Ankara da sıcaktı ama burası çok daha fena... Sıcakla birlikte nem insanın tüm gücünü tüketiyor. Kardeşim dizinden ameliyat oldu, menüsküs olmuş. Ankara'ya gidip döndüm. Şimdi iyi çok şükür...
Babamı getirecektim, istemedi. Ablamla Alanya'ya dönmeyi tercih etti. 83. yaşını kutladık hep birlikte canım babamın...
Yazmak istiyorum, ancak bilgisayarın başına oturuyorum, hemen vazgeçiyorum uzun zamandır. Yazacağım her şey anlamsız geliyor. Ülke gündemi çok can yakıyor. Şehitler şehitler şehitler... 20 yaşındaki gencecik çocuklar pis bir savaş yüzünden canından oluyor.
Ülkeyi yönetenler cenaze namazında saf tutuyor, sonrasında unutup gidiyor. Tek dertleri kardeş kardeş makamları nasıl paylaşacaklarıyla ilgili... "Bak ben seni o koltuğa oturttum; şimdi sıra bende, öyle üzüldüm müzüldüm deme haaa!" Sanki babasının koltuğu ikram masasına konan...
Polisler ölüyor. Birçoğu öğretmen olarak ya da başka bir mesleği yapmak için yetiştirilmiş çocuklar kendi alanlarında iş bulamadıkları için polis yapılmış! İş yok, ekmek parası işte... Ne dense yapmak zorunda, yoksa bir partilinin çocuğu onları tek sıraya dizdirebiliyor suçlu gibi. Aynı kişi polis kantinini de işletiyor babası sayesinde... Astığı astık kestiği kestik iktidar nimetlerini her alanda kullanıyor, memurlar kölesi sanki...
Adalet neydi, milletçe unuttuk... Katiller serbest, yurtseverler tutuklu...
Olimpiyatlara "Güle güle" gittik, herkesi kendimize güldürüyoruz, ağlaya ağlaya döneceğiz anlaşılan. Şaşırdınız mı bu duruma? Ben hiç şaşırmadım. Neden mi?
Eyüp Belediyesi bir yarışma düzenlemiş haberiniz vardır belki... Ben TV'de izledim. Başkan konuşuyor, etrafında 6-7-8 yaşında çocuklar pırıl pırıl, iddialı, yarışa hazırlar... Çocuklara marka vermiş başkan, her gün namaza gelince markanın birini teslim ediyorlarmış. Bir ay sonra eylül ayında statta tören düzenlenip ödül alanlar açıklanacakmış.Çocuk şenliği yapacakmış başkan! En çok namaz kılan çocuklar aileleriyle birlikte "umre"ye gönderilecekmiş. Diğer çocuklara da çeşitli armağanlar verilecekmiş. Başkan iş adamlarına çağrı yapıyor hediyeler için katkı verin, diyor. İş adamlarının kimisi gönüllü, kimisi korkudan yardım yapacaktır biliyorum.
Siz hiç spor yapan, sanatla ilgilenen, bilimsel çalışmalar yapan gençler için böyle bir çağrı duydunuz mu? Olimpiyatlarda başarı uzun soluklu çalışmalar sonucu gelir, ama biz rastgele topladığımız çocuklarla yola çıkıyor, Allah'ın izniyle, madalya toplayacağız, diyoruz. Çocuklardan kendi başarısızlıklarımızı görünmez kılmak, gözden kaçırmak için olağanüstü başarı bekliyoruz. Olacak iş mi bu? Allah'ın sopası yok, olan oluyor ders alan olmuyor.
Ülkenin her yanı yangın yeriyken Suriye'ye savaş çığlıkları atılıyor,kim için, ne için savaşacağız? Bu savaşın gerçek yöneticileri kim? Suriye'den sonra sıra kime gelecek? Daha şimdiden kaç şehit verdik? Sınırlarımız yol geçen hanına döndü, gelen kim, giden kim belli değil. Sınır karakollarının durumu ortada...
