Cahit Sıtkı Tarancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cahit Sıtkı Tarancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2012 Çarşamba

ŞU DÜNYA GÜZELİM DÜNYA


"Bir nisan havası değil mi esen?
Zincirlere, kelepçelere inat,
Kanatlarımı açmak zamanıdır;
Allahaısmarladık kaldırımlar."
"Ben gemi olurum, sen kaptan ol;
Yelken açarız bir sabah vakti,










Güneşte gölgemiz olur deniz.
Yolculuk! derken adamızdayız."









 



"Süt beyaz bir martıyım açıklarda,
Gemilere ben yol gösteriyorum."




"Bir tren sesi duymayagöreyim,
İki gözüm,
İki çeşme."










Atatürk'üm çıkmış yücelere seslenir;
Ben ölmedim çocuklar ben ölmedim.

"Bugün yaşıyorsam
Güler yüzle emin
Tertemiz gökler altında
Dağlarım denizlerimde dost
Toprağımda dolaşıyorsam
Gecem gündüzüm hürse
Sendendir
Sendendir Atatürk..."  
(S.Taşer)


 "İsterdim tercümanım olasın,
Tanıtasın beni balıklara,
Vahşi kuşlara ve çiçeklere;
Bizdendir diyesin benim için."



Şairler, iyi ki şairler var ve de onların şiirleri...









"Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
 

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.








Ne güzel demiş Cahit Sıtkı değil mi?

"Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun."

"Seversin dünyayı doludizgin
 ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak"






Şu dünya güzelim dünya
Tıkır tıkır işliyor,
İnsanlar insanlar insanlar
Neden böyle çekişir durur?
Aklım ermiyor.

Şiirler: O.Veli, N.Hikmet,C.Sıtkı,S.Taşer, C.Külebi'den
Gezi:Çatalağzı,Türkali,Filyos,Muslu,Çaycuma,Magada'dan...
Zaman: 23 Nisan 2012   
  

19 Haziran 2011 Pazar

"BABALAR GÜNÜ"NÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Bugün Babalar Günü...

Yeterince içselleştirilmese de, babalarımızı hatırlatan böyle bir günün olması bence çok önemli. "Baba" pek çok anlamı birden yüklenen bir sözcük.

Bugün gerçek babaların günü, en çok ihmal ettiğimiz babalarımızın günü... Evet babalarımıza gerekli ilgiyi, sevgiyi, yakınlığı gösteremedik çoğumuz. Çünkü o, hep güçlüydü bizim gözümüzde. Güvenilecek, sığınılacak bir liman; bizi korumayla, kollamayla görevli bir yüce insan... Onun da sevgiyi duymaya, öpülüp okşanmaya gereksinimi olduğunu çok sonraları öğrendik. Kimimiz için iş işten geçmişti artık; ama henüz bu şansı yitirmeyenlerin yapacağı çok şey var, onlar için. "Yaş ne olursa olsun baş çocuktur; okşanmak ister." değil mi?

Bakıyorum da en güzel şiirlerimizi annelerimiz için yazmışız.Babalar için yazılanlar yok denecek kadar az. En ünlüsü Can Yücel'in; babası unutulmaz Milli Eğitim Bakanlarımızdan Hasan Ali Yücel için yazdığı "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" şiiridir ki onda da acı bir yakınma vardır bildiğiniz gibi.

"Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş çağırırlar İstanbul'a,
Bi helalleşmek ister elbet, değil mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu!"

Hastalandığı zaman sevindiğini söylüyor çocuk Can, çünkü babası ancak o zaman eve gelebiliyor.

"Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de hep gidici -hep, hepp acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım, nereye gitti."

Bunda toplumun anne olacaklara yükledikleri anlamla babalara yüklediği anlamın farklı oluşunun etkisi var büyük ölçüde... Hasan Ali Yücel, çocuğunu ihmal etme pahasına görevini başarıyla yürüten bakan iken eminim fazla suçluluk duygusu yaşamamıştır. Ama tersi olsaydı, Can Yücel'in annesi bakan olsaydı, aynı gönül rahatlığıyla çalışamayacaktı. Hem toplum onu kınayacaktı, hem de kendisi suçluluk duyacaktı.Bu durum ister istemez anneyi yakın, babayı uzak tutuyor çocuklardan.

