30 Aralık 2008 Salı

2009'A MERHABA




Yeni Yıl...

Her yeni yıl yeni bir umuttur. Yeni yılda tüm umutlarınızın yeşermesini diliyorum.

ve


2009'a Tagor'un dizeleriyle merhaba demek istiyorum:



"Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanları dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
Emek kemale uzatır kollarını,
Aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş,

Ne olurdu Tanrım !

Benim yurdum da böyle bir ülke olsa !"

28 Aralık 2008 Pazar

GİTTİĞİM VE SEVDİĞİM YERLER MİMİ

Zonguldak'ın Fener Semtinin karşıdan görünüşü. Yaşadığım yer... Severim.



Zonguldak Deniz Kulübü gece eğlencelerinin en eski ve en güzel mekanı...


Ordu evi, toplu yemekler için uygun bir yer...


Sevgili Rüyayla beni mimlemiş. Sıkıntıdan patlamak üzere olduğum bir anda gördüm mimi ve çok sevindim.

Eski fotoğraflarımı, kendi bilgisayarlarından benimkine aktarmalarını istedim çocuklarımdan. Hemen aktarıverdiler, çok iyi oldu. Neler neler varmış unuttuğum...

Kimi hüzünlendirdi, çok hüzünlendirdi beni (anneciğimin son görüntüleri), ağladım uzun uzun! Kimisi de güldürdü, mutlu etti. Yaşam gibi...


Sevdiğiniz ve gittiğiniz yerleri yazın. Mim konusu bu...

"Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş!" Ben de evimi özledim galiba. İşte evim...








Bu da evimize çıkan merdivenler...






Ve balkonumuzdan görünenler:







Efendim yukarda gördüğünüz mekan Zonguldak'ın ünlü Çatı Kebap salonu. Üniversiteye giden gençlerin en çok özlediği kebapçı. Soslu kebap ya da lahmacun sevenlerin uğradığı bir yer. Çocuklar varken sık sık gittiğim bir yerdi.




Ve mutfak masam: Buyrun alın, çekinmeyin...



Koltuğum, ben ve örgüm...





Öküşne'de İnegöl köftecisinde köfte, piyaz...

Düş Molası'nda balık , balık çorbası...

B Tipi Dernek (Mak. Müh.Lokali), MadencilerLokali, Doktorlar Lokali, sevdiğim, arkadaşlarımla buluştuğum mekanlar. Ayrıca Gazeteciler lokali, Alaborina özel  günlerde buluşma noktaları...


İstanbul ve Kutay Pastaneleri...





Bir de kuaförümden söz etmem lazım. Bulunmaktan mutlu olduğum  bir yer;  kendisini de düşüncelerini de sevdiğim kuaförüm  Barış,  Kuaför Barış...


Ve Dikili,
Ve Ayvalık,
Ve Alanya,
Ve Ankara,
Ve Elazığ,
Ve Amasra,

Ve İSTANBUL...


Şimdi  en sevdiğim bölüme geldik.  Kimleri mimlesem acaba? 


Yazılarını  severek okuduğum  Sevgili Parpali,  Sevgili Zihni, Sevgili Pandora artık yazma  zamanınız gelmedi mi?  Buyrun mimlendiniz!  Başka?  Bu yazıyı okuyup da yazmak isteyen varsa lütfen yazsın...

Sevgiyle kalın, dostça yaşayın...

27 Aralık 2008 Cumartesi

KARŞI PENCERE





Karşı Pencere, Ferhan Özpetek'in yıllar önce izlediğim güzel bir filmiydi...

Bugünlerde balkona her çıktığımda ya da mutfak penceresinden iyice eğilerek gizli gizli sigaramı içtiğimde aklıma bu film geliyor.

Kendimi biraz da "Biri sizi gözetliyor!" durumunda bulmanın ezikliği içinde hissediyorum. Karşıda sekiz katlı bir apartman var. Hepsinin de salon, oda ve mutfak pencereleri bana bakıyor. Çoğunun perdeleri açık. Bizimkiler de açık, eleştirmek amacıyla söylemiyorum, bunu bilin. Ama yedinci kat penceresinden dışarı baktığımda ister istemez onları görüyorum. Her pencere ayrı bir öykü... Ancak en çok altıncı kattakileri yakın görüyorum. Hatta tanış olduk sanki.

Genç bir çift altıncı kat penceresinde gördüklerim. Bazı akşamlar arkadaşları geliyor, okey oynuyorlar. Aklıma yazlık komşularımla oynadığımız okeyler geliyor. Burada da çayları bayan dolduruyor. Koşa koşa salonun penceresinden geçiyor, odanınkinden de öyle, mutfağa geliyor. Hızla bardakları dolduruyor, aynı hızla geldiği yoldan salona dönüyor ve oyuna kaldığı yerden devam ediyor.

Geç, çok geç saatlere kadar da odada bilgisayar başında oluyorlar. Televizyon açık oluyor aynı anda. Acaba blogerlerden biri olabilir mi ki, diyor iç sesim.

Bugün salonun pencere kenarında yılbaşı ağacı süslemişler, ışıl ışıl yanıyor. Karşı pencere çok daha renkli, çok daha güzel !


Ben yeni yılla birlikte Yağmur'u bekliyorum İstanbul'da...

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM

AY KARANLIK

Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem.
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...
İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...



Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...




Ahmet Arif
Hasretinden Prangalar Eskittim

25 Aralık 2008 Perşembe

BİR ÇİÇEK



I
Dev bir gemi geçiyordu
Küçük küçük sulardan
Kadıköy parkının umarsızları
Sıralanmışlar banklara
Bugün de her zamanki gibi
Tek laf etmeden
Denize bakıyorlardı
Karışık düşünceler içinde
Ağır ağır yürüyordum
Şey kalabalıktır şimdi
Önce şu mektubu mu atmalı
Evlendirme Dairesi'nin önü
Çelenk dolu
Birdenbire
Bir çiçek
Rıhtım taşının aralığından
Uzatmış başını
Bir çiçek yolumu kesti !
II
Bir ilkokul bahçesi geçiyordu
Cıvıl cıvıl sulardan
Cemal Süreya
Sevda Sözleri
not:



Ben konuşamıyorum, heyecandan! Şairlere sığınıyorum.
Şimdi de Cahit Külebi'den:
" O ozanlar var ya büyük ozanlar
Biz yanarken çıkardığımız dumanlar."

VAKİT VAR DAHA



Vakit tamamdır diyorum. Ve sokağın sesi


Diyor ki değil daha
Vakit var daha


Ve denizin gişesinde oturan kısa boylu saat kulesi
Yakasının içine kaydırmış hafifçe basınç-ölçerini


Diyor ki değil daha
Vakit var daha



Cemal Süreya
Sevda Sözleri



not:
Bekleyiş sürüyor.
Vakit var daha...

24 Aralık 2008 Çarşamba

UYANIŞ




Uyanıyorum uyanıyorum
Dört duvar
Evet , dört duvar
Peki duvarın arkasında ne var


- Duvarın arkasında ne var
- Bir çocuk, bir çocuk daha, çocuklar...