Davulcu saatin zilini kuruyor, telefonunun alarımını çalıştırıyor uyanmak için, biz aptalız ya, onun kadar olamıyoruz ya, her gece "dan dana dan dan" sesleriyle uyanmak zorunda bırakılıyoruz. Akşam yemeğini bedavaya getirmek isteyenler belediyelerin iftar sofralarına kuruluyor. Yiyin için saltanatım var benim... Emekçinin hakkını vermezsin olur biter, çalışanın canına okursun, nolacak?
Güzel şeyler olsun diye dilekte bulunmak istiyordum, vazgeçtim. Bir büyük makam sahibimiz, "Güzel şeyler olacak!" demişti de olanları gördük hep birlikte. Sıfır sorundan sıfırı tüketme noktasına geldik ulusça. Sonumuz hayrola...
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Ağustos 2012 Salı
3 Mayıs 2011 Salı
HEPİNİZ VEKİL OLABİLİRSİNİZ
"Ben bir sazcıyım, türkü çalar türkü söylerim. Başka bir bildiğim yok, ama bu şerefi bana layık gören, bu ilim yuvasına sonsuz saygı ve sevgimi sunuyorum."Neşet Ertaş, İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktorluk unvanının verildiği törende, yukarıdaki sözlerle duygularını dile getirdi. 2010 yılında da UNESCO "Yaşayan İnsan Hazinesi" ödülüyle onurlandırmıştı onu. Ne güzel! Neşet Ertaş'ı dinlemeyi çok seviyorum.
Keşke tüm sanatçılarımıza sahip çıkabilsek, sanata gereken önemi verebilseydik...
Bakın Ata'mız ne demiş:
"Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkar olamazsınız."
Sanatsız bir toplumun insanca yaşama şansının olmayacağını bildiğinden Atatürk, sanatçı yetiştiren kurumlar açtı. Çağdaş Türk sanatını geliştirmek amacıyla Avrupa'ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için gençler gönderdi.
Bugün bizleri onurlandıran, ulusal ve uluslararası başarılara imza atan pek çok sanatçımız var. İyi ki, iyi ki...

İşte onlardan biri Mehmet Aksoy, hani Kars'ta "İnsanlık Anıtı" adını verdiği heykeli tamamlanmadan, "Allahu Ekber" nidalarıyla yıkılan sanatçımız:
"1960 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akedemisinin resim bölümüne girdi. Daha sonra heykel bölümüne geçti ve 1961-1967 yılları arasında Prof Şadi Çalık atölyesinde öğrenim gördü. Askerliğini yaptıktan sonra 1969-70 yıllarında aynı bölümde asistanlık yaptı ve bir devlet bursuyla 1970'te Londra'ya gitti. Daha sonra Berlin'e geçti ve Hochschule der Künste'den 1977'de master derecesiyle mezun oldu. 1978'de Türkiye'ye dönerek 1980'e kadar İDGSA'da öğretim üyeliği yaptı.
Aldığı Ödüller:
1966 Devlet Resim ve Heykel sergisi 2. lik ödülü (birinci yok)
1970 Devlet Resim ve Heykel sergisi 1. lik ödülü
1979 Devlet Resim ve Heykel sergisi 1. lik ödülü
1982-1983 Luthar Platz Heykel yarışması 2. lik ödülü
1985 Bundengartenschen heykel yarışması 2. lik ödülü
1990 Ankara Sanat Kurumu Plastik Sanatlar dalında “Yılın sanatçısı” ödülü
1990 III. Asya-Avrupa Bienali büyük ödülü
1990 Plastik Sanat dalında Sedat Simavi Vakfı ödülü..."
Ve biz uzmanların görüşünü bile almadan, tek bir kişinin "ucube", "Tez yıkılaaaa!" buyruğuyla, mahkemenin sonuçlanmasını beklemeden "İnsanlık Anıtı" adını verdiği heykelini yıkıyoruz...