Erkekler ağlamaz, babalar fazla gülmez, çocuklarla yüz göz olunmaz, birinden korkması gerekir, akşam baban gelsin görürsün anlayışı bugün değişse de hala geçerli olduğu yerler vardır. Genç anne- babalarda da kalıntıları devam ediyor.

Evet, anneler doğuruyor; emziriyor bu en güzel annelik görevi; ancak ondan sonrasını paylaşmak zorunluluktur. Kendimizi kandırmayalım, burada çoğu baba kaytarıyor. "Ben yediremiyorum, seni istiyor, benimle uyumak istemiyor..." gibi gerekçelerde yapabileceklerini başarmaya çalışmıyor, çabucak pes ediyor. Çünkü anneye yardımla görevli sayıyor kendisini. Kendinin de anne kadar sorumlu olduğu öğretilmemiş ki ona...

Babalarımızı çoğu kez anlamadan seviyoruz. Tanımadan büyüyoruz. Bizimle oynaması, başımızı okşaması yetiyor bize... Fazlasını beklemiyoruz, uzak olmasını özgürlüğümüz için gerekli sayıyoruz bazı zamanlar.

Ama bu kadarıyla yetinmemeliyiz. Daha sıcak ilişkiler kurmak için çabalamalıyız. Bunda babalara büyük görev düşüyor. Çocuklarımızın babalarına en az anneleri kadar ihtiyaçları var, unutmayın. Onları sevdiklerinden asla kuşkumuz yok, ancak babalık görevlerini tam olarak yerine getirip getirmedikleri sorgulanılmalıdır; eksikler giderilmelidir. Emin olun çok güç değil, üstelik oldukça da zevkli bir görev. Karşılığında mutlu, daha çok sevilen; sevgiye dayalı saygı duyulan gerçek baba olacaksınız. Ve daha mutlu, ayakları yere basan, kendine güvenen çocuklarınız olacak, değmez mi bütün emeklere?

Benim babama gelince, onu çok seviyorum; hep sevdim. İyi ki benim babam... Sağlıklı uzun ömür diliyorum ve sevgiyle kucaklıyorum. Birlikte çok güzel şeyler paylaştık, zevkli yolculuklar yaptık, anladık birbirimizi...Bizler için yaptıklarına sonsuz teşekkür ediyorum. "Babalar Günü"n kutlu olsun Sevgili Babacığım.

Bugün telefonla konuştuk, yakında kavuşacağız. Ellerinden öpüyorum...

"Kar mı yağmış şu Harput'un başına
Kurban olam toprağına taşına"
diyorum memleket özlemiyle senin için. Seni çok seviyorum.

Bu arada tüm babaların "Babalar Günü" kutlu olsun, çocuklarıyla mutluluktan mutluluğa koşsunlar hiç yorulmadan...

Babasını yitirenleri sevgiyle kucaklıyorum, bunun onlara hiçbir faydası olmadığını da bilerek yapıyorum bunu. Kimse o acıyı dindiremez. Bakın Cemal Süreyya soruyor bize:

Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum,
Yıkadılar,aldılar,götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu, kör oldum.

Şair acısını, özlemini haykırmıyor mu? Nasıl eksik kaldığını, yolunu yöntemini şaşırdığını bundan etkili kim anlatabilir ki... "Kör oldum!" diyor, daha ne desin? Zamanla kalbinin en güzel yerine yerleştiğini yaşayarak görmüş müdür bilmiyorum. Nur içinde yatsınlar, onlar evlatlarında yaşıyorlar...

"Gariplik" şiirinde Cahit Sıtkı Tarancı ise babasına sitem ediyor. Yaşadığı olumsuzlukları -kendi babasıyla yaşadığı- sağlıklı ilişkinin yokluğuna bağlıyor...

"Babam kırdı beni ilk önce babam
Dosttan gördüm kahrın daniskasını
Nankör çıktı iyilik ettiğim adam
Sevdiğim kız da savdı sırasını"

Ali Püsküllüoğlu " Baba" şiirinde yalnızlığın, babasız geçen akşamların, bir çocuğu nasıl etkilediğini gözlerimizin içine içine sokuyor. Acıyla ürpertiyor okuyanı değil mi?