- Duvarın arkasında ne var
- Bir gemi, yolcu gemisi, ışıklar içinde

- Duvarın arkasında...
- Bir çim makası, bir havuz

-Duvarın arkasında, duvarın...
- Avdan dönüyor balıkçılar, balığın 'denizin içi' renginde

- Duvarın arkasında ne var
-Ne olsun, bir lunapark, kartopu kadar o da



- Duvarın arkasında...
- Çünkü, işte, şimdi, sonra...

- Duvarın arkasında, duvarın...
-Beyaz beyazlık

- Duvarın arkasında ne var
- Bir şarkı, anlamlı çok

-Duvarın arkasında ne var
-Bir melek, üç kanatlı

-Duvarın arkasında...
-Ne olsun duvarın arkasında

YIKANMIŞ, ARINMIŞ BİR GÖK
KÖPÜK KÖPÜK BİR DÜNYA



Dört duvar?
Evet, dört duvar.



Edip Cansever
Sonrası Kalır-II

not:
(Bekleyiş sürüyor...)




23 Aralık 2008 Salı

ÜRPERTİ



Sisini kendi yaratan gemi
Kayıp gidiyor ayaklarımın altından
Çırpıyor kanatlarını zıpkın kuşu
Sisin içinde
Denizde zaman yok.


Yanmış bal kokuları getiriyor rüzgar
Kıyıdaki çamlardan
Döl tozlarıyla.


Ben de bir tohumum burada
Uyarılmış bir tohum
Beni kıyıya
Bırakan bana
Denizde zaman yok.


SAFLIĞIN VE GÜZELLİĞİN
BÜYÜK ZAMANI


Edip Cansever



Saflığın ve güzelliğin zamanının gelmesini bekliyoruz sevgiyle...

21 Aralık 2008 Pazar

YENİ OYUNCAĞIMIZ KAMERA



Türk Hava Yolları bavul kaybetme konusunda dünya altıncısıymış. Ben birinciliği kimseye kaptırmaz diye düşünmüştüm. Yanılmışım!

Bu sefer kaybolan bavul üç gün sonra da olsa bugün geldi. Sanırım 15- 20 kişininki kaybolduğu için biraz zahmet edip bulmuşlar! Bu konuda yalnızsanız yandınız demektir! Deneyimlerimizden biliyorum da böyle konuşuyorum. Büyük kızımın kaybolan valizi bir daha geri dönmemişti.

Allahtan bu kez, geç de olsa, bulundu küçük kızımın Amerika'da okuyan arkadaşının valizi. Yağmur Bebek'in her anını görüntülemek için ısmarlanan kamera da bavulun içinde olduğu için çocuklar çok üzülmüşlerdi. Bulunması hepimizin yüzünü güldürdü. (Bu arada Amerika'da pek çok şey Türkiye'den daha ucuz, biz daha zenginiz ya!)

Ve bu akşam kamera sayesinde bol bol güldük. Sony marka kameranın bir özelliği de gülen yüzlere programlanmış olması. Gülen birini görünce peş peşe resimleri kaydediyor. Anlayacağınız biz güldük, kamera da bebekten önce bizi çekti...

Keşke yaşam da böyle olsa! Hep gülen yüzler görsek. Acılar, sıkıntılar,üzüntüler yok olup gitse...


20 Aralık 2008 Cumartesi

BAĞDAT CADDESİ



Sizi bilmem ama Bağdat Caddesi diyince benim aklıma hep zengin, sorumsuz gençlerin çılgınca yaptığı araba yarışları geliyordu bugüne değin... Bir de bu yarışlar nedeniyle kaza kurbanı(!) olan başka insanlar...

Şimdi , Bağdat Caddesinde, kızımla ağır ağır yürüyoruz her gün. Caddenin bir başka yüzüyle tanıştım bu sayede. Gecesini pek bilmiyorum, ama gündüzü çoğunlukla bayanların denetiminde... Hangi kafeye baksak bayanlar var; süslü, bakımlı bayanlar...

Sanırım baylar çalışıyor; bayanlar keyfini çıkarıyor. Evde yardımcılar da varsa kadınlar için gerçekten tatlı hayat...

Hem bebek bakarım, hem kariyer yaparım, hem de evimin her işini ben yaparım diyen kadınlardan ne kadar uzaklar... Hangisi daha akıllı ben bilemedim doğrusu... Ama yüzlerindeki çizgilerde hiç bir gerginlik göremedim. Hayatlarından memnun, kahvelerini yudumluyorlar arkadaş sohbetleri arasında. Bir kısmı da sevimli köpeklerini gezdiriyor cadde boyunca...

Biz de kızımla Kahve Dünyası denen yerde aralarına karıştık, tıklım tıklım doluydu. Ünlü sakızlı Türk kahvesinden içtim. Fiyatı dışında, fazla bir fark göremedim normal Türk kahvesinden. Hiç içmedinizse bir kez denemekte yarar var. İkincisi size kalmış. Ben sade Türk kahvesini yeğlerim bundan sonra...

Bugün yürümedik, doktora gittik. Yağmur Bebek bu hafta gelebilir, bekleyeceğiz dedi doktorumuz.

Havada kar sesi var, bebek doğacağı gün yağmasın diye dua ediyorum içimden. Kaç gündür ne kadar da güzeldi...

19 Aralık 2008 Cuma

BİZ BULUŞTUK




Sevgili Parpali'yle buluşmamızı anlatmaya geçmeden önce bir İstanbul manzarası göndermek istedim. Kime mi? Tüm deniz sevenlere... Başka? İstanbul sevdalılarına... Ve "Ahh şimdi İstanbul'da olmak vardı!.." diye özlem içinde olanlara... Umarım beğenirsiniz?





Efendim Parpali ile Bostancı'da karalaştırdığımız yerde saat 21.00'de buluşacaktık. Sevgili Parpali dayanamamış, kursundan erken çıkmış.
Ben: "Dersten kaçtın mı Parpali?" diyorum.
O : "Erken ayrıldım, öğretmenim!" diyor.

Parpali tlf. ettiğinde henüz hazırlanmamıştım. Çabucak giyindim, anne ve karnındaki bebişi de peşimden sürükleyerek buluşma noktasına yöneldik. Büyük bir caddenin karşı kaldırımında uzaktan onu fark ettim. El salladım, el salladı... Buluştuk!





Parpali beklediğimden gençti, ancak yaşına göre çok da olgundu... Güzel mi güzel, tatlı mı tatlı bir insan! Düşünüyorum, onu yaşantımda nereye koyabilirim? Kızım diyemiyorum, arkadaşım da...
Sanırım ikisinin arasında bir yere geldi kuruldu yüreğimde. Sevdim onu, dersem siz anlarsınız zaten değil mi?

Parpali'ye çiçek almayı planlamıştım. Evden aceleyle çıkınca onu bile yapamadım. Oysa o güzel yürek beni hem çok mutlu , hem de biraz mahçu
p etti!

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın bir şiir kitabını almış benim için Sevgili Parpali. Elimizdeki kitap o, sevgili okur!





