6 Nisan 2010 Salı

YAŞLANMADIM SADECE YAŞ ALDIM


Eşime sordum:
"57" dedi, inanamadım!
Şaka yapıyorsun, dedim.
Hesapla bak, dedi.

Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım...
2010'dan 1953 çıkarsa ne kalır?

Ayyy inanmıyorum, ben o olamam ki...
Ne zaman geçti bu kadar yıl da ben hiç farketmedim?

Ama boşverdim, ben yaşlanmadım ki...
Sadece yaş aldım!


"Bu rüzgar her zaman esmeyecek
Gökte bulut, suda yelken, dalda çiçek
Bir gün, bir gün var ki günden güne gerçek
Çatır çatır selvi, çıtır çıtır böcek
Çek ciğerlerine bir nefes daha çek
Bu rüzgar her vakit böyle esmeyecek."


Ben demiyorum, Z.O.Saba öyle söylemiş...


"Çık benim şair tabiatım, çık orta yere
Fakir güzelliğinden söyle
Hasret ateşinden çal.
Çal söyle benim derdimi sevdalı sesinle

Hep bilinen şarkılar gibi olsun
Hani dili biçareden
Sun da içsin yar elinden
Yani bilinen şarkılar olsun

Yeni gözler arama nafile
Derdim yeni olsa anlarım
Gel, hazırından söyle bu akşam
Üzme yetişir, üzme firakınla harabım

Sonunda ah çekeriz derinden
Kim anlayacak sahiden olduğunu
Sen söyle yalnız
Zülfündedir bahtı siyahım bestesini Dede'den."


Melih Cevdet "Alaturka"sında
sadece kendisi için değil,
başkaları için de "çal, söyle" der.
Bence de çalsın sazlar bu gece...


"Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda,
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak."


Diyor "Yaşamak" şiirinde Orhan Veli
ve hemen arkasından da
"Ayrılış" demiş, bakın...

"Bakakalırım
giden geminin ardından
Atamam
kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var
ağlayamam."


Hayır, burada sözü bırakmamış.
Bir de "Vazgeçemediğim"i eklemiş:

"Deli eder insanı bu dünya,
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç."


Ve F.H.Dağlarca:

"Söyle sevda içinde türkümüzü
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken."

Demekle ne iyi etmiş.

Ya Cahit Sıtkı?


"Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır.
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor.
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm
Sende tattım yemişlerin cümlesini
Desem ki sen benim için
Hava kadar lazım
Ekmek kadar mübarek
Su gibi aziz bir şeysin:
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki..."

Son olarak "gençler için" beğendiğim bir sözü de yazıp gidiyorum.

"MAKSAT BİR SEVGİ UĞRUNA ÖLMEK DEĞİL,
UĞRUNA ÖLÜNECEK BİR SEVGİLİ BULMAKTIR."

Ve onunla bir ömrü paylaşmaktır.
Böyle birini bulunca sakın ha bırakmayın!
Sımsıkı sarılın.

Yok ki demeyin!
Alıcı gözlerle bakın çevrenize...

İyi ki doğdum,
iyi ki doğdunuz...

4 Nisan 2010 Pazar

EMEĞİN BAŞKENTİ, İKİ KATLI KENT, MERDİVENLİ ŞEHİR, KARAELMAS DİYARI MI? HANGİSİ ZONGULDAK?


Bugün size Zonguldak'tan söz etmek istiyorum,1924 yılında Cumhuriyetin ilk şehri olan Zonguldak'tan...

"Zonguldak, Batı Karadeniz Bölgesi’nde, Karadeniz’e batı ve kuzeyden kıyısı olan bir ildir. 3.309 km²lik yüzölçümüyle Türkiye topraklarının binde altısını kaplar. Karadeniz kıyılarından başlayan il toprakları, kuzeyden Karadeniz, kuzeydoğudan Bartın, doğudan Karabük, güneyden Bolu, batıda Düzce illeriyle çevrilidir.

Zonguldak yönetsel anlamda Merkez İlçe, Alaplı, Çaycuma, Devrek, Gökçebey ve Kdz.Ereğli ilçelerinden oluşmuştur."