"Yalnızlığımdır hep bıçakların kestiği
Akşam çayında galetalarla yenen
Koyu atlar görürünür terkisinde
Ne kadar kaçkın varsa evden

Uykumdur sokaklarda sürünür
Ya da düşer bir kadının elinden
Yorgunluğumdur daha çok aşk
Gelip gider o şehrin gemilerinden

Esmerdir akşamlarda babam
Çok esmer güler resimlerinden
O kadar yakın bilmediğim
Ölüme çok uzak günlerinden

Ellerimdir dalgınlığımda hep
Hep bardaklara, sular dururken
Sürahilerde -akşam vakitleri
Akşam çayına gelmeyen

Bir baba, aydınlıksız odalarda
Çok esmer resimlerinden"

Akşam çayına babanın gelmeyişi, odaları aydınlıksız bırakıyor çocuğun gözünde...

Aşık Veysel babaya vefa duygusunun gereğini bakın sazıyla söyleşisinde, bir baba edasıyla, nasıl dile getiriyor: :

Sazıma

Sen petek misali, Veysel de arı
İnleşir birlikte yapardık balı
Ben bir insanoğlu, sen bir dut dalı
Ben babamı, sen ustanı unutma"

"Ağlamalar" şiirinde Hasan Hüseyin Korkmazgil bir başka boyutunda bakıyor babalarımıza:

"Gördüm babaların ağlamasını
Dalları düğüm düğüm
Gövdesi kahve falı
Bir zeytin ağacını köklemek var ya
Sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
Kazma vurmak beş yüz yıllık meşeye
Acısını duymak var ya kopmanın
Babaların ağlaması işte o
Babaların ağlaması öyle zor."

Babalar-analar ağacın kökü, bizse dallarıyız...
Hiç kimse ağlamasın, babalar da... Birlikte güzel günlerle kucaklaşmak varken, ağlamak, ağlatmak niye? Kimseler ağlamasın, gidenlerin gözü arkada kalmasın. Çocuklarımız mutlu oldukça biz ana-babalar da mutlu olacağız, onlarda yeniden yeniden doğacağız...


Son olarak Tevfik Fikret'in, oğlu Haluk'un kişiliğinde, hepimize yaptığı seslenişe bakalım mı?

"Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşündürüyorsun, bilir misin? Babasız,
Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
Siyah-ı mateme benzer teraney-i idi..."

Paylaşmak dileğiyle...
Sevgimizi, ilgimizi, dostluğumuzu, sevincimizi, üzüntümüzü, acımızı, dünyamızı...

13 Nisan 2010 Salı

ONLAR NASIL YAZMIŞ?

Yalnız olsaydım yazardım!

Belki bir kaçış, belki çeşitli mazeretlere sığınış, belki de gerçeklik payı da olan bir özlem...

Bir aile, iki çocuk ...
Öğretmenlik ve geceler boyu süren, binlerce sınav kağıdını değerlendirme çalışmaları.
Yanlışlar yanlışlar yanlışlar, bitmez tükenmez yanlışların düzeltilmesine katkıda bulunma çabaları.
Ve okullardaki sosyal etkinlikler, kutlanacak önemli günler, anılması gereken değerli kişiler, bilgi ve kültür yarışmaları, münazaralar, okunası kitaplar...

Ama bugün şunu düşünüyorum: Yazma eylemi bir tutku ise o bir yolunu bulur, her şeyin herkesin önüne geçer.
Ama:

İkisi de olsun, yani hem yazayım; hem de yaşayayım dediğiniz anda işte böyle yarım yamalak oluyor her şey.

Ayrıca kadın ya da erkek oluşunuzla da ilgili bir durum mu bu?
Mutluluk ya da mutsuzluk yazmayı tetikler mi? Hangisi daha etkili? Yalnızlar daha kolay mı yazar?

Neyse efendim konu zaten ben değilim. Edebiyatımıza bakmak istiyorum: Nasıl bir yaşam içinde yazan olmuşlar?

İlk aklıma Bedri Rahmi Eyüboğlu geliyor. Eşine:

"Karadutum, çatalkaram, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin
......
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın." diye sesleniyor.

Karşılıklı yazdıkları mektupları, sonradan, çocukları kitaplaştırmış.

Aynı Bedri Rahmi şunu da diyor.

" Ben güzele güzel demem
Güzel faydalı olmalı
Güzel dediğin işe yaramalı
Kadın mı? Hamur yuğurmalı
Çocuk doğurmalı"

İşte bu durumda gel de yaz bakalım! Yazarsın, yazarsın AMA...
Suçlu suçlu, kaçamak kaçamak, araya sıkıştırarak, herkesin gönlünü de yaparak...