Bir diğer sanatçımız Bedri Baykam; Bedri Baykam'a yapılanları biliyorsunuz? Dolduruşa getirilmiş bir kişinin bıçaklı saldırısıyla yaralandı. Ve bazı kendini bilmezler, utanmasalar, zil takıp oynayacaklardı. Bedri Baykam: "Altı yaşında Ankara, Bern ve Cenevre'de ilk eserlerini sergiledi. Harika çocuk olarak tanımlandığı 1960'lı yıllarda Avrupa ve Amerika'nın birçok sanat merkezinde sürekli olarak sergiler açtı, büyük ilgi gördü. İstanbul Fransız Lisesi'ne devam eden Bedri Baykam 1975 yılında Paris'e taşındı. Sorbonne Üniversitesi'nde işletme ve ekonomi tahsili yapan Baykam, bu fakülteden master aldı. Paris'te aynı süreç içinde L'Actorat isimli özel okulda aktörlük tahsili de yaptı. Baykam 1970'li yıllar boyunca aynı zamanda Türkiye Şampiyonaları'nda önemli dereceler alan ünlü bir tenisçi oldu. 1980 yılında Amerika'ya taşınan sanatçı, 1984'e kadar California College of Arts and Crafts'de resim ve sinema eğitimi gördü. 1987 yılına kadar Amerika'da kalan Baykam, bu süre içinde de San Francisco, New York, İstanbul ve Paris'te birçok sergiler açmaya devam etti. 1987'de atölyesini İstanbul'a taşıyan Baykam, bugüne kadar 100 kişisel sergi açtı, birçok grup sergisine katıldı, birçok kısa metrajlı film ve video filmleri çekti, kısa ve uzun metrajlı filmlerde aktörlük yaptı. Baykam'ın yayınlanmış 23 kitabı bulunuyor."
Tolga Tuncer bir tiyatro sanatçısı, Devlet Tiyatrosunda "Genç Osman" oyununu sergiliyor arkadaşlarıyla birlikte. Ama gündeme düşmesi, bir seyircinin en ön sırada ciklet çiğnemesini, kaş göz hareketiyle uyarmasıyla oluyor.Kıyamet kopuyor. Devletin etkili ve yekilileri hemen devreye giriyor. Sanatçı Tolga Tuncer ifadeye çağrılıyor. Yetmiyor, Kültür Bakanı Devlet Tiyatrolarını kapatabileceği tehdidini savuruyor!Sakız çiğneyen kişi kim mi? Başbakanın kızı Sümeyye Erdoğan:
"2002 yılında girdiği üniversite sınavında sözel bölümde yüzde 23'lük, sayısal bölümde ise yüzde 85'lik dilimde yer aldı ve barajın 120 puan olduğu sınavda 134'5 puan alarak Türkiye'de bir üniversiteye girmeye hak kazanamadı. Daha sonra Gürman Giyim'in sahibi Remzi Gür'ün sağladığı burs sayesinde Amerika'da İndiana Üniversitesi'nde sosyoloji ve siyaset eğitimi aldı."
Eskiden Rahmetli Özal'ın çocukları haber oluyordu. Şimdi hatırlayan var mı? Gelip geçtiler. Bunlar da geçip gidecekler biliyorum.
Ama sanatçılar yapıtlarıyla yaşayacaklardır. Yeter ki özgürlüklerini engellemeyelim...
"İnsanlık Anıtı"nı yıkarken aslında insanlığımızı da test eder duruma gelmiyor muyuz? Gazetecileri, yazarları, bilim insanlarını, sanatçıları hırpalarken; basılmamış kitapları bile cezalandırırken toplumun yaşam damarlarını kopardığımızı fark etmiyor muyuz?
Yakmak, yıkmak, öldürmek kolaydır. Hele günümüzde silah edinmek bu kadar kolayken! Zor olan güzel şeyler üretmektir; alın terine, emeğe saygı duymaktır. İnsanları insanca yaşatmaktır.