İşte Parpali'nin armağanı, siz de görün istedim. Ve kapağını açıyorum. Onun güzel yazısıyla güzel yüreği bir kez daha karşıma çıkıyor:

"Bu puslu İstanbul akşamına şiirin beyaz sayfaları hatıra olsun istedim."
Parpali
18.12.2008

"Yüreğim kanatlanıp uçacak!" Başka nasıl anlatacağımı bilemiyorum bu duygumu...



Fotoğrafta gördükleriniz Doğu Karadenizin bağrından kopup gelmiş kiviler... Buraya Sevgili Parpali'nin çantasından düşmüş efendim... Buyurun, siz de tadın.

Fındık üreticisinin yeni alternatifi olma yolunda... Benden uyarması!




Bunlar da kivinin tehdidi altındaki Parpali fındıkları, kırılmayı bekliyor.
Yetkililer fındık üreticisinin emeğinin karşılığını vermezse sanırım fındık yerine kivi yiyeceğiz. Tabi yerseniz!



Şairler, "Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam!" deseler de kavuşmak güzel sevgili okur. Dilerim her gönül sevdiğiyle tez zamanda buluşsun, herkesin kavuşacağı yürekler olsun...

18 Aralık 2008 Perşembe

MİM MASA ÜSTÜNÜ GÖRÜNTÜLE

Sevgili Rüyayla mimlemiş beni. Çok teşekkür ederim. İşte bu da benim bilgisayarım efendim.





Lalenin Bahçesi, Parpali , Galeni SOBEEEEEEEE!

KILIÇDAROĞLU GÖKÇEK DÜNDAR



Öğretmenlik yıllarımda pek çok tartışma, açık oturum, münazara düzenledik öğrencilerimle. Böylesini görmedim!

Dün akşam Uğur Dündar'ın yönetiminde yapılan tartışma beni o yıllara götürdü.

Ve şunu gururla söyleyebilirim ki yaptığım en güzel, en başarılı derslerim onlarmış. Öğrencilerimi de kutluyorum, onları tekrar tekrar öpüyorum...

Tartışmasını bilmeyenler kavga ediyor, hakaret ediyor, karşı görüşe söz hakkı tanımıyor, susturmaya çalışıyor. Hele de o kişi karşısındaki kişinin söylediklerinin doğru olduğunu, kendi yaptıklarının suç olduğunu biliyorsa, suçluluk psikolojisi içinde battıkça batıyor.

Melih Gökçek'in tartışma üslubunu ben hiçbir öğrencimde görmedim. Her zaman çok zayıf not aldı benden; ama dünkü tartışmadaki durumuna verecek zayıf notum bile yok. O zayıf nota yazık olur çünkü... Sıfır bile çok gelir, diyorum! Gidici olduğunun o da farkında. Buram buram terledi, ağzı kurudu. Kızılırmak suyunu içirerek kobay gibi kullandığı Ankaralıların gözünün içine bakamayarak, gözlerini ekrandan kaçırarak bol bol su içti.

Tartışma konusu, doğalgaz sayaçlarıydı. O üç yüz doları ben de verdim Ankara-Eryaman'da emekli ikramiyemle aldığım ev için...

Yolsuzluk yaptılar mı yapmadılar mı? Paranın yarısını başka işler için aldığını belirtti Başkan. Yani sayaç parasını bilerek fazla almış, bizi kandırmış. Kendisi söyledi...

Çöplüklerden, kalorifer kazanlarından oy pusulaları çıkmadı mı? Seçmen kayıtlarındaki rezalet nasıl açıklanabilir? Yüz kişilik köyden bin kişilik seçmen nasıl çıkıyor. Vatandaş mahkemeye başvursun , deniyor. Niye ipe un seriyorsunuz? Her hatanıza her vatandaş dava açsa ne işe yarar ki... Yetkili, etkili, görevli her kimse, toptan düzeltse ya yanlışlığı! Tabi gerçekten yanlışlıksa! Kasıt yoksa... Deniz Feneri unutuldu mu? Nereye dokunsan kokular geliyor. Siz güven duygusunu kaybetmediniz mi daha!


Uğur Dündar'ı da çok başarısız buldum. Melih Gökçek'in olduğu tartışmayı yönetmek kolay değil, kabul. Ama başarı, zor olanı yönetmekte belli olur değil mi? Dur, demeyi bilemedi!

Kılıçdaroğlu her zamanki gibi başarılıydı. Gökçek'le başedemeyen Uğur Dündar yeterli söz olanağını veremese de haklı olmanın verdiği güvenle az sözle tüm puanları topladı. Belgeleri konuşturdu, kameraya tutarak... Güvenilir olmanın meyvelerini topladı birer birer...

Suçlulara küçük bir tavsiye: Kılçdaroğlu'yla sakın ha tartışma programlarına katılmayın! Katılan gidiyor...

1) Şaban Dişli
2) Dengir Mir Mehmet Fırat
3) İ. Melih Gökçek

Ve sıradaki... Sırada kim olsun istersiniz?

4)............???

17 Aralık 2008 Çarşamba

BÜYÜK BULUŞMA


Yok yok yok, heyecanlanmayın... Buluşma Yağmur bebekle değil henüz!

O annesinin karnında oldukça mutlu mesut yaşıyor şimdilik. Anne karnını seviyor. Kim sevmez ki... Yaralanan, üzülen, kırılan,incinen, hayatla başetme gücü tükenen kocaman insanlar zaman zaman oraya sığınmak istemiyor mu? Hepimiz özlemiyor muyuz o kocaman sevgi topu karınları? Sen zamanını bekle Sevgili Yağmur, canın istediği zaman gel, biz sabırlıyız, bekleriz tatlım...

Her şeyin bir ilki varmış demek ki... Yarın ben de bir ilk yaşayacağım. Sanal alemde tanıdığım biriyle buluşacağım. Blogcuların buluşmasını hep merak etmiştim, bakalım nasıl olacak? Güzel olacak, görmesem de tanıyorum ben Parpali'yi, güzel yüreğini sevdim hep! O güzel yüreğin sahibini görecek olmam heyecanlandırıyor beni...

Yarınlar güzel olsun herkes için...

İSTANBUL'DA SENİ, SENDE İSTANBUL'U SEVDİM


Bugün kızımla yürüyüşe çıktık. Aralık ayı için hava güzel sayılabilirdi. Yavaş yavaş yürüyerek sahile indik. Deniz kenarında balıkçıların saldırısına uğradık neredeyse. Zorla satacaklar balıklarını! Bana kalsa alacaktım, ama kızıma doktoru artık balık yeme demiş, vazgeçtim. Manavın önünden boş geçemedim yeşillikleri görünce...

Marol,maydanoz, roka ve yeşil soğan aldım. Pahalı, ama canlı canlıydı hepsi... Sonra kestanecinin önünde mola verdik. Hamile için fazlası zararlı olur diye yüz gram istedim. Yüz gramı üç bin lira, kilosu otuz bin mi oluyor böylece? Altın değerindeki kestanelerimizi de yedik sahilde, sıcak sıcak... Kestanenin sıcaklığı havanın soğukluğunu yenemeyince dönmeye karar verdik. Deniz otobüsü yanaşırken kıyıya bir kez daha baktım adalara... Büyükada, Heybeliada,Burgazada uzaktan göz kırptılar bize... Ben de Sait Faik Abasıyanık'a bir selam gönderdim içimden...