Orhan Veli:

Siyah akar Zonguldak'ın deresi
Yüz karası değil, kömür karası
Böyle kazanılır ekmek parası

diyerek anlatmıştır Zonguldak'ı...



Elimde fotoğraf makinem evden çıkarken aklımda bu şiir vardı.



Bir de neden hep gidip gördüğümüz yerleri anlatırız da yakınımızdaki güzellikleri görmez ya da yeterince anlatılmaya değer bulmayız ki soruları...


Bu duygu ve düşüncelerle evden çıktım. Objektifime takılanları yakalamaya başladım.





Kedicik nasıl da şaşkın bakıyor bana! Onu duvarın üstünde bırakıp yola devam ediyorum.




Zonguldaklılar anlamıştır hemen. Evet burası Fener yolu, gençlerin Aşk yolu da dedikleri yol...

Yola devam etmeden Zonguldak'ın en güzel köşelerinden biri olan Fener'in denizden ve karşıdan çekilmiş fotoğraflarını da göstermek isterim sizlere. Bakın:




Nasıl buldunuz?

"Karadeniz boyunca uzanan kıyı şeridinin tek önemli girintisi Kdz.Ereğli yakınlarındaki Baba Burnu’dur.

Doğuda Sazköy’den batıda Alaplı ilçe sınırına uzanan 80 kilometrelik kıyı bandında yer alan pek çok doğal plaj (koy) ve kumsal alanlar yöre halkının yaz aylarında günübirlik kullandığı belli başlı
mekanlardır"


Orta Kapuz, Büyük Kapuz plajlarının ve tersanenin uzaktan görünüşüne bakar mısınız?

"Zonguldak ili çok engebeli bir arazi yapısına sahip olup; il alanının % 56’sı dağlarla, % 31’i platolarla ve % 13’ü ovalarla kaplıdır."

Ben yoluma devam ediyorum yeniden. Önümde inilmesi gereken merdivenler var. İnmek kolay da çıkmak, Ahmet Haşim'in şiiri eşliğinde, dura dinlene yapılırsa çekiliyor doğrusu:

"Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semaya / Ağlayarak."


Ağlamanın ne zaman geleceği bilinmez ki Sevgili Haşim! Merdivenlerden değil benimki, şöyle bir ineyim de anlatırım. Beynimi yiyor düşünceler: "Hadi, hadi! Ne zaman bizden söz edeceksin?" diye...


Zonguldak, "Karaelmas Diyarı", "İki Katlı Şehir" diye de anılır. Bence eksik bir anlatım bu. Evet yerin altı ayrı bir dünyadır.

Orada madenciler gün yirmi dört saat, üç vardiya halinde biteviye çalışır. Kimi iner, kimi çıkar, çalışma gece-gündüz ara vermeden sürer gider.


Bu nedenle "Emeğin Başkenti" de denir bu kente.

Ancak şehrin üstü de kat kattır, merdiven çıkmayı, merdiven inmeyi göze almak gerekir yürüyerek gezmek istenirse. Ekşi Sözlük'te gençlerin "Merdivenli Şehir" demesi bu yüzden. Bu sizi korkutmasın, merdivenle gidilen yerlere, biraz dolaşarak, arabayla da gidilebiliyor...


Cumhuriyetten önce 1910'larda I. Abdülmecit, arazinin bir bölümünü kömür üretmek için Fransız ve İngiliz kumpanyalarına verir. Türklerin hiçbir değeri yok o zamanlar. Köle gibi kullanılıyorlar. Ezilip aşağılanıyorlar. Sağlık bakımından, sosyal yönden hiçbir güvenceleri de yoktur doğal olarak!


Burası da Ticaret ve Sanayi Odasının yukardan görünüşü:


Ulus Devlet modelini benimseyen, ülke kaynaklarını, yeraltı zenginliklerini; ülkenin kalkınması, ulusun refahı için değerlendirmeyi ilke edinen Atatürk Cumhuriyeti, Türk işletmecisine kömür ocaklarını çalıştırma hakkı tanıyor. Daha sonra da yabancı şirketlerin işlettiği tüm kömür ocaklarına el koyuyor.