Tüm emekçileri saygıyla kucaklıyorum... İyinin kötüyü yeneceği, çirkinliklerin yerini güzelliklere bırakacağı günlerde buluşmamız dileğiyle...
22 Ekim 2009 Perşembe
İZMİR'DEN SEVGİ VE SELAM GÖNDERİYORUM
İzmir Tepekule Kongre Merkezinden sesleniyorum şu anda.
Dünkü toplantıları dikkatle izledim. Sayın Demirel'i hem yakından görme, hem de dinleme olanağını yakaladım. Geçmişte ona haksızlık mı yaptık diye düşündüm. "Süleyman, hep Süleyman demiştik ya! Şimdikiler onu bile özlettiler ya helal olsun!!!
Enerji Bakanı konuştu. Pek de alkışlanmadı. Şurdan bir laf atsam diye geçti aklımdan, ama söyleyeceklerimi aklımdan geçirmekle yetindim. İçeri atılıp çıkamamak da var, gözüm yemedi doğrusu. Başka türlü bağırmam da olanaksızdı, hani şu son zamanlarda moda olan türden. Onların mahkemesi "jet mahkeme", ayaklarına geliyor, suç olan ifadeleri yazmıyor! Bize de böyle bir mahkeme kursalar bak neler neler diyeceğim...
Dün akşam Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezindeydik. İzmir Devlet Senfoni Orkestrası (izDSO)nı dinledik.
Şef: Stefano Mazzoleni
Solist:Francesco Grollo (TENOR)
Giuseppe Verdi, Pietro Mascagni, Giacomo Puccini birinci bölümde; aradan sonra da Rossini, Ernesto De Curtis vb... eserleri seslendirildi.
Küçük bir not: Keşke bizden de birşeyler sunulsaydı. O zaman keyfim tam olacaktı!..
Büyük alkış aldılar izleyicilerden, tekrar tekrar sahneye gelip birkaç parça daha söylediler. Ben de çok beğendim. Özellikle de orkestradaki sanatçıları tek tek izledim. Hepsine ayrı ayrı hayran oldum. İşlerini o kadar büyük bir ciddiyetle ve uyum içinde yapıyorlar ki -keşke ben de bir müzik aleti çalabilseydim- diye iç geçirdim...
Gecenin tek kötü haberi, Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezinde düşmem oldu. Hem de ne düşüş! Yüzükoyun gümmm... O düşüşe karşın hafif bir bilek ağrısıyla sıyırmış olmamı bir şans olarak değerlendiriyorum. Sanırım konserden önce Tepekule'de düzenlenen kokteylde ikinci bira bardağı sebep oldu bu düşüşe... Bir bardak neyime yetmiyordu ki? Yol yorgunluğu, konferans dinleme vb eklenince düştüm işte.... Fazla bir şey yok, yürüyorum.
Şöyle Kemeraltını bir dolaşsaydık isteğimi gerçekleştiremeyeceğim, ayak nedeniyle...
Ben ikinci günkü toplantılara katılmadım. Eşimi dış salonda beklerken de bu satırları yazıyorum.
Bu akşam da körfez turu varmış tekneyle... Bakalım katılıp katılmama konusunda kararsızız. Dün geceyi Konak Öğretmen Evinde geçirdik. Bu gece Dikili'ye yazlığa gitsek diyoruz.
Şöyle bir baktım da yazdıklarıma, neden buradayımı- yazmamışım. Efendim Türkiye 11. Enerji Kongresine eş durumundan katılıyorum ben de...
Şimdilik bu kadar... Blogumu ve blogerleri özlediğimi söylemeden gitmeyeyim. Hepinizi ne çok seviyormuşum meğer...
4 Mart 2008 Salı
KÜLTÜR SANAT EĞİTİM
Cumhuriyetimizin kuruluşu siyasal, toplumsal, dinsel alanlarda olduğu kadar, Türk kültür yaşamımızın her alanında da gelişim başlatmıştır.
