedir. Cumhuriyetin Savcıları er geç gerçekleri ortaya çıkaracaktır. Yeter ki davaya Cumhuriyet Savcıları baksın, özel yetkili olmayanlardan!

Sadece Balbay, Haberal değil; malum davada sanık durumunda olan diğer değerlerimiz için de aynı şeyleri düşünüyorum. Gerçekten toplumumuzun yetiştirdiği aydın insanlarımız bunlar. Suçlu olup olmadıklarını henüz bilmiyoruz. Dava bittiğinde suçlu olanlar ,varsa, cezalarını çekmeliler. Ama şimdiden onlara suçlu damgası vurmak art niyet değilse, aymazlıktır, vicdansızlıktır.
Ya suçlu değillerse? Şimdiden suçlu ilan edenler, insan içine nasıl çıkacaktır? Kaldı ki çocuklarımızın bile emeklerini çalmak için yapılan şifreli sınavları gördükçe ve bundan tatmin olduklarını açıklayanlara baktıkça kuşkularımız başka bir yöne kayıyor, özel yetkili hukuka olan güvenimiz azalıyor.

Sayın Balbay'ın kitabının başına aldığı Joseph Goebbels'in sözüyle bitireyim bu uzun ve sıkıcı yazımı:

"Öylesine büyük bir yalan üret ki kimse karşı çıkamasın."

Gerçekten de "örgütlü" öyle yalanlar ortaya atılıyor ki insanın nutku tutuluyor. Her yol mübah diyenleri gördükçe insan olan insanlığından utanıyor.
Çoğumuz korkuyoruz, çünkü bir anda yaylım ateşi başlıyor. Masum olduğumuzu kanıtlamak için tek başımıza mücadele etmek zorunda kalacağız bilmediğimiz bir güçle. Suçlu olanlar gibi hazırlayacağımız kılıf da yok elimizde.

Kayahan bir şarkısında şöyle diyordu ya: "Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar."

"Yalancının mumu yatsıya kadar" sözünün gerçekleşmesi bizlerin tutumuna bağlı. Haksız mıyım?

5 Şubat 2011 Cumartesi

KORKUDAN ÖLMEK

Çöl ortasında bir kervan ağır ağır ilerlemektedir. Ters yönden de veba gelmektedir hızlı hızlı...
Kervancıbaşı :
-Nereye böyle?
diye sorar vebaya.
-Bağdat'a gidiyorum, beş bin kişinin canını alacağım.
diye yanıt verir veba...

Bir süre sonra dönüş yolunda yeniden karşılaşırlar.
Kervancıbaşı vebaya:
-Sen bana yalan söyledin. Duyduğuma göre beş bin kişinin değil, elli bin kişinin canını almışsın.
-Ant içerim ki beş binden bir tek fazla can almış değilim. Ötekiler korkularından öldüler!
diye karşılık verir veba...



Korkak bir insanın insan gibi yaşama olanağı yoktur. Böyle bir kişi, korkunun karanlığı ve çirkinliği içinde yaşayabilir ancak. Korkunun karanlığı ise, her türlü saçmalığı yaptırabilir. Acılara neden olabilr.

Şu son günlerde ne çok ölüm konuşuyoruz farkında mısınız? Televizyonlar naklen ölüm yayınları yapıyor.
İki ünlü insan barda tanışıp eğlenmişler, sonra da erkek olanın evine gitmişler... Kadın fenalaşmış. Bu durumda ne yapılır? Telefonla en kısa sürede sağlık ekiplerine ulaşılır değil mi? Ama öyle olmamış. Ailesi yazar kaynayan, kendisi de babasının, çok konuşulan gazetesinin, yazı işleri müdürü olan bu genç adam korkmuş, duyulsun istememiş, paniklemiş, örtbas edeceği bir doktor aramak için yollara düşmüş ve geç kalmış... Korkmasaydı, hemen arasaydı belki de kurtulacaktı genç kadın... Ve basına da malzeme olmayacaktı, en azından bu acıyla...