Cumhuriyetin "devletçilik", "halkçılık" devrimleriyle;
Karabük Demir Çelik Fabrikası,
Filyos Ateş Tuğlası Fabrikası,
Çatalağzı Işıkveren Termik Santrali,

(Küçük bir parantez: Diğerleri çoktan özelleştirildi. Çatalağzı Termik Santrali de bugün yarın özelleştirilecek. Satıyorum, satıyorum, sat...


"...tımmm!" denecek yakında. Satılsın mı? )

Üzülmez Kok ve Entegre Ürünleri Fabrikası (Yerinde yeller esiyor şimdi, sadece bacası duruyor.)
gibi çağın, gözde birkaç ağır sanayi tesisi kuruluyor...
Böylece Zonguldak Türk sanayisinin de başkenti oluyor o zamanlar.

Neyse efendim, biz kaldığımız yerden yola devam edelim.

Sanayi Odasından, yukardaki merdivenlerle çarşıya inebilirsiniz , ya da fotoğrafta gördüğünüz yoldan arabanızla gidebilirsiniz. Tercih sizin...


Ben uzaktan çektiğim fotoğrafta görünen "Beyaz Saray" a giden merdivenleri inmeye başlayayım en iyisi. Bu kadar mola yeter değil mi?
Beyaz Saray dedimse de bu gerçek adı değil. Dış cephesinin beyaz mermerle kaplı oluşu nedeniyle bu isim yakıştırılmış. Yoksa TTK Genel Müdürlüğü burası...

Atatürk Zonguldak'ı ziyaretinde:

"Zonguldak'ın derin toprakları altında servet-i madeniye ne kadar değerliyse, Zonguldak da bizim nazarımızda o kadar değerli vilayetimizdir."

diyerek Zonguldak'ın ülke kalkınmasındaki önemini vurguluyor. Ata'mızın bu özlü sözü, TTK Genel Müdürlüğünün önündeki anıtta yerini alıyor.

"Zonguldak'ın ağırlıklı yeryüzü şekillerini oluşturan dağlar; kuzey kesimlerinde 1000 metreyi bulmazken, orta kesimlerde 1200 metreyi aşmakta, güneyde ise yer yer 2000 metreye kadar ulaşmaktadır. Dağlar kıyıya koşut üç sıra oluşturduğundan kıyı ile iç kesimler arasında ulaşım güçleşir. Kıyıya yakın yükseltilerin oluşturduğu dağ sırasının altında zengin taşkömürü yatakları vardır.

Atyaylası Tepesi (710 m), Göldağı (771 m), Kantar Tepe (905 m), Orhan Tepe (920 m), Baba Dağı (1120 m), Soğukoluk Tepesi (1268 m), Kızıl Tepe / Kızıltaş )1468 m) ve Bacaklı Yayla ilin bilinen yükseltileridir.
"

İşte yine merdivenler:

Merdivenden inip yolun karşısına geçtim. Maden Mühendisleri odasının yanındayım şimdi.

Maden Mühendisleri odasının önünden geçip çarşıya doğru ilerlerken hava bulutlanmaya başladı.

Aklıma maden ocakları geldi bu sırada. Havanın nasıl olduğu onları ilgilendirmiyor ki, diye düşündüm.

Sonra maden işçilerini gözümün önüne getirdim. Kara yüzleri, sürmeli gözleri, soran bakışlarıyla işte karşımdaydılar...

"Bak lafı çok uzattın ama..." der gibiydiler.
Yağmur çiselemeye başladı o anda:



Artık fotoğraf makinam ıslanıyordu. Kapatıp çantama koydum. Hızlı hızlı yürürken düşüncelerimde de geçmişe doğru yolculuğa çıktım...

Cumhuriyetle birlikte Türk işçisinin çalışma koşulları iyileştirilmeye çalışıldı. İnsanların sağlıklı ve mutlu yaşaması hedefleniyordu çünkü. Ve sosyal devlet anlayışı ilk kez Zonguldak'ta filizlenmeye başlıyordu...

1923'te Cumhuriyet'in ilk sosyal yardım kurumu "Amele Birliği Biriktirme ve Yardım Sandığı"nın kuruluşu bunu kanıtlamıyor mu?