Dönüş yolunda kısa bir alışveriş molamız oldu bebiş için. Sonra kızım yoruldu, dinlenmek istedi, biraz durduk; küçük bir kasılma yokladı, korktum belli etmeden. Sanırım bebek doğuma hazırlanıyor... Ben de hazırlanmalıyım. Bugüne değin hep doğuma odaklanmışım, doğum sonrasını hiç aklıma getirmemişim. Ne yer, ne içer emziren anneler? Bilen varsa söylesin. Ben de araştırmalarıma başladım bile. Anne sütü, dünyanın en yararlı besini. Yağmur'un işi kolay. Yan gelip yatacak! Ekmek elden, süt memeden... Ekmek kısmı uymadı, ama süt kısmı uydu. Altı ay bir terslik olmazsa anne sütü yeterli onun için. Bilim bu kadar gelişti, anne sütü kalitesinde bir şey üretemediler daha... Annesi için bir şeyler yapmak gerekiyor ki bebiş de bol bol sütünü içebilsin değil mi?

İstanbul'un Anadolu yakası daha bir düzenli, sakin geliyor bana... Karşı daha karışık... Ama yine de her haliyle güzel bu şehir... İstanbul'da seni, sende İstanbul'u sevdim SeVGİLİ YAĞMUR...


16 Aralık 2008 Salı

ELİ KULAĞINDA



Godotu beklemiyorum. Godot neydi onu da tam olarak bilemiyorum. Belki de umuttu beklenen...Belki bir iç ses, belki yaşama tat veren bir anlamdı. Belki yaşamın kendisiydi. Herkesin Godotu kendine!

Biz Yağmur'u bekliyoruz. Yağmur'un eli kulağında... Doğdu, doğacak...

Doğan her bebek geleceğe uzanan bir güzel el, bir umut... Bir başlangıç, var oluş, yeniden doğuş...

Anne-baba için yeni bir yaşam; büyümenin, olgunlaşmanın başlangıcı bebeğin gelişi! Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Eskisinden çok daha güzel olacak, belki biraz daha zor, ama güzel! "Ben" ve "Sen"in "Biz" oluşu ardından gelen bir güzel cana yöneliş! Artık hep o var tüm cümlelerde, her şey onun gelişine odaklı... Ne güzel bir duygu, yaşamı anlamlı kılan, umutları yeşerten!

İstanbul'dayım. Saat yeni günü gösterdiğine göre üç gün olmuş buraya geleli. Zaman bir su gibi akıyor. Geçen zamanla birlikte yaşam trafiği de hızla ilerliyor. Düzen bu, birileri giderken birileri geliyor. Her yeni gelen sizi bugünden alıp düne götürüyor. Daha bir yıl önce bugün güzel bir düğünde "mutluluğun resmini" çizmiştik hep birlikte. Yağmur, bu mutluluğun meyvesi. Henüz annesinin karnından selamlıyor herkesi... Yakında çok yakında ağlayarak verecek müjdesini mutluluğun. Bunu bekliyoruz hepimiz. Sağlıkla gelsin, kolaycacık gelsin tek dileğim bu...

Gel bebeğim, gel Yağmur'um, anneannen de hazır, seni bağrına basacağı günü sabırla, sevgiyle, heyecanla bekliyor...

Ve seni çok seviyor...

14 Aralık 2008 Pazar

GÜL VE BIÇAK




Bazan çok sözünüz olur, ama hiçbir şey söyleyemezsiniz...

Hani, "Her şeyi söylemek mümkün, epeyce yaklaşmışım duyuyorum, anlatamıyorum." diyen Orhan Veli gibi...


"Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?"

En yakınınızdakiler duymaz
.

El alem duyar.

Neden?

Bazan olaylara farklı pencerelerden bakarsınız.
Konu, aynı konu,
Olay aynı olay,
Hatta pencere aynı pencere...
Biriniz sağa bakarken diğeri sola bakar...

Ahhh aynı yöne baksalar
Bir bakabilseler...

Aynı şeyleri

Görürler mi ki?

Belki
Hiç olmazsa belki...



MELODRAM

"Birinin bıçak vardı elinde,
Birinin beyaz bir gül,
İkisi de yorgundu.
Sokak çocukları halinde

Bıçaklısı bıçağını sapladı,
Çiçeklisi çiçeğini koklattı.

Kayboldular meyhaneler içinde.

Kaldırımda gül ve bıçak
Kardeş kardeş kaldılar."

(Cahit Irgat)

13 Aralık 2008 Cumartesi

Ç

"Ben uyurken
Duvarlarıma tırmandın
Güllerimi yoldun.


Ve bütün şikayetin
Sen uyurken
Bahçene girenlerden."

Özdemir Asaf

ALTINCI GÜN

"Benim söylemek için çırpındığım gecelerde.
Siz yoktunuz."
Özdemir Asaf

?




"Neden liman deyince
Hatırıma direkler gelir
Ve açık deniz deyince yelken?

Mart deyince kedi.
Hak deyince işçi

Ve neden ihtiyar değirmenci
Allah'a inanır düşünmeden?

Ve rüzgarlı havalarda
Yağmur iğri yağar?"



Garip(O.Veli)


Ya sizce ?






EFKARLANIRIM



Mektup alır, efkarlanırım;
Rakı içer, efkarlanırım;
Yola çıkar, efkarlanırım.

Ne olacak bunun sonu bilmem.

"Kazım'ım" türküsünü söylerler,
Üsküdar'da;
Efkarlanırım.

O.Veli

MÜJDE



"Neden sonra nehir yatağında
Kurt ininde kuzu otlağında
Dünya dirlik düzenlik çağında
Düşle gerçek beraber olacak..."

Cahit Sıtkı


Olacak mı dersiniz ?

11 Aralık 2008 Perşembe

BUGÜN BU ŞİİRE TAKTIM NEDENSE



"Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya


Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar..."


Bugün bu şiire taktım nedense!..

Önce bloger kapanınca açtığım, ne yapacağımı bilemediğim, uzun süre ihmal ettiğim, sonunda beğendiğim şiirleri yazayım bari diyerek "Uyan Bak" a yazdım Gülten Akın'ın "İlkyaz" şiirini.
Sonra "Sezi-yorum" bloguna yorum olarak bıraktım bazı dizelerini.

Yetti mi? Yetmedi, bir de buraya aldım, ilk dizelerini...

Sizde de oluyor mu bilmiyorum. Bazı şiirler beni bazan böyle etkiliyor. Neden dokundu bu kadar bilmem ki...

En iyisi son iki dizeyi de yazıp bırakayım. Belki bu kadar yaralamaz artık, kurtulurum ondan!

"Bir gün birileri öte gecelerden
Islık çalarlar, yanıt veririz."


10 Aralık 2008 Çarşamba

ANKET

Haydi, her yaştan torunlar! Dolmalarını, böreklerini, baklavalarını yerken güzeldi değil mi? Şimdi anlatın bakalım, nasıl olsunlar isterdiniz büyüklerinizin?




Kimin böyle ninesi-dedesi var? Siz hangisini daha çok seviyorsunuz?