Ünlü sunucu öldü, kendini savunamaz. Gerçekten çok üzüldüm. Her şey çok başka da olabilir.Tüm yazılıp okunanlar bu genç erkeğin anlatımları üzerinden kurgulanıyor... Ünlü bir aile olduğu için de fazla ileri gitmiyor çoğu, gidenlerin hesabı başka biliyorsunuz...

Burada aldatma üzerine de düşünmek durumundayız. Kadınlar aldatır, erkekler çapkınlık yapar anlayışından vazgeçmek zorundayız. Kadın olsun, erkek olsun, evli ya da bekar aldatmak da bir çeşit korkaklık değil midir? Aldatmanın her çeşidi kötü değil midir? İlişkiler yürümüyorsa bitirmeyi göze almak gerekir. Hem düzenim sürsün hem keyfime göre yaşayayım, erdemli insan davranışı mıdır? Bunu tüm insan ilişkileri için söylüyorum.

Ankara Ostim'de işçilerimiz fena şekilde yanarak öldü, anaların feryadı yüreklerimizi paraladı değil mi? Üstelik bu ne ilk ne de son olacak, hepimiz biliyoruz. Sigorta,emek, ruhsat, işçi, işveren, başbakan, bakan, belediye başkanı, kaçak... gibi sözcükler sık sık dillerde dolaştı... İçim çok yandı kayıplarımıza,inanın.
Ama aynı zamanda Ankara'da başka emekçiler, sokaklara düşmüş yüreklice hak,emek, ekmek, insanca yaşam, iş güvenliği diye haykırıyordu... Hükümetin,'Torba Yasa' adını verdiği, referandum benzeri cinlikle hazırladığı yasaya karşı olduklarını duyuruyorlardı. Çünkü yeni haklar veriyormuş izlenimi vererek emekçilerin kazanılmış haklarını da ellerinden alan onlarca maddeyi doldurmuşlardı torbanın içine. Direne direne kazanacağız diyen emekçiler, polis şiddeti altında, hepimiz için mücadele ediyordu.

Koca ülkedeki emekçiler sadece onlar mıydı? Diğerleri korkudan sinmişlerdi, işini kaybetmekten, rahatına kıyamamaktan orada değillerdi. Korktukları, sindikleri için de yürekli emekçilerin çabaları yetersiz kalıyordu.Ve emekçilerin kaderi değişmiyordu. Ölüm kalleşçe insan avlıyordu. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi sigortasız, sendikasız ölenlerin geride bıraktıklarına da bir faydası olmuyordu.

Mısır'ın devlet başkanı, diktatörce kullandığı koltuğunu korktuğu için bırakamadığını duyuruyordu...

Her yerde ve her çağda karşımıza çıkan kötülüklerin nedenine baktığımızda kökeninde korkunun bulunduğunu görürüz. Bazı hükümdarların, sultanlıklarını yitirme korkusuyla ülkelerini yakıp yıktıklarına, bazı devlet adamlarının da kişisel çıkarları yüzünden halkı kırıp geçirdiklerine, toplumu ateşe verdiklerine tanık oluruz ne yazık ki...

"Yüreklilik yıldızlara, korku ise ölüme götürür insanları." der Seneca.

Çok eski zamanlardan beri korku,insanları, bunalımlara itmiştir, sorunları içinden çıkılmaz felaketlere dönüştürmüştür. Çağlar ötesinden Epiktetos şöyle seslenir bize:
"Yoksulluktan, tutsaklıktan, sürgünden ve ölümden korkmamalıdır. Yalnız korkudan korkmalıdır."
Haksız mı?

4 Şubat 2011 Cuma

TORBA

"Her şey, 1991 yılının haziran ayında dönemin İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli'nin, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne Ünal Erkan'ı atamasıyla başlıyor.
Erkan göreve gelir gelmez en fazla Polis Akademisi'yle ilgili şikayetlerle karşılaşıyor.
Daha önce Polis Koleji'nden mezun olanların devam edebildiği Polis Akademisi'nin ilk ve son sınıflarına, yapılan bir düzenleme ile dışarıdan da öğrenci alınmasından yakınılıyor.