1946 Yılında ilk işçi örgütü "Maden İşçileri Birliği"kuruluyor ve bu örgütün adı 1963'ten sonra "Maden İşçileri Sendikası"olarak değiştiriliyordu.

Günlük düşünen kafalar,halk dalkavukları, dar görüşlü siyasetçiler işçilerin bilinçlenmesinden, güçlü örgütler kurmasından, sendikalardan hep tedirgin olmuştur. Dün de bugün de korkarım yarın da bu hep böyle olacaktır.

1980 Sonrası ara rejimde; Atatürk diyerek Atatürkçüler, devrim diyerek devrimciler,devlet diyerek devletçiler ezilmiş; susturulmuş ve o ortamın koşullarında oluşturulan hükümet Zonguldak ve maden işçisinden rahatsız olmaya başlamıştı.

Aslında hükümetin rahatsızlığı; bilinçli işçilerin, sendikaların haksızlıklara, hırsızlıklara karşı duyarlı olmalarındandı. Tepki hareketlerinde Zonguldak maden işçileri sendikalarıyla her zaman ön saflardaydı. Susturulmaları, ezilmeleri gerekiyordu. Denediler, olmadı...


Kazanılmış, insan gibi yaşama hakları elinden alınarak, yüz sene öncesindeki sömürgeci yabancı kumpanyalar dönemindeki gibi köleliğe geri döndürülmek istenen maden işçileri direndiler.

4 Ocak 1991'de beş gün sürecek yürüyüşü başlattılar... "Hedefimiz Ankara, geliyoruz Çankaya..."

Sadece maden işçisi yürümüyordu. Neredeyse tüm Zonguldak'tı yürüyen. Gidemeyenler desteklerini gönderiyordu yürekleriyle...

"Hak verilmez, alınır; bekle bizi Ankara" diye diye yürüdüler.


Yüz binin üstünde kişi ocak soğuğunda Ankara'da halkın sırtından geçinenlere hesap sormak için yürüyordu.

"Sadaka değil, hak istiyoruz."


Zonguldak tarih yazıyordu. Dünyada başka örneği olmayan, belki de bir daha hiç olmayacak azimli, onurlu halk yürüyüşü...

"Madenler bizimdir, kapatılamaz!"


"Ölmek var, dönmek yok!" dediler yürüdüler...

"Üreten biziz, üretimden gelen hakkımızı istiyoruz."
"Baskılar bizi yıldıramaz!"


Mengen'de barikat kuruldu, yollar kesildi. Durduruldular. Sendikacılarla pazarlıklar yapıldı, sözler verildi; sözler alındı. Emekçiler zorla ikna edildi.

Aklıma o zamanlar anlatılan gerçek bir olay geliyor, gülümsediğimi farkediyorum yanımdan geçenlerin bakışından. Bakalım sizi de gülümsetecek mi bu öykücük?

Polis barikatın önündekilerden bir grubu gözaltına alır. Madencinin arasında "Kışkırtıcı ajanlar var." denilmektedir grev kırıcılar tarafından. Amaç işçilerin haklı eylemini gözden düşürmek ya! İşçiler sorguya alınır.

Terörle mücadele polisi işçiye:

"Ulan sen, Lenin denilen adamı tanıyor musun?" diye sorar.

İşçi ise çok samimi bir şekilde:

" Valla ben, Üzülmez bölgesindenim, o belki Devreklidir. Ben tanımam, diğer arkadaşlara sor." diye yanıtlar.

Bugünden bakıldığında madenler (resmen ve tamamen) kapatılmadı. Maden işçisi 1990-1991 mücadele süreçlerinde 1978'den sonraki en büyük zamma ulaştı.

Amaa maden işçilerinin grevi ve diğer grevler "Körfez Krizi", Irak'ı ABD'nin işgali kararı, Özal'ın "Aktif Destek" hevesleri ve "Savaş Hali" bahanesiyle durduruldu, işçiler ocağa döndü.

Şu anda ise, maden işçisi sayısı ( erken emeklilik, özelleştirme, taşeron ve diğer uygulamalar sonucu) grev sürecinin yaklaşık olarak dörtte biri oranında...