Atatürk 'ün "Sanatsız kalan bir ulusun yaşam damarlarından biri kopmuş demektir." sözü , bir ulusun ayakta kalabilmesi için sanatın önemini belirtirken, O'nun sanatın toplum yaşamı için temel gereksinimlerden biri olduğunu bildiğinin de en güzel örneğidir.
İnsan gibi düşünmesini, insan gibi yaşamasını, çağdaş insanlar arasında başını öne eğmeden dolaşmasını bilen " Atatürk Türkiye "si Cumhuriyetin eseridir.
Namık Kemal:
"Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya geliş hüner değildir."
derken insanın amacının ne olması gerektiğini etkili bir şekilde dile getirmiştir.
İnsan yaşam savaşı içinde , yaşamını kolaylaştırmak için değişik araçlar üretmiştir. Bu araçların öncelikle işe yarar olmasına özen göstermiştir.
Daha sonra ise duygulara hoş geleni bulmak, güzel olanı yaratmak gereksinimi duymuştur.
Böylece başlangışta iş, sonra sanat insanda insani özellikleri geliştirmiştir.
Gelişmiş ülkelere lütfen bakınız. Oralarda kültür ve sanat etkinliklerine duyarlık ve sorumluluk daha yaygındır. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise kültür sanat etkinliklerine gereken önem verilmediğinden insan ve çevresi arasında olması gereken denge yeterince kurulamıyor.
Ve bizler ne yazık ki çevremizde iyi, güzel, doğru... ne varsa yok etmek; çirkin' i, yoz' u , geri ' yi egemen kılmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Açın günlük gazeteleri ya da TV 'yi , göreceksiniz. Kültür ve sanata yer veren yok denecek kadar azdır.
Ama yine de ne yaparsak yapalım ülkemizde ille de güzellikler yaratacağız diye direnen inatçıların kökünü kazıyamıyoruz.
Yolsuzluğun, çıkarcılığın, gericiliğin egemen kılınmaya çalışıldığı bir ortamda pırıl pırıl bir iş yapılıyorsa onun değerini iyi bilelim, sahip olduğumuz değerlere biraz dikkatle eğilelim.
Önemsememiz gereken konulardan biri de eğitimdir. Atatürk 1923 yılında Cumhuriyeti ilan etmiş. bir yıl sora 3 Mart 1924 tarihinde de Tevhid-i Tedrisat Kanununu çıkarmıştır. Yani Eğitim Birliğini sağlamak istemiştir.
Bugün yaşadığımız pek çok sorunun kaynağı sonradan bu kanunun gereklerini yerine getirememizden kaynaklanıyor.
Toplumun çocuklarını farklı eğitimden geçirirseniz doğal olarak farklı düşünecek, farklı yorumlayacak, farklı bir bakış açısı geliştirecektir. Hem de bu farklılık öyle sıradan bir farklılık da değil. Karşısındakini düşman belleten bir beyin yıkama eğitimi... Ondan sonra birlikten, bütünlükten söz edilecek ! Buna çocuklar bile güler.
Biri soran, araştıran, sorgulayan, eleştiren bir eğitim sistemi; diğeri her söylenene kayıtsız koşulsuz, sorgusuz sualsiz inanılması istenen , ezberci bir eğitim modeli...
Olacak iş mi ? Kendi ellerinizle toplumunuzu ateşin içine atma değil de nedir bu ?
Bu çılgın gidişten tez zamanda vazgeçmek zorundayız. Bu konuda öğretmenlerimize büyük görev düşmektedir.
Öğretmen, insan denen varlığı kafasıyla, ruhuyla ikinci kez yaratandır. İnsan insanlığını onun eğitimi ve öğretimiyle algılar. Dünyayı değiştiren görüşler, bilimsel buluşlar onun sayesinde kitlelerin malı olur. Unutmayalım ki hiç bir yetenek , emeksiz, disiplinsiz meyvesini vermez.