Hatta dışardan alınanların çoğunluğunun belli bir tarikatın üyesi oldukları ileri sürülüyor.
Şikayetlerde, 'mezun olacak tarikata mensup seçme öğrencilerin' Emniyet'in istihbarat, personel, muhabere birimleri ile polis okullarına atanacakları da ileri sürülüyor.

Bir gün saat 23.30'da Bakan Kalemli ve Genel Müdür Erkan'a şu şikayeti ulaşıyor:

'Polis Akademisi'nde gece saat 24.00'te mezuniyet kura çekimi yapılacak. İşin içinde sahtekarlık var. Tarikat mensupları önemli yerlere atanacak.'

Erkan, inanmak istemiyor, gece yarısı kalkıp Akademi'nin yolunu tutuyor.İçeri girdiğinde şikayetin doğruluğu ortaya çıkıyor.

Mezuniyet kura çekimi yaptıranları masadan kaldırıyor ve kendisi oturuyor.

Kuraya gelen öğrencilerin listesini incelediğinde, bazılarının karşısında işaret bulunduğunu görüyor.
Masanın altında ise iki ayrı kura torbası...

Kura torbalarının birinin içinde Emniyet'in istihbarat, personel, polis kolejine ilişkin yerler çıkıyor.
Diğer torbada ise, karakollar ve diğer sıradan görev yerleri...

Kurasını çekmiş olan ve karşısında işaret bulunan öğrencileri tek tek inceliyor. Hepsinin daha önce ayarlanmış torbadan kuraları çektiği ortaya çıkıyor.

Öğrencilerin Akademi'ye girişlerini araştırdığında, yüzde 90'ının kolej kökenli olmadığını, son anda yapılan düzenlemeye göre Akademi'ye birinci sınıftan veya son sınıftan katıldığı tesbit ediliyor.

Bu öğrencilerden bazılarını sorguya çekiyor.
Öğrencilerden biri şu itirafta bulunuyor:

"Biz Karşıyaka semtinde F.G.Hocaefendimizin açtığı ışık evinde toplanırız. Orada eğitim alırız..."

Geniş çaplı bir operasyon başlatıyor. İşin sorumluları hakkında soruşturma açtırıyor ve mahkemeye sevk ediyor.

Erkan, 9 ay görevde kalıyor, ardından Olaganüstü Hal Bölge Valiliği'ne atanıyor.

Aradan geçen zaman içinde o dönemde görevden el çektirilen kişilerin hemen hepsinin Emniyet'e döndüklerine tanık oluyor.

Hem de bugün birçoğu kritik noktada oturuyor.
Açtırdığı soruşturma dosyaları ise kayboluyor..."

Köstebek
Dr Necip Hablemitoğlu
s. 318-319-320




EK
:POLİS DEVLETİNİN NERESİNDEYİZ?
Mustafa Özkan yazmış.


17 Haziran 2010 Perşembe

TENİS ŞAMPİYONASI ZONGULDAK'TA




Tenis, zengin sporu bilinir değil mi? Ama Zonguldak'ta öyle değil. İsteyen herkes bu spora tıpkı futbol,voleybol, basketbol gibi kolayca ulaşabilir.

Çocuklarımız erken yaşta tenisle tanışıyorlarZonguldak'ta . Ancak sürdürüp sürdürmemek onların ilgi ve isteklerine bağlı oluyor. Aralarından çok başarılı tenisçilerin yetiştiği bir gerçek.

Türkiye Tenis Federasyonu'nun düzenlediği "14 Yaş Türkiye Şampiyonası" bu yıl Zonguldak'ta düzenleniyor. 19-27 Haziran 2010 tarihleri arasında yapılacak şampiyonaya 102 erkek, 78 bayan 180 tenisçi katılacakmış. Anlayacağınız bir hafta süresince Zonguldak'ta tenis de konuşulacak...