Grev sürecinde kırk bini aşan TTK(Türkiye Taşkömür Kurumu)işçisinin bugün on binlere düştüğü söyleniyor...

En önemli sorunlarından biri olan "Can Güvenliği" ile ilgili yatırımlar ise yok denecek kadar az. Her an "grizu" tehlikesiyle yerin altını oymaya devam ediyor.

Hasan Hüseyin Korkmazgil'in şiiri çınlatıyor kulaklarımı yeniden:

Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul yetim

Bakın, işte maden kazalarında kaybettiğimiz maden şehitlerimizin tek tek adının kazındığı Şehitlik Anıtı:

Son bulması dileğiyle, saygıyla anıyorum hepsini...

Zonguldak doğduğum değil, ama ömrümün otuz üç yılını geçirdiğim kent...

Hasan Hüseyin'in dediği gibi:

"Zonguldak Zonguldak vurur yüreğim.
Zonguldak dertlerim günde beş öğün


Bana kazandırdıkların için sana sonsuz sevgi duyuyorum. Teşekkür ederim...

Aslında anlatılacak o kadar çok şey var ki... Belki sonra devam ederim Güzel Zonguldak'ımızı anlatmaya...


3 Nisan 2010 Cumartesi

SÜRMENELİ KADRİYE TEYZE

Arkadaşım Nermin, sessiz sakin görüntüsü altında oldukça kıvrak bir zekaya sahiptir. Benim için her durumda sığınılacak gerçek bir dosttur. Sürmenelidir kendisi. Onun sayesinde Doğu Karadenizlileri tanıdım,sevdim...

Nermin, bir müddet önce elinden ameliyat olmuştu. Teyzesinin kızı ona bakmak, can yoldaşı olmak için bir süreliğine yanına gelmişti. Arkadaşımın komşusu Sürmeneli Kadriye Teyze başka bir komşusu olan Semiha'ya gitmiş, onu bulamayınca da Nermin'e uğramıştı...

Kadriye Teyze okumayı yazmayı yetişkinler için düzenlenen okuma-yazma kursunda öğrenmiş. Ancak her söze anında bir maniyle yanıt vermesi, benim gözümde "ozan" seviyesine yükseltti onu. Kendisi yetmiş beş yaşında bir bilge kişi. Bakalım beğenecek misiniz manilerini?

Giydiğin entarinin
Enine bak enine
Bulmadım Semiha'yı
Çıkayırum Nermin'e

Seni severim seni
Para doldur keseni
Elinin bileğinden
Nasıl kestiler seni

Arkadaşımın teyzesinin kızı ,artık gitmek istediğini söyleyince, Kadriye Hanım:

Her aklına geldi mi
Ağlıyorsun annene
Kimlere bırakıysun
Bu kardeşin Nermin'i

Kurban olayım sana
Yedi dalda bir çiçek

Nasıl bırakın Nermin'i
Ee yerlere girecek

Arkadaşım ikram edeceklerini masaya getirirken:

Yaylanın çimeninde
Kar yağar dizi dizi
Hazırlayır masayı
Çağıracak mı bizi

Teyze kızına hitaben:

Kemençemin üstüne
Mani çekerim mani

Sen gidersin buradan
Arayacağız seni

Arkadaşımın teyzesinin kızı kendi durumunu anlatır. Kadriye Teyze anladığını manileştirir hemen:

Oturu anlatayım
Ben çektiğim halları
Vurdum kapıya kilit
Gezeyrum çocukları

Duman dere yukarı
Kulavuzdur kulavuz
Sürmene'nin içinde
Duramadım yalavuz

Kar yağayı yağayı
Kapıdaki dallara
Senede iki defa
Gideyrum yavrulara

Oturu da yazayım
Bu kara yazıları
Ha bu bizim Nermin'in
Sıkıştı damarları...

Herkese iyi tatiller, yüzünüz hep gülsün...

2 Nisan 2010 Cuma

YANANİŞ



...şımlıtak işik nib çü enimelye ninireliçşİ LEKET
...şımla verög silop nib şeb edmelye uB

Bir
işçinin
başında
beş
polis
görev
yapıyordu
coplarıyla
"tv" de gördüm!