Anneannenizi mi,
Babaannenizi mi daha çok seviyorsunuz?
Neden?

Ya dedelerden hangisi size daha yakın?

Bayramlarda akrabalara yönelmişken, bir düşünelim istedim...

Yazarsanız mutlu olacağım. Sevgiler...

8 Aralık 2008 Pazartesi

BAYRAM SABAHI

Bugün bayram, herkese gönlünce geçireceği bayramlar diliyorum...
Bu bayram sabahında 8.45'te uyandım, eşim hala uyuyor. Ben de biraz daha uyumak istiyordum. Su içip yatacaktım. Dünden yorgundum biraz, eee malum bayram hazırlıkları...Telfonuma gelen iletilere bakmak istedim bir de...

İlk ileti beni sevindirmedi yine! Önceki yazılarımı okuyanlar anımsayacaktır, ama ilk kez okuyanlar ve Milli Eğitim Bakanımızın kulağına bu kez gider de bu rutin iletileri göndermekten vazgeçer diye bir kez daha yazıyorum.(Ramazan, Kurban Bayramları ve Öğretmenler Günü... Senede üç mesaj sadece bana gönderiliyor!)

Sayın Milli Eğitim Bakanı (ve diğerleri) bu rutin telefon mesajları beni sevindirmiyor, aksine öfkelendiriyor. Sanırım pek çok kişi de benim gibi hissediyordur. Bugün bayram! İnsanlarımız geleceğinden endişeli, insanlarımız işten çıkarılıyor, iş yerleri kapanıyor, çalışanlarımız her an "Hadi git işsizler ordusuna sen de katıl!" dememesi için patronlarının her saçmalığına evet demek zorunda kalıyor. Kişilikler erezyona uğruyor, insanlarımız depresyon üstüne depresyon geçiriyor... Kriz var, kriz duydunuz mu?! 82 yaşındaki kayınvalidem bile namazında dualar ediyor, krizden kurtulması için bu güzel ülkenin. "Bunlar bizim maaşımızı da keserler bu gidişle!" diyor. O biliyor, siz bilmiyorsunuz. Milletin parasını telefon için harcayacağınıza eğitime harcayın ya da ne bileyim bayramda hiç olmazsa çocukları sevindirin. Bazıları şeker de yiyemiyorlar, etten vazgeçtik çoktan!..


Bayramın birinci günü bize kimse gelmez, biz büyüklere ziyarete gideriz, kahvaltıdan sonra kayinvalideme gideceğiz bu yıl da. İki gündür evimizdeyiz. Küçük kardeş geldi bayram için şimdilik o kalıyor yanında. Kızım bu akşam gelecek. Biz mi gelsek kararsızlığımız nedeniyle bilet alma işi geçikti, ancak bugüne bilet bulabildi...


Dün kızımın sevdiği yiyecekleri hazırladım. Bir kısmını sizinle de paylaşayım. Artık bu saatten sonra yatılmaz.




İlk resim kızımın en sevdiği börek çeşidi. Ispanaklı börek...



İkincisi hayatımda yaptığım en güzel zeytinyağlı yaprak dolması... Hem biçim hem de içerik olarak! Hatta tüm zamanlarda, tüm evlerde yapılmış en lezzetli dolma diyecek kadar kendimden geçtim bakın. Çünkü ben yaprak dolması özürlü bir anneydim. Yaptığım dolmaları hiçbir zaman beğenmemiştim. Çocuklar ,lezzetli hık mık edip yiyorlardı, ama güzel olmadığını ben biliyordum. Bu kez başardım, yaşasın! Gerçekten çok güzel oldu bunlar...




Üçüncüsü, beyaz olan kabaktan yapıldı efendim. Yeşil kabakları robottan geçirdikten sonra tencerede bir iki karıştırdım, suyunu süzdüm. İçine kornişon salatalık, ceviz-fındık kırığı, torba yoğurdu koydum karıştırdım. Bir iki kaşık isterseniz mayonez de koyabilirsiniz, ben fazla kalorili olmasın diye koymadım. Bir de üzerine dereotu koyun. Kızım sevmediği için ben koymadım, ama çok yakışıyor.Maydanoz koydum ben...



Son resim de kabak, ama bu balkabağı... Kabak tatlısı efendim!


Tekrar tekrar bayramınız kutlu olsun. Ağzınızın tadı hiç bozulmasın efendim...

5 Aralık 2008 Cuma

BAYRAMINIZ GÜZEL GEÇSİN




Bu bayram yazımda "Okuyucularım Google'de Beni Nasıl Buldu?" konusunda yaptığım araştırmalara değineceğim. Belki küçük bir gülümseme oluşturur okuyanlarda:


" Kurbanın sosyal hayata faydası var mı?"

(Vardır mutlaka, yalnız kurban etinin hepsini kavurma yapıp saklamaz, gerçek yoksullara dağıtırsan...)

"Ankara Büyükşehir Belediyesinden şoförlere kurban parası?"

(Kurbanın yardım parasıyla kesilebileceğini de gördük sayelerinde! Durumun iyi değilse( çok kişinin durumu ne yazık ki öyle.) kesme kardeşim! Kömür torbalarını, mercimek-nohut poşetlerini,çerez çeklerini görmüştük de bunu ilk kez blogum sayesinde öğrendim. Teşekkürler google...) ( Bir şey daha var: Bizim yardım yaptıklarımız kurban kesiyor da biz kesemiyoruz, bu işte bir yanlışlık yok mu? Ne yapsak yardımı kesip, herkes gibi biz de kurban mı kessek?)


" Başsağlığı nasıl söylenir?"
(İçinden geldiği gibi, hem burada sözcükler anlamını yitirir. Sarıl sıkıca...)

"O6 ba 0813"
(Bunu anlayan var mı? Plaka olur mu ki?)

"Aşıkım sana"
( Google benden duyurması, gerisi seni ilgilendirir!)

"Bir güzellik sorsalar, ilk önce sen öykü sensin şarkı sensin gün."
(Bu da sana söylenmiş google... Çok fena aşık galiba şaşırmış!"

"Bir daracık yerim yok, oturup derdim dökecek..."
(Vah vah!)

"Bebek sağda olursa kız mı erkek mi?"
(Google ne yaptın? Hemen ultrason çektirin, bırak sağı solu?"

"Bebeğim ve ben öksürük!"
(Rahatın kaçtı mı google? Çocuk büyütmek kolay mı? Neyse güle güle büyütün, sağlıkla...)

"Rüştü Şeker yavrum tatlı dilli olsun!"
(Olsun da, ben sizi tanıyamadım. Googole sen tanıyor musun?)

"Beş tane ninni?"
(Ninniler yazsaydın? Annene sor en iyisi...)

"Bağcılar Yüzyılda çocuk kaçırma olayı."
(Neee kaçırıldı mı çocuk?!)

"Ben nerde yanlış yaptım?"
(Bunu herkes düşünsün bence!)

"Küçük hırsızlıklar el feneriyle, büyük hırsızlıklar Deniz Feneriyle..."
( Sırası mı şimdi! Bayramdan sonra gel, meşgulüm! Mübarek Kurban derileri var toplanacak!)