Dün akşam "Yaz Sezonu Açılış Kokteyli" vardı. Bir iki fotoğraf çektim. Bakın:

Dün akşam bir dost, Türkiye'de ilk Tenis Kortu İzmir'de, ikincisi ise Zonguldak'ta açılmış, diyince şaşırdım. İzmir'de ne zaman açıldığını bilmiyorum. Ama Zonguldak'ın tenisle buluşmasının çoook eskilere dayandığını eşim sayesinde elime geçen şu eski fotolardan biliyorum.
1940'lı yıllar'dan...
18 Temmuz 1951
Zonguldak-Ankara Kavaklıdere Tenis Kulupleri
Zonguldak Fener Sahası

İlk tenis kortu Fransızlar tarafından açılmış Zonguldak'ta.Madenlerin işletilmesi de onlardaymış o zamanlar. Daha önce bu konuya değinmiştim, tekrarlamayayım şimdi. Şu anda pek çok kortumuz var artık.

Bu da geçen gün arkadaşlarla kortta buluşmamızdan bir anı...

Spor yapmalıyız desem mi? Hocanın yaptığını yapmayın, söylediğini yapın sözünden cesaret alarak söyledim bile... En azından çocuklarımıza çeşitli olanaklar sunmak zorundayız. Taş atacaklarına top atsınlar değil mi ? Kalem tutsunlar, kitap okusunlar, birbirlerinin elini tutsunlar...
Unutmadan ekleyeyim. "Ağaç yaşken eğilir."

Hadi hoşçakalın.

Samsun dönüşü, görüşmek üzere. Yolcu yolunda gerek...

23 Mayıs 2010 Pazar

GÜNAYDIN



Bugün zamanımın çoğunu çarşıda geçirdim. Ve nereye uğradıysam televizyonlar açık, bir yandan CHP kongresi ilgiyle izleniyor, bir yandan da Kemal Kılıçdaroğlu'na övgüler diziliyordu.

Sanki üzerimize çöken taşkömürünün ağırlığı,
kara bulutlara karışıp gitmiş. Bir aydınlık çökmüş yüreklere, yüreklerdeki umut ışığı gözlerde parlamaya başlamış. Nicedir böyle değildi yüzler...

Bayram değil, seyran değil, ama bir başka coşku, bir başka canlanış, bir başka yeniden doğuş, diriliş var. Ölü toprağı atıldı mı ne?

Zonguldak, Kemal Kılıçdaroğlu'nu bağrına basmaya hazırlanıyor... Yurt gezilerine Zonguldak'tan başlamak iyi bir başlangıç olacak.

Evet, grizo ilk kez olmuyor bu kentte, daha önce de oldu. Ancak bugüne kadar hiçbir yetkili, "Kaderinize razı olun!" demedi. Kimse "Abartıyorsunuz!" diyerek acıları hafife almadı. Zonguldak kırgın, Zonguldak kızgın, Zonguldak öfkeli ve Zonguldak Kemal Kılıçdaroğlu'nda umutlarını yeşertmeye hazır bekliyor. Aslında Tüm Türkiye artık yeter, diye bağırıyor! Duyuyor musunuz?

Bundan sonra daha çalışkan, daha dikkatli olmak gerekiyor. Seçimde elektrikler kesilebilir, bilgisayarlara yeni programlar yüklenebilir. Şeffaf sandıklar kaybolabilir. Herkese görev düşüyor. Benden hatırlatması.Uyanmak zamanı geldi de, geçiyor bile...

Günaydın, herkese günaydın. İyi sabahlar olsun...

20 Mayıs 2010 Perşembe

ZONGULDAK KADERİNE AĞLIYOR


"Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul yetim"





Bilenler biliyordu zaten. O patlamadan kurtulan olmazdı, olamazdı! Kötü haber bugün duyuruldu. Gittiler, herkesin başı sağolsun...

Ekmek kimi zaman aslanın, kimi zaman da yerin yedi kat derinliklerinde... Onlar da buldukları ekmek kapısında çalışmaya başladılar. Onlar şanslıydı, işsizliğin giderek arttığı, işsizler ordusuna her gün yeni elemanların katıldığı bir sırada iş bulmuşlardı!