Oysa bu sıralarda Sevgili Bedri Rahmi, masasına kurulmuştur bile.
Yine de hakkını yemeyelim, oturmuş ama, sevdiğine güzel dizelerle seslenmeyi de unutmamış usta.

***
Abdülhak Hamit Tarhan da eşine şiir yazan sanatçılarımızdan, ünlü Makber şiiri var, bilirsiniz.

Eşi Fatma Hanım'ın ölümü üzerine:

" Yarimdi o, yoktu rakibi,
Olmuş idi ruhumun tabibi.
Şimdiyse elimde yok ilacım,
Lakin onadır hep ihtiyacım." der.

"Eyvah, ne yer ne yar kaldı!"
diye haykırır.
Ölüm acısının, onu ve eserlerini olgunlaştırdığına tanık oluruz.

Yine veremden ölen Nelly Hanım için de, ölümü üzerine "Medfen" adlı, yarım kalan bir şiir yazmıştır.
"Sensiz de seninle de yaşanmaz" dediği aslen Belçikalı olan üçüncü eşi Lüsiyen Hanım için de...

****

Edebiyatımızda aile, ev mutluluğuna en çok değer verenlerden biri Tevfik Fikret'tir. Her haliyle kusursuz bir aile kişisidir o. Ancak birkaç küçük şiir dışında, onun aşk şiiri yoktur.

Yaşadığı dönemdeki siyasi baskıların ağırlığı, inzivaya çekildiği Aşiyan'ında, yurdun ve milletin dertlerini dile getiren şiirler yazdırmıştır Fikret'e. Bu şiirleri gizli gizli, elden ele dolaşmıştır o zamanlar. Sis, Sabah Olursa, Mazi...Ati, Tarih-i Kadim, Han-ı Yağma önemli şiirleridir Kişiseli değil, toplumsalı yeğlemiştir T.Fikret.Bu arada resim yapacak zamanı da olmuştur.

"Ümidimiz bu, ölürsek biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak..."

Bugün Fikret'in kurduğu Aşiyan(kuş yuvası) bütün Edebiyat-ı Cedide'yi de kanatları altına sığdıran bir ev müzesidir.

***

Cenap Şehabettin dört kez evlenmiş ve genel aşk şiirleri yazmıştır birilerine. Pek başarılı olduğu söylenemez. Kadına bakışı da çelişkilidir. Bazen göklere çıkarırcasına över, bazen de yerin dibine batırır kadını şiirlerinde...
Bence onun en büyük eseri, özdeyişlerini topladığı Tiryaki Sözleridir. Örnek mi?

"Köhne fikirler paslı çivi gibidir; söküp atmak çok zordur."

"Yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa rastlanır; birisi sürünerek, öteki uçarak yükselmiştir."

"Gündüz kandilini hazırlamayan; gece karanlığa razı demektir."

***

Türk edebiyatının en büyük romancısı kuşkusuz Halit Ziya Uşaklıgil'dir. Bir kolu İzmir'de, öteki İstanbul'da bulunan köklü ve zengin bir ailenin çocuğu olması onun için olduğu kadar edebiyatımız için de bir şans olmuştur. İyi bir eğitim almış, dil öğrenmiş, yurtdışını tanımış, pek çok değerli eserle küçük yaşlarından itibaren tanışmış, okumuş okumuş okumuştur. Ve edebiyatımıza seçkin eserler kazandırmıştır.

Ve anılarını anlattığı "Kırk Yıl" , "Saray ve Ötesi" önemlidir bu konuda.
Batı ölçüsünde Türk romanın kurucusu sayılır. Kırık Hayat'lar, Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah yaşamından kesitler taşır. Kişileri ve olayların geçtiği yerler köşkler, konaklar ve orada yaşayanlardır. Halk buralarda görevli olanlardan ibarettir.Kendi çevresidir ele aldığı. Ancak olaylar ve kişiler çok başarılı bir şekilde kurgulanmıştır.
Bir Acı Hikaye'de, yirmi üç yaşında ölen oğlu Halil Vedat'ın ölümünden duyduğu acıyı ve kişisel anılarını anlatır.

"Hayat arkadaşım" dediği iyi bir eşi ve aile düzeni vardır. Ve o bu ortamda altmış yıl yazmıştır.Birbirinden değerli eserler vermiştir.
İstanbul, Boğaz eserlerinde can bulmuştur.

***


Karşı Adalar'da ise ikisi de eşini bulamadan ölmüş Hüseyin Rahmi Gürpınar'la Sait Faik Abasıyanık'ın boş köşkleri durur.