" Almanya'daki Deniz Feneri ile hukuki bir bağımız yok, parasal bir."
(Para para para, işte din iman bunun için sömürülüyor, anlamadın mı daha?"


"....... Belediyesinde yolsuzluk?"
(Git burdannn zındıkkk! Tam da seçim çalışmaları başlamışken! Kafirlerin iftirası bu! Haşaaa!)

"Bizden sonrakilere nasıl bir kent bırakacağız?"
( Belediyelerin yaptığına bak, anlarsın!)

"Bulunduğun ortamdan çok sıkıldıysan!"
(Eeeee...)

" Yatılı Kuran Kursları"
"Parasız Kurslar"
(Millette para kaldı mı ki? Krizdeyiz!)

" Doğalgaz, telefon numarası ispatla."
(Zamlardan sonra halim kalmadı ki...)

"Bursa'ya kar gelmeyecek mi?"
(Ben nereden bileyim? Meteorolojiye sor!)


"Key paralarını alamayanlar ne zaman alacak?"
" Key paraları!"
"Key alamayanlar,ne zaman verilecek?"
( Bunu ben de çok merak ediyorum. Çığlıklar yükseliyor google, duy sesimiziiii!! Yardım değil; hakkımızı istiiiyoooruuuzzzz!!! Siz de duyun sağır sultanlar! Bizim paramızla çek dağıtanlar, emek kutsaldır. Yan gelip yatmayanların sırtından yardım mı olurmuş? Bırakın sosyal kurumlar yapsın gerekeni. Ya da onları da kapatın! Yakışır...)


"Çocuklar kimin sözünü dinler?"
(Yürekten sevenlerin...)

"Taciz olayları, FSM taciz?"
(Aşağılık yaratıkları mı sordun?)

"Öyle yıkma kendini"
( Olur.)

"Bayburtlu Zihni heykeli"
"Bağcılarda Atatürk dışında heykeller var mı?"
( Bilmiyorum. Bursa'da Deli Ayten'in Heykeli var. Atatürk içimizde...)

" Çıktım erik dalına, şiirinin 1. dörtlüğünün açıklaması?
(Dörtlük istenseydi neyse, bir de açıklaması... Otur bak, sen çok daha güzelini yaparsın sevgili çocuğum.)

"Balığın dolaylaması ne?"
(Derya kuzusu bunlar!)



" Acı söz insanı dininden, tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, konusunda kompozisyon yaz!!!"

( Olur canım, öğretmen zaten google vermişti bu ödevi! Keşke bilgisayara daha önce başlasaymışım. Tüm kompozisyon ödevleri googleden geliyormuş meğer! Verdiğim o güzel notları geri istiyorum... Öyle çok ki kompozisyon isteyen, bu sayede sevgili öğretmenlerimizin ne yazdırdığını izleme olanağı buldum. Birkaçını aşağıda yazayım da haberiniz olsun!)

"Atatürk'ü Anlamak'ı Anlat!"
"Aslan yattığı yerden bellidir, kompozisyon!"
"Dilimizi yozlaştıran kelimeler nelerdir?"
"Sanatsız kalan bir milletin hayat damarları kopmuştur."
"Atatürk, bebekliği, çocukluğu,savaşları..."
"Atatürk için ne yaptık? Ona layık mıyız?"
"Onuncu Yıl Nutku, ne zaman, nerede söylendi? Kim söylemiş?"
"İnsan doğaya hakimdir."
" Bir Güneş Gibi Doğdun Samsun Ufuklarından, neyi çağrıştırıyor?"
"Düşünme Özgürlüğü?"
"Sana Borçluyuz Ta Derinden, yaz!"
"Abiden kardeşe derslerine iyi çalış mektubu?"
(Google kardeşin var mı?)
"Anıtkabir'e gittiğinde deftere ne yazarsın?"
"Hiroşimalar Olmasın."
"Yarınlar bugünlerine kıyabilenlerindir."
"Babamla pazara gittik, ile ilgili masal yaz."
"Bir turistik hatıramı anlat!"
"Boş zamanlarımı nasıl değerlendirebilirim?"
"Asker mektubu yazmak istiyorum."
"Askere kırgınlık mektubu?"


Sizi de googleyi de sıkmamışımdır umarım. Birkaç tane daha yazıp bitireyim bari...

"Karganınkinden olabildiğince kısa"
(Git işine!)

"Ergenekonda bugün?"
(Bayram gelmiş neyime!"

"15 Asker neden vuruldu?"
( Sizler rahat rahat bayram yapın diye!"

"25 kg kömür torbaları kaça satılır?"
(Yandaşsan bedava!)

"2008'de Yerel Seçimlerde oy kullanmamanın cezası ne olur?"
( Ne olacak?! Sadece çocuklarının geleceği yok olur! Sana bir şey olmaz. Gitme istersen! Sus otur sen! Ya da iyice düşün... )


"Afyon haşhaşlı mercimekli börek"
(Şimdi sırası mı? Baklava yap! Bayram geldi bak..."


"Yolculuğun nasıl geçti- ingilizce"
( Hem de İngilizcesini istiyor! Ben bayram nedeniyle bir yerlere gidenlere iyi kavuşmalar diliyorum. Yalnız Türkçe, isteyen istediği dile çevirebilir.)

"Acaba gerçekten cehennemde yanacak mıyız?"
(Sen insan ol, yeter.)

" Ağlatırsa Mevlam, yine güldürür."
(Güzel bir dilek. Türküsünü de severim.)



Herkese mutlu, sağlıklı, iyi bayramlar olsun... Hepinizin yüzü her zaman gülsün...

Sevgiyle kalın; dostça yaşayın emi!

4 Aralık 2008 Perşembe

AH ÇANTAM VAH ÇANTAM MİMİ GELDİ

İşte benim şu sıralar kullandığım çantam... Sizler için bir şey ifade etmese de benim için çok önemli. Küçük kızımın armağanı. Büyük kızımın aldığı çantalarım da var.Haksızlık yapmamak için söylüyorum bunu... Neden alışveriş sevmediğim de anlaşılmıştır sanıyorum. Onlar benden zevkli.

Kaç zamandır , şunu bir düzeltsem diyordum. Sevgili Rüyayla mimlemiş beni! "Yüreğinizi açtınız; çantanızı da dökün bakalım!" demiş. Nasıl da fark etti bu karışıklığı? Onun sayesinde düzeltmiş olacağım. Son olarak eşim "Şu gereksiz şeyleri ne tutuyorsun, at gitsin!" diye söylenerek ayıkladığından eskiye oranla daha az şey var içinde, ama yine karışık. Saatlerce telefonum çalıyor ben buluncaya kadar. Anahtar da bir türlü elime gelmiyor... Sizin de oluyor mu bilmiyorum?

Resimleri beğenmeyeceksiniz biliyorum. Ben de beğenmedim. Fotoğraf makinesine nicedir film almayı unuttuk. En kısa sürede almalıyız. Cep telefonumu değiştireceğim zaman, kameralı alacağım. Bunu sadece size söylüyorum. Öğrencilerim, çocuklarım duymasın, aramızda kalsın! " Ne gereği var!" demişliğim çok da... "Büyük lokma ye, büyük konuşma!" boşuna söylememiş atalarımız...