Bir insanın oluşmasındaki emek ve duygu tüketimini görmemek için kör olmak gerekir. Ama bu körlük , aynı zamanda geleceğe uzanan bir körlüktür. Emekle ve sevgiyle insanın değişebileceğini de görmemek demektir.
Karşıt düşüncedekini öldüren kişi, kendi düşüncesinin inandırıcılığından ve gelecekteki başarısından da umut kesmiş sayılmaz mı ? Öldürmek aynı zamanda önerilen çözümlerin geçersizliğini kanıtlamak değil midir ?
Geleceğimize, gençlerimize sevgiyi, barışı, özgürlüğü öğretmeliyiz. Bunu da sanatsal etkinliklerle başarabiliriz. Onlara yaşama sevinci aşılamalıyız.
Bilgi ve bilim yoluyla korkularını yenerek, doğru düşünmeyi engelleyen her türlü bağnazlıktan arınmış, kişiliğini geliştirme, sonra da toplumsal yaşamda birer değer olma nitelikleri kazandırmalıyız.
Tiyatrolarıyla, orkestralarıyla, operalarıyla, modern üniversiteleriyle; kültürüyle, sanatıyla; öğretmeni, doktoru, savcısı, mühendisi, teknisyeni, memuru, müdürü ile tüm ulus sever insanımızla başımız dik, umutla geleceğe baktığımız bir Türkiye 'ye ulaşmak dileğiyle...
Atatürk 'ün "Sanatsız kalan bir ulusun yaşam damarlarından biri kopmuş demektir." sözü , bir ulusun ayakta kalabilmesi için sanatın önemini belirtirken, O'nun sanatın toplum yaşamı için temel gereksinimlerden biri olduğunu bildiğinin de en güzel örneğidir.
İnsan gibi düşünmesini, insan gibi yaşamasını, çağdaş insanlar arasında başını öne eğmeden dolaşmasını bilen " Atatürk Türkiye "si Cumhuriyetin eseridir.
Namık Kemal:
"Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya geliş hüner değildir."
derken insanın amacının ne olması gerektiğini etkili bir şekilde dile getirmiştir.
İnsan yaşam savaşı içinde , yaşamını kolaylaştırmak için değişik araçlar üretmiştir. Bu araçların öncelikle işe yarar olmasına özen göstermiştir.
Daha sonra ise duygulara hoş geleni bulmak, güzel olanı yaratmak gereksinimi duymuştur.
Böylece başlangışta iş, sonra sanat insanda insani özellikleri geliştirmiştir.
Gelişmiş ülkelere lütfen bakınız. Oralarda kültür ve sanat etkinliklerine duyarlık ve sorumluluk daha yaygındır. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise kültür sanat etkinliklerine gereken önem verilmediğinden insan ve çevresi arasında olması gereken denge yeterince kurulamıyor.
Ve bizler ne yazık ki çevremizde iyi, güzel, doğru... ne varsa yok etmek; çirkin' i, yoz' u , geri ' yi egemen kılmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Açın günlük gazeteleri ya da TV 'yi , göreceksiniz. Kültür ve sanata yer veren yok denecek kadar azdır.
Ama yine de ne yaparsak yapalım ülkemizde ille de güzellikler yaratacağız diye direnen inatçıların kökünü kazıyamıyoruz.
Yolsuzluğun, çıkarcılığın, gericiliğin egemen kılınmaya çalışıldığı bir ortamda pırıl pırıl bir iş yapılıyorsa onun değerini iyi bilelim, sahip olduğumuz değerlere biraz dikkatle eğilelim.
Önemsememiz gereken konulardan biri de eğitimdir. Atatürk 1923 yılında Cumhuriyeti ilan etmiş. bir yıl sora 3 Mart 1924 tarihinde de Tevhid-i Tedrisat Kanununu çıkarmıştır. Yani Eğitim Birliğini sağlamak istemiştir.
Bugün yaşadığımız pek çok sorunun kaynağı sonradan bu kanunun gereklerini yerine getirememizden kaynaklanıyor.