Hüseyin Rahmi, odasında başka bir soluğun varlığına dayanamayacağını söyler. Romanlarındaki eşler birbirlerine ve çocuklarına çoğunlukla ihanet ederler.

Hüseyin Rahmi'nin çevresi H.Z.Uşaklıgil'inkilere taban tabana zıttır. İstanbul'un kenar mahalleleri, esrarlı köşeleri, her cins halkın bulunduğu yerleri, batakhaneleri, şehir dışındaki yerleri seçmiştir.
Romanlarının çoğu acıklı bir dersle biten H.Rahmi kötümser, bezgin, umutlarını günden güne yitiren, ama bu yitikliğini mizah ve eğlence perdesi altında başarıyla gizleyen bir kişilik olarak çıkar karşımıza.

Annesini üç yaşındayken kaybetmiş, memurluk nedeniyle babasından da ayrı kalmıştır. Aksaray'da anneannesi tarafından bir konakta yetiştirilmiştir. Kadınların çoğunlukta olduğu bir ortamda büyüdüğü için onlar arasındaki ilişkileri, inanışları, töreleri, dil ve anlatım özelliklerini başarılı bir şekilde bize yansıtmıştır. Edebiyatımızda özel bir yeri vardır. Evi Heybeliada'dadır.

Sait Faik ise özlediği bir eş bulma hayaliyle geçirmiştir yaşamını. Annesi Makbule Hanım, Saik Faik'e ömrü boyunca maddi destek olmuş, rahat bir yaşam sürmesini sağlamıştır. Yazın Burgaz Adası'ndaki(şimdi müze) köşkte, kışın Şişli'deki apartmanda oturan Sait Faik, şehrin her köşe bucağını gezip dolaşmış, her türlü insanla içli dışlı olmuştur. Yalnızlığın avantajı da bu mu?

Fazla içki, uykusuzluk ve bohem hayatı sağlığını etkilemiştir.

Ancak çağdaş edebiyata yaptığı katkılardan ötürü, Mark Twain Derneği, 1953'te, onur öyeliğine seçmiştir Sait Faik'i...
Kısaca Sait Faik kadar yaşadıklarını eserlerine alan yazar yok gibidir. O,kendince yaşamış; yaşadıklarını yazmış ve çok başarılı olmuştur. Ona göre:

"Sahici sanatçı ancak coştuğu zaman, ancak güzeli bulduğu zaman yazar. Yalnız keşfettiği zaman..."

***

Yalnız şairlerimizden en zor durumdaki sanırım Ahmet Haşim'dir.
Arkadaşlarının şakalarına kurban edilen aşk arayışları, evliliği o kadar isteyip cesaret edemeyişi, ölümünden üç gün önce kendisine bakan kadını nikahlayışı yaşadıklarının sonucu muydu?

Bağdat doğumlu oluşu ve sekiz yaşındayken annesini yitirişi onu derinden etkilemiştir. Öksüzlüğü, yaşının küçüklüğü ve İstanbul'a getirilişi,yabancı bir çevre Haşim'i olumsuz etkilemiştir. Bir de biraz şaka, biraz gerçek "Arap" lakapı takılması iyice içine kapanmasına neden olmuştur. Bütün bunların yanında fiziksel özelliklerini beğenmemesi kendine güvenini sarsmıştır.
Ancak, şefkat ve samimiyete olan gereksinimi yaşadığı sürece devam etmiştir.
Bu duyguların da etkisiyle şair ya geçmişin anılarına (Şi'r-i Kamer) kaçıp avunmaya çalışır, ya da hayalinde kurduğu ülkelere(Göl Saatleri: Zulmet) sığınır.

"Akşam yine toplandı derinde...
Canan gülüyor eski yerinde.
Canan ki gündüzleri gelmez,
Akşam görünür havz üzerinde..."

O Belde, şiirinin son bölümüyle veda edelim, Sevgili Haşim'imize:

O belde
Hangi bir kıt'a-yi muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dur ile mahdud
Bir yalan yer midir, veya mevcud?
Fakat bulunmayacak bir melaz-ı hülya mıdır?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mai deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı,
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak,
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz (Göl Saatleri).