Önceden aşçıymış birisi, sonradan madenci olarak işe alınmış özel bir şirket tarafından! Kader, keşke işsiz olsalardı... İşsizler bakın şans sizden yana dönüverdi!


Kader dediler...
Siz alışkınsınız dediler...
Bu işi seçerken öleceğinizi biliyordunuz dediler...
Protesto edenlere provakatör dediler...
Polis havaya ateş açtı, sesinizi kesin dediler...
Koruma ordusuyla geldiler, polisten duvar ördüler, tek tek çadırlarda yakınlarıyla görüştüler, sadece bizim dediğimizi dinleyin dediler...

Evet bu kader!

İşsizlik kader...
Yoksulluk kader...
Yolsuzluk kader...
Tersanede ölmek kader...
Trafikte ölmek kader...
İşten çıkarılmak kader...
Her şeyi satıp savmak kader...

Emekçiler yoksullaşırken, özel maden ocaklarını kapanların kısa sürede köşeyi dönmesi kader!

"Herkes kaderine boyun eğmeli!" değil mi?

"Kader, kime şikayet edeyim seni?"

Acımız büyük...

İşi bilenlerin etkisiz ve yetkisiz bırakıldığı; iş bilmezlerin baş tacı edildiği bu dönemde Türkiye'nin kaderi bu...

Ağla Sevgili Yurdum, kaderine ağla!

18 Nisan 2010 Pazar

BUGÜN GÖRDÜM, GÖSTERMEK İSTEDİM

Zonguldak'a Site'den baktım...








Fener'den Zonguldak'ı çektim...

Yerdeki serçelere bakar mısınız?




"Hiçbir başarı tesadüf değildir." Doğru...

Yunus Emre:

" Sevdiğimi demez isem
Sevmek derdi beni boğar "

demiş ya, Yunus'un torunları da boş durmamış yazmış. Yazmış, ama yazdığının bir duvar olduğunu unutmuş!

Git ona git, durma söyle desem mi ki?
Ya o da duvar gibiyse n'olacak?

İsyan Şehri, diye yazan genç, acaba kendi isyanını mı duyurmak istemiş? Yoksa Emeğin Başkenti Zonguldak'ın giderek genç emekliler şehri oluşuna mı vurgu yapmayı düşünmüş? Ya da ya da İŞSİZLİK batağında debelenen kendisi gibi gençlerin dramını mı haykırmış? Kimbilir belki hepsini ve daha fazlasını...




Yukarıdaki güzellikler için söze gerek var mı?


Bu da ne, diye merak edenler için...
Ağaçların arasından görünen sistemden çöpler, küller aşağıya çöp arabasına kolayca aktarılıyor...
Yol ayrımına geldik işte... İkisi de bizi güzelliklere taşıyor, ama ben tercihimi sağdan yana kullanıyorum. Çünkü orası beni evime, yuvama götürüyor...

Kül yağmurları buralara da uzanmadan çekmek istedim...



EK 1) Kirletmeden, elimizdeki güzellikleri tüketmeden, sağlığımızı yitirmeden, insanlığımızı kaybetmeden, durup düşünmek, görüp göstermek gerekir...
Sonraki "keşke" lerin bir anlamı olur mu?

EK 2) BİR DELİNİN POLİKLİNİK ANILARI
"Tedavi Etmek ya da Etmemek" yazısını okuyun lütfen.
Sonra İZLEDİKLERİNİZİN ARASINA ALACAĞINIZI
Düşünüyorum...

EK 3) Dün gece hem ütü yaptım, hem de fotoları ekledim. Yorumsuz yayınladım, ama içim rahat etmedi. Şimdi "Her Açıdan" ı Star TV'de izlerken resim altı notlarıyla birlikte eklemeleri de yaptım. İnternet bağlantısı gidip gidip gelmiyor. Gelince yayınlayacağım.
Bu arada, Her Açıdan programına ikinci kez katılan Ceza Hukukçusu Prf Dr.Metin Feyzioğlu'nu hayranlıkla dinliyorum. Programı hazırlayıp sunanlara da teşekkür ediyorum.

İYİ PAZARLAR...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...