Toplumun çocuklarını farklı eğitimden geçirirseniz doğal olarak farklı düşünecek, farklı yorumlayacak, farklı bir bakış açısı geliştirecektir. Hem de bu farklılık öyle sıradan bir farklılık da değil. Karşısındakini düşman belleten bir beyin yıkama eğitimi... Ondan sonra birlikten, bütünlükten söz edilecek ! Buna çocuklar bile güler.
Biri soran, araştıran, sorgulayan, eleştiren bir eğitim sistemi; diğeri her söylenene kayıtsız koşulsuz, sorgusuz sualsiz inanılması istenen , ezberci bir eğitim modeli...
Olacak iş mi ? Kendi ellerinizle toplumunuzu ateşin içine atma değil de nedir bu ?
Bu çılgın gidişten tez zamanda vazgeçmek zorundayız. Bu konuda öğretmenlerimize büyük görev düşmektedir.
Öğretmen, insan denen varlığı kafasıyla, ruhuyla ikinci kez yaratandır. İnsan insanlığını onun eğitimi ve öğretimiyle algılar. Dünyayı değiştiren görüşler, bilimsel buluşlar onun sayesinde kitlelerin malı olur. Unutmayalım ki hiç bir yetenek , emeksiz, disiplinsiz meyvesini vermez.
Bir insanın oluşmasındaki emek ve duygu tüketimini görmemek için kör olmak gerekir. Ama bu körlük , aynı zamanda geleceğe uzanan bir körlüktür. Emekle ve sevgiyle insanın değişebileceğini de görmemek demektir.
Karşıt düşüncedekini öldüren kişi, kendi düşüncesinin inandırıcılığından ve gelecekteki başarısından da umut kesmiş sayılmaz mı ? Öldürmek aynı zamanda önerilen çözümlerin geçersizliğini kanıtlamak değil midir ?
Geleceğimize, gençlerimize sevgiyi, barışı, özgürlüğü öğretmeliyiz. Bunu da sanatsal etkinliklerle başarabiliriz. Onlara yaşama sevinci aşılamalıyız.
Bilgi ve bilim yoluyla korkularını yenerek, doğru düşünmeyi engelleyen her türlü bağnazlıktan arınmış, kişiliğini geliştirme, sonra da toplumsal yaşamda birer değer olma nitelikleri kazandırmalıyız.
Tiyatrolarıyla, orkestralarıyla, operalarıyla, modern üniversiteleriyle; kültürüyle, sanatıyla; öğretmeni, doktoru, savcısı, mühendisi, teknisyeni, memuru, müdürü ile tüm ulus sever insanımızla başımız dik, umutla geleceğe baktığımız bir Türkiye 'ye ulaşmak dileğiyle...
5 Kasım 2007 Pazartesi
TAKDİR
3 NİSAN 1974
Samsun
Bu sıra okumaya verdim kendimi...Beğendiklerimi paylaşmalıyım.Güzel bir söz önce:
"Hayat onu sevdiğin ve ona yaklaştığın müddetçe tatlıdır. "
Ben de seviyorum hayatı ve insanları... Mutluyum.
Şimdi de Cemil Sena' nın Büyük Adam Olmak kitabından bir bölümü yazalım: "Bana bilim ve sanatın takdir edilmediğinden bahsediyor ve bu takdirsizlik yüzünden çalışamadığını ve yeis içinde olduğunu söylüyorsun.
Genç okuyucu ! Etrafımızdaki insanlar bizi takdir etmek , beğenmek için yaratılmış değillerdir. Sen , beğenilecek bir iş yaptığın gün bile alkıştan mahrum kalabilirsin. Nice büyük bilim ve sanat dehaları nankör ve kurak devirlerde yetiştiler ve ne büyük açlık ve hakaret içinde mahvoldular. Onları kendi zamanları değil, biz takdir ediyoruz. Fakat onlar gene çalıştılar. Kısır ve kurak olanlara hayat vermek için, bugünü ve kendilerini değil yarını ve bizimkileri düşüneceksin. "
Nedense bu yazı beni çok etkiledi... Sık sık okunması gereken bir yazı.Yazara katılıyorum. Keşke öyle olmasa yetenekler zamanında anlaşılsa, beğenilse, alkışlansa....Bunlardan geçtim, şöyle yazarlarımıza, şairlerimize baktım da hapisaneden geçmeyen yok gibi... Yazık!