***

Ömer Seyfettin, ayrıldığı eşinin başkalarıyla gezerken attığı kasıtlı ve şuh kahkahalarla üzgündür. Ancak o üzüntülerini hiç belli etmez. Çoğunlukla neşeli ve yaşama bağlı görünür.
Çocukluk anılarını anlattığı öyküleriyle, Yakorit Sınır Bölüğünde geçen askerlik yıllarının verdiği ilhamla yazdığı öyküleri edebiyatımızda büyük ün kazandırmıştır ona. Otuz altı yıllık bir ömre pek çok yapıt sığdırmayı başarmıştır. Denir ki okurken ve yazarken oldukça azimlidir. Sabahtan akşama kadar hiç durmadan yazdığı da anlatılanlar arasındadır...

***


"Kalbim yine üzgün seni andım da derinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!"

"Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum
Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum."

"Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç

Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül."

"Günlerce ne gördüm ne de bir kimseye sordum,
'Yarab! hele kalp ağrılarım durdu!" diyordum."

Ve sırada Yahya Kemal Beyatlı var, anladınız...

"Dünyada ne ikbal, ne servet dileriz
Hatta ne de ukbada saadet dileriz
Aşkın gül açan, bülbül öten vaktinde
Yaranla tarap yar ile vuslat dileriz"

diyen büyük şairimiz, belki de gizli aşkına duyduğu özlemi dile getiriyordur aşk şiirlerinde. Adı bende saklı, çoook ünlü bir başka şairimizin annesiyle
aşk yaşadığı dedikodusuna dair, bir yerlerde okumuşluğum vardı, ama elimdeki kaynaklara yeniden baktım, bulamadım. Bilen varsa yazsın ne diyim?

Yahya Kemal, daha genç yaşlarında bile çok yaşamış, çok görmüş, çok duyarak olaganüstü güzellikte dizeler yazmıştır. Şiirlerindeki "O" kimi kez sevgili, kimi deniz, bir İstanbul semti ya da ölüm korkusunu aşmaya yardımcı olan evren düşüncesi halinde görünür. "Ben ve o" bir bütünün parçaları durumundadır.

"Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar.
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı
Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı"

diyen şair, yaşadığı dönemde büyük itibar görmüştür. Ancak bugün Yahya Kemal Müzesine baktığımızda eşya sayısının azlığına hayret ederiz. Bekar geçirilmiş bir ömrün yansımasıdır bu tenhalık... Bir otel odasından alınmış küçük masa, hasır koltuk, birkaç kat elbise, biraz kitap...
Ve yaşayan binlerce dize...

***

Ahmet Hamdi Tanpınar, koca "Huzur" yazarı da yalnızlar arasındadır.

Kemalettin Kamu, bir otel odasında yaşama veda etmiştir.

Abdülhak Şinasi Hisar da tek başınaydı.

Orhan Veli Kanık, evlenmeye zaman bulamadan genç yaşında ayrılmıştır aramızdan.

Cahit Sıtkı Tarancı, yalnızlıktan öyle bunalmış ki yatılı öğrencilik yıllarında, kendi kendine, hayali sevgiliden geliyormuş gibi mektuplar yazmıştır uzun süre...

Ziya Osman Saba hiç evlenmemiş, hep hayalindeki beyaz eve övgüler dizmiştir.

***

Bu yazı çok uzadı yine, buraya kadar gelebilenler her türlü övgüyü hak ediyor doğrusu.

Aslında eksik bir araştırma oldu. Daha yenilere bakamadım. Kadınlar hiç yok burada. Belki ayrı bir başlık altında incelenebilir daha sonra...

Burada evliliği kutsamak gibi bir amacım yok. Ancak bana göre iki özgür varlığın kurduğu ortak yaşam hem kadın hem de erkek için önemli bir zenginliktir. Eş ve ev mutluluğu önemlidir.

Ya yazarlık?

,

13 Aralık 2008 Cumartesi

MÜJDE



"Neden sonra nehir yatağında
Kurt ininde kuzu otlağında
Dünya dirlik düzenlik çağında
Düşle gerçek beraber olacak..."

Cahit Sıtkı


Olacak mı dersiniz ?

16 Mayıs 2008 Cuma

MÜJDE



Kuşlar haber verdi bana kuşlar
Gelecekte bir şeyler olacak
Gün dilediğimiz gibi doğacak
İnsan yüzümüz güler olacak

Neden sonra nehir yatağında
Kurt ininde kuzu otlağında
Dünya dirlik düzenlik çağında
DÜŞLE GERÇEK BERABER OLACAK

Cahit Sıtkı Tarancı

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...