Haaa yukarıdaki bilet dün akşam girdi çantama. Küçük kızımın dönüş bileti, buradan aldık. Bayramda geliyor da... Yaşasın!..

Resimler güzel olmadı, ama inanın çok uğraştım. Önce böyle çektim bilgisayarın kamerasıyla... Bilsisayarı yatırarak, olmadı. Karanlık çıktı! Yok yok çiçek çantadan çıkmadı. Fiskos masasında zaten duruyordu, dekor olur diye kaldırmadım. Önüne dizdim çantamdakileri, utandılar mı ne? Görünmüyorlar...

Sonra saçtım büyük masanın üstüne bir de böyle çektim. Tek tek çekmeyi denedim, ben de çıktım perişan halimle vazgeçtim onlardan.

Efendim, görünenleri özetleyeyim. Kitabım, ilaçlarım (sadece tansiyon hapı var kullandığım. Diğerleri Parol ağrı kesici ve aspirin), telefonum, iki tane pilot kalem, biri siyah, diğeri kahverengi tokam, otobüs bileti, gözlük kabım,tarağım ön sıralarda...

Arkada cüzdanım var. Açık, ama uzak koydum onu. Yok yok parayla ilgili değil, çocuklarla birlikte resmimiz var, iyi seçilmesin diye öyle uzaklaştırdım. Kasıt var bunda.

Kimliklerim, banka kartım, kimlik gibi kullandığım ehliyetimin içinde bulunduğu ikinci cüzdanın ucu görünüyor sadece... Bunda kasıt yok, acemi fotoğrafçılığımdan öyle çıkmış anlaşılan.

Makyaj malzemelerim de var. Biri yeşil, diğeri siyah iki göz kalemi, üç tane de ruj görüyorum resimde...El kremi ve şemsiye de varmış çantamda. Karadenizin havası belli mi olur, değil mi?

Islak mendil paketi var, bir tane de Kervan restaurant Cafe'den çantama attığım tek kullanışlık ıslak mendil çıktı çantamdan...

Hepsi bu kadar. Ben neler gördüm, bir bilseniz! Çok çanta karıştırmışlığım vardır. ÖSS, Açık Öğretim Sınavlarında bayan polis gelemeyince aramayı bana da yaptırdılar yıllarca... Özellikle türbanlıların çantasında inanın yok, yok! Kaç kez elim makyaj çantalarındaki kremlerin içine girdi yanlışlıkla... Diğer çocuklar bir küçük cüzdanla gelirken, türbanlılar içi tıka basa dolu,neredeyse, valizle...

Kimleri sobelesem ki... Haydi Parpali, Laleninbahçesi,aydanatlayan kedi,kitapkurdu, Handanınkaleminden, Prncfnc, sobelendiniz! Kolay gelsin hepinize...

EN YAKININIZDAKİ KİTAP OYUNU- SOBEE HERKESE



Sevgili Rüyayla'dan geldi bu güzel sobe... Birkaç blogda görmüştüm, çok da beğenmiştim...

Bilgisayarım masada, masa da kitaplığın hemen önünde. Sandelyenin tepesine tüneyip yazıyorum, okuyorum. Şöyle gençler gibi yatağa oturup ya da koltuğa kurulup yazmıyorum. Ve yerimden kalkmadan kitaplığımın bir bölümüne uzanıveriyorum. Yaşlılık demeyeceğim, yaşlılık olsa hala sandalyenin tepesinde ne işim var! Gevezeliğim, yazarken sadece, yaşlılıktan olabilir. Neyse onlara uzandığım kitaplardan bölümler yazmıştım, şimdi sıra benim blogumda ve okuma zahmetine katlanan herkeste ve kitap dostlarında...

Bu oyuna katılmak isteyen blog yazarlarına bir uyarı! Her oyunun kuralı olduğu gibi bunun da var.

En Yakın Kitap Oyununun Kuralları:

Kendinize en yakın kitabı açın
Beşinci cümleyi bulun
Cümleyi bu kurallarla birlikte yayınlayın
En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin
En yakınınızdakini alın.


Bana en yakın kitap bu sefer çantamdan çıktı. Bu sıralar gecelerimin tamamını, günümün büyük bir bölümü kayınvalidemde geçiriyorum. "Yalnızlık paylaşılmaz..." dese de Özdemir Asaf, en azından paylaşılmaya çalışılır diyerek... Oraya giderken attım çantama bu kitabı, ama okuma fırsatı bulamadım daha. 82 Yaşındaki kayınvalidemin geçmişe dair bıkmadan anlattığı öykülerini dinliyorum. Yaşlılar da roman gibi... Oku oku hiç bitmiyor. Bazan gereksiz tekrarlar bıktırsa da dinlemek gerekir onları.



Çantamdaki kitap " Carlos Fuentes" in
Artemio Cruz'un Ölümü
(Can Yayınları)

56. sayfasını açıyorum.
Ve cümleleri sayıyorum.
İşte beşinci cümlesi:

" Sizleri düşünüyordu, diyecekti ve Campesino'ların başkaldırısı ya da askıya alınmış ödemeler gibi gerçek sorunlara hiç değinmeksizin kapanını kuracaktı; evet işte bu yüzden, korkulan ve beklenen konuk geldiğinde, Don Gamaliel konuğu kitaplığa buyur ettikten sonra izin istedi ve ağırkanlılığı incelikle özdeşleştirmiş olan bu ihtiyar, koşar adım Catalina'nın yatak odasına gitti."


Şimdi sıra sizde... Lütfen uzanın kitaplara! 56. SAYFA, 5.CÜMLE... Hadi yazın...

2 Aralık 2008 Salı

EN KISA PERİ MASALI




"Günlerden birgün bir adam bir kadına 'benimle evlenir misin?' diye sordu, kadın 'hayır' dedi. Ondan sonra da kadın mutluluk içinde yaşadı, alışverişe gidebildi, arkadaşlarıyla martini içebildi, her zaman temiz bir evi oldu, kimsenin arkasını toplamadı, hiçbir zaman yemek pişirmesi gerekmedi, her zaman ayakkabılarla dolu bir gardrobu oldu ve zayıf kaldı........"


Babamdan yeni dönmüştüm, aynı gün kayınvaldeme gittik. Sonraki gün de... Şimdi iki gün iki gecedir kayınvaldemin yalnızlığını paylaşıyoruz bütünüyle... Evimize gelmek istemedi, biz gittik ona...Yaşlılar için kendi evi önemli. Ya bizim için?

Bu sabah evimize kaçtık, işleri toparlayıp gece yine gideceğiz...

Geldim, msn'ı açtım ve yukarıdaki "En Kısa Peri Masalı" yla karşılaştım. Bir eski dost göndermiş. Cuk oturdu zamanlaması... Emekli oldum, herkese yaradı. Gel diyene koştum!..

"Herkese seve seve koştu, iş kaynanaya gelince şikayete başladı, gelin n'olacak!" demeyin lütfen... Ben masumum, hep o " Peri Masalı" neden oldu bunları yazmama.

"Bıkmadım sevmekten, hiç bıkmadım; yoruldum biraz..."