Cemil Çiçek, polis sayısının yetersizliğinden yakınarak, "20 bin işçi, ayy pardon (!) yirmi bin polis alınacağını açıklamış. Dün imzaya açılmış bu konu...

Haklı değil mi? Düşünün bir kişiye beş polis düşerse 3 binle beşi çarparsak kaç eder? Eeee yakında 1 Mayıs, "Emekçi Bayramı" var. Katılım bu kadar kolay savuşturulmaz, daha çok polis gerekiyor. Alsınlar, aslında Tekel işçilerini de polis kadrosunda değerlendirsinler... Her türlü şiddete karşı hala direnebiliyorlar. Onlardan iyisini nereden bulacaklar!

Bu arada takdir ettiğim bir çalışmaları daha varmış. Polis eğitimine büyük önem veriliyormuş. "ERT TV" de (Ereğli'de -yerel tv) açıklanırken duydum. Sevgili polislerimiz eğitiliyormuş çok yönlü olarak. Artık karşımıza postacı, taksi şoförü, simitçi, gazozcu gibi farklı kimliklerle çıkacaklarmış. Doğal olarak biz kimin gerçek postacı, kimin polis postacı olduğunu bilemeyeceğiz, ama onlar bizim her şeyimizi bilecek.

Bilgi olmadan ilgi olmaz değil mi? Tembel millet, derdini telefonda anlatıyordu, onlar da dinleyip öğreniyordu. Şimdilerde herkes tırstı, telefonda ser veriyor da sır vermiyor! O zaman eskisi gibi yazarak anlatır belki diyerek postacı polislerimiz kapımızı çalacak.

Ohh ne güzel, keyfim yerine geldi! Şimdi tersten yazdığım girişi düzeltebilirim, ama buraya kadar geldinizse siz düzeltin bi zahmet. Ben başlığı düzeltip M.C. Anday'ın günün anlam ve önemine uygun olduğu için bu şiirini yazıp kaçayım...

ŞİNANAY

Ada vapuru yandan çarklı
Bayraklar donanmış caf caflı
Simitçi kahveci gazozcu
Şinanay da şinanay
Müslümanı yahudisi urumu
İsporcusu ihtiyarı veremi
Kiminin saçı uçar, kiminin eteği
Şinanay da şinanay
Estirir de ada yeli estirir
Seni sevindirir beni küstürür
LÜKÜS KAMARADA KİMLER OTURUR
Şinanay da şinanay.

KİM DÜŞÜNMÜŞ BİLMİYORUM TEŞEKKÜRLERİMLE ALINTIDIR


Bir dostum göndermiş. Çok iyi geldi bana. Siz de deneyin isterseniz...

1 Nisan 2010 Perşembe

HÜZÜN GELDİ BAŞ KÖŞEYE YERLEŞTİ


Türküler bitti;
Halaylar durdu;
Al damar, mor damar, şah damar sustu.

Hüzün geldi baş köşeye yerleşti, demiş Bedri Rahmi Eyüboğlu...

Tam da dediği gibi, hüzün geldi yüreğime oturdu.

Ölümler acıtıyor, hele yakınınızdaki kişilerse acı yürekleri dağlıyor.

Bugün öğretmen arkadaşımı kan kanserinden kaybettik. Bir diş kanamasıyla hastaneye gidip yirmi dört gün sonra yaşamı yitiriş! İnanası gelmiyor insanın...

Dizi dizi şehitlere mi yanarsınız?

Karaelmas Üniversitesindeki genç doktorun bunalımlar sonucu arabasını uçurumdan denize sürerek intiharına mı?
Aynı sokakta oturduğumuz ailenin, Altınoluk'ta tüpsüz dalış yapan üniversite öğrencisi oğluna mı?

İnsan yaşamı bu kadar mı ucuzladı? Farkında olan, duyarlı, eğitimli insanlarımız hiçbir dönemde bu kadar aşağılanmamıştı. Kaç iyi yetişmiş insanımız intihar etti, bilen var mı?

Offf! Üzgünüm, çok üzgünüm bugün!

Ölüm geldi mi ne desek boş...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...