Biraz önce pencereden postacının güçlükle yurdun yokuşunu çıktığını fark ettim. Yorulmuş belli. Sabah sabah , neyin nesi diye kapıya koştuk. İki tane telgraf getirmiş. Biri yıldırım!...Umalım iyi haberdir. Sahiplerine haber vermeye gitti, yakın arkadaşları.
Düşünüyorum da geçen hafta bugün.........."Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım ( günlerim ) ."
Biraz içim sıkılıyor. Hep düşünüyorum.
" Dağbaşında " diye başlıyor Orhan Veli ve devam ediyor:
Dağbaşındasın
Derdin günün hasretlik
Akşam olmuş
Güneş batmış
İçmeyip de ne halt edeceksin "
İşte böyle. Tek başınasın, başında bir yığın dert, bir yığın ders ve de özlem içindesin...Düşünmeyip de ne halt edeceksin...
Şimdi bırakıyorum yazmayı .Kitap okuyacağım.
Samsun
Bu sıra okumaya verdim kendimi...Beğendiklerimi paylaşmalıyım.Güzel bir söz önce:
"Hayat onu sevdiğin ve ona yaklaştığın müddetçe tatlıdır. "
Ben de seviyorum hayatı ve insanları... Mutluyum.
Şimdi de Cemil Sena' nın Büyük Adam Olmak kitabından bir bölümü yazalım: "Bana bilim ve sanatın takdir edilmediğinden bahsediyor ve bu takdirsizlik yüzünden çalışamadığını ve yeis içinde olduğunu söylüyorsun.
Genç okuyucu ! Etrafımızdaki insanlar bizi takdir etmek , beğenmek için yaratılmış değillerdir. Sen , beğenilecek bir iş yaptığın gün bile alkıştan mahrum kalabilirsin. Nice büyük bilim ve sanat dehaları nankör ve kurak devirlerde yetiştiler ve ne büyük açlık ve hakaret içinde mahvoldular. Onları kendi zamanları değil, biz takdir ediyoruz. Fakat onlar gene çalıştılar. Kısır ve kurak olanlara hayat vermek için, bugünü ve kendilerini değil yarını ve bizimkileri düşüneceksin. "
Nedense bu yazı beni çok etkiledi... Sık sık okunması gereken bir yazı.Yazara katılıyorum. Keşke öyle olmasa yetenekler zamanında anlaşılsa, beğenilse, alkışlansa....Bunlardan geçtim, şöyle yazarlarımıza, şairlerimize baktım da hapisaneden geçmeyen yok gibi... Yazık!
Biraz önce pencereden postacının güçlükle yurdun yokuşunu çıktığını fark ettim. Yorulmuş belli. Sabah sabah , neyin nesi diye kapıya koştuk. İki tane telgraf getirmiş. Biri yıldırım!...Umalım iyi haberdir. Sahiplerine haber vermeye gitti, yakın arkadaşları.
Düşünüyorum da geçen hafta bugün.........."Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım ( günlerim ) ."
Biraz içim sıkılıyor. Hep düşünüyorum.
" Dağbaşında " diye başlıyor Orhan Veli ve devam ediyor:
Dağbaşındasın
Derdin günün hasretlik
Akşam olmuş
Güneş batmış
İçmeyip de ne halt edeceksin "
İşte böyle. Tek başınasın, başında bir yığın dert, bir yığın ders ve de özlem içindesin...Düşünmeyip de ne halt edeceksin...
Şimdi bırakıyorum yazmayı .Kitap okuyacağım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......