Ama evlenmeyi düşünenler varsa bir kez daha düşünsünler istedim.

Mutluluk, sadece iyi günleri paylaşmak değil ki...

29 Kasım 2008 Cumartesi

YUKARIŞEHİR (HARPUT)






"Uzakta, Güllübağlar'dan doğru, bir bağlamacının maya söyleyen gür, yanık sesi de o sıra yükseldi:



Huma kuşu yükseklerden seslenir
Yar koynunda bir çift kumru beslenir
Sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ben ağlim ki belki deli gönül uslanır.



Bağlamacının perde perde yükselen uzun ezgisi, çiğ düşmüş boz toprağın üstünde; yalın, insancıl, acılı , yayıldı, dağıldı doğan güne.

***


"Miskin adem oğulları
Ekinlere benzer gider
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi."

Yunus Emre


Arap Yarımadası'nın kurak, kumlu topraklarından kuzeye, Anadolu'nun yüksek yaylalarına doğru gelenler; doğuda Dicle'nin sığ, durgun sularını , batıda derin yatağında gürültülerle akan Fırat'ı izler; dağlık, dar bir geçide ulaşırlardı.

Geçidin kuzeye bakan arka yamaçları; Çapakçur, Monzur, Nurhak dağlarının çevirdiği ince uzun bir vadiye inerdi. Murat Irmağı, Karasu, Peri Suyu, ayrı ayrı, çok uzaklardaki yüksek yaylalardan gelir, bu ince uzun vadinin güneyinde birleşir, Fırat'ı oluştururlardı. Gür, gürültülü, uzun yolun yolcusu Fırat'ı.

Fırat, okyanusa kadar uzanan yolculuğunun bu çıkış yerinde dik, derin vadilerden, kayalık dar boğazlardan geçerdi. Dar boğazlara gelip girdiğinde, döner, yükselir, yatağından yukarılara köpük köpük dalgalar, saydam su zerrecikleri saçardı; önünde, arkasında akıl almaz girdaplar, korkunç mağaralar oluştururdu.

Suların akıp gittiği derin vadinin iki yakasındaki dik dağ yamaçlarında bodur meşeler, alıçlar, bademler göğerirdi. Aşağıda, vadinin derinliğinde gürültülerle akan coşkun sulardan uzakta, bu ağaçlar; kavruk, tozlu, seyrek; büyür, kurur, yeniden göğerirdi.


***

Yukarışehir'e vali atandığında kırkının üstündeydi Salih Sıtkı Paşa.

Paşa, Yukarışehir'de, devleti sıkışıp kaldığı cendereden çekip çıkaracaktı. Çekip çıkaracaktı ya , anayasasız, parlemantosuz, partisiz, derneksiz yapacaktı bu işi! Misyonerlerle, konsoluslarla yüz yüze, diz dize, söyleşip görüşerek, varsıl beyleri, ağaları, şeyhleri, her bayram konağa çağırıp armağan vererek, armağan alarak... Yol, cezaevi, hükümet, adliye, kışla yapımı için salma salarak, çalışma yükümlülüğü koyarak... Tam on bir yıl!

On bir yıl Salih Sıtkı Paşa, Yukarışehir yöresinde egemenlik sürdü. Dediği dedik, çaldığı düdüktü!

***

Kahveler geldi. Hoca efendiler kahveyi alırken, yerlerinden doğruldular, sağ ellerini göğüslerine bastırdılar.
Paşa bekledi. Gözleri ile fincanların dağılmasını izledi, sonra:

"Dine, devlete kanat germenin tam zamanıdır bana kalırsa." dedi. "Herkes, gücü yettiğince, dine devlete el vermeli!"

Hocalar başlarını salladılar, onayladılar.

Müftü Nizamettin Efendi, gözlerini kaldırdı, Paşa daha konuşacak mı, diye bekledi. Aradan zaman geçince:

"Güzel söylersin; yerince, yerli yerinde söylersin Paşa Hazretleri! Devletin içinde, siyasetin yakınında olanlar bilir iyisini, ayrıntısını. Bizim bildiğimiz, ağızdan ağıza abartılana, kulaktan kulağa saptırılana dayanır. Ola ki yanlıştır, eksiktir. Lakin, kimi şeyler çok açık şeçik doğrular gibi gelir bize."

Durdu, kahvesinden bir yudum aldı. Hiç görmezmiş gibi bakındı yöresine:

"Rus'un olduğu gibi, İngiliz'in, Fransız'ın, Prusyalının; kısacası; büyüme, yayılma yarışına çıkmış devletlerin siyasalarının temel çizgisi, Osmanlı'yı dağıtmak, esir etmektir! Sade Osmanlı'yı değil; Hind'i, Çin'i, Afgan'ı, İran'ı da... Tamamını ele geçiremeyeceklerini anladıkları büyük lokmaları, içten dıştan böler, parçalar, öyle yutmak isterler! Bize arka çıkar göründüklerinde, kaygıları lokmayı başkalarına kaptırmamaktır. Böyledir. İngiliz Rus'a karşı çıkmış, bizim yanımızda olmuşsa, çok kısa zaman için bizden yana olmuştur... Böyle kısa zamanlarda, arkası önü belli yakınlaşmalar üstüne siyaset kurmak, denge tutturmak, hiç olmaz denilmese de, güç, çok güç olur Paşa Hazretleri."

"Öyle de olsa. Hoca Efendi, bunların siyasetlerinin temelinde bizi parçalamak düşüncesi de bulunsa, bizden yana görünenleri, o sıra, yanımıza çekmek zarar getirmez."

"Yana çekmenin ödünü nedir? Ona bakmalı Paşa Hazretleri. Yana çekmenin ödünü üstünde çok durmalı. Çoğu kez, dişe diş kanlı savaşların yenilgisinde verilenler bu ödünlerden daha önemli değildir."


***

"Yukarışehir" Şemsettin Ünlü tarafından yazılmış bir roman. İnkılap Kitabevi yayınlarından. Yusuf'la Helmin'in aşkının anlatıldığı bir roman. Ancak 1870'li yılların tarihi, sosyal, kültürel olaylarıyla birlikte veriliyor bu aşk. Oldukça sürükleyici bir eser. Dili şiirsel, anlatımı içten. Bir şehrin taşınma öyküsü de var.Tarihden çıkarmamız gereken dersler de...

Yukarışehir, yazarın olduğu gibi babamın da doğduğu şehir . Mezre'ye taşınmış, adı Elazığ olmuş.

Elazığ Okuyor, dedik; Elazığ Şiirin Başkenti, dedik. Elazığlılardan hiç ses çıkmadı. Aslında bu başlıkları Elazığ Valisi kampayasında kullandı, ben de sevinçle yazdım, yorumladım. Ama şimdi Elazığ gerçekten okuyor mu, emin değilim. Belki okuyordur da yazmıyordur. Çünkü pek çok Elazığ yazısı yazdım, onlardan doğru dürüst yorum alamadım.
Sayın Elazığ Valisinden küçük bir ricam var : Bu yıl ki kampanyasını düzenlerken "Elazığ Yazıyor" diye yapsın. Ve bu romanı hiç olmazsa Elazığlılar okusun...

Dostukla...