31 Aralık 2010 Cuma

YENİ YIL VE TÜRK BEŞLERİ


Kararlıydım, yeni yıla girerken güzelliklerden söz edecektim. Herkese sağlık, mutluluk, huzur dileyecektim. Umutlarımız çoğalsın diyecektim. Bugün mutluluğa gidiyorum, yolcuyum diyecektim. Sadece bunlarla noktalayacaktım 2010 yılının son yazısını. Yapamadım. Yine diliyorum bunları,yanlış anlaşılmasın, ama başka söyleyeceklerim de var ne yazık ki...

Sıra müzik insanlarımıza geldi anlaşılan:


Ahmet Adnan Saygun
Ulvi Cemal Erkin
Cemal Reşit Rey
Hasan Ferit Alnar
Necil Kazım Akses

Çok sesli müziğin "Türk Beşleri", ülkemizin aydınlık insanları hak ettikleri yerde insanlığın gönlünde, tarihin altın sayfalarında yaşıyorlar.Mücevher yere düşmekle değerini yitirmez.

Oda TV'nin haberine göre Fatih Altaylı "Tarihin Arka Sayfası" adlı arkadan vurmayı meziyetmiş gibi sundukları garip programında "Türk Beşleri" diye andığımız değerli müzik insanlarımız için "Türk leşleri!" ifadesini kullanmış.

Murat Bardakçı, Pelin Batu(Bir tek Türkçe kitap okumadığını söylüyordu geçen gün bir programda. Okumamış, ama tarihi değerlendiriyor cahil cesaretiyle!), Erhan Afyoncu buna destek olmuş.

Olmasalardı şaşardım zaten. Arkadan dolanmayı seviyorlar belli ki... Ne yaparlarsa yapsınlar, sabahlara kadar -epostalarda- eleştiren insanları azarlasınlar, kendilerini bir şey sansınlar... Tarihin çöplüğünde bile yer bulamayacaklardır.

"Türk Beşleri" onurlu yerlerinden ezgilerimizde yaşıyor, yaşayacaktır.
Bir sözüm de bugüne kadar yaşadıklarımıza susarak, evet amalarla, gizli pay kapma hesaplarıyla alkış tutanlar sıra size gelince mi uyanacaksınız?

2011 Aydınlık Sabahlara uyandığımız yıl olsun...
Hoşçakalın...

30 Aralık 2010 Perşembe

2011'e Bir Kala...


"Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanları dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
Emek kemale uzatır kollarını,
Aklın ırmağı
alışkanlıkların karanlık çölünde
kuruyup gitmemiş.

Ne olurdu Tanrım !
Benim yurdum da böyle bir ülke olsa !"
(Tagor)

Yeni bir yıla daha giriyoruz.
Başlangıç yeni umutlara,yeni beklentilere neden oluyor ister istemez.
Ve bitişin değerlendirilmesine...

2010 yılının gönlümüzce bittiğini söyleyebilir miyiz?

"Bu akşam da gönlünce bitmediyse gün

Demek tümü bizim omuzlarımızda yükün
Gelin buna bir çare bulalım.
Bunca olduğumuz gayrı yetmiyor
Yarın daha iyi adam olalım
Yarın daha sağlam daha akıllı
Yarın daha sevdalı daha haklı
Günün bize bağlı olduğunu bilelim.
(M.C.Anday'dan)


O zaman, gelin 2011 yılında buna bir çare bulalım...
Bunca olduğumuz gayrı yetmiyor.


Yarın daha iyi adam olalım
Yarın daha sağlam, daha akıllı
Yarın daha sevdalı, daha haklı
Günün bize bağlı olduğunu bilelim.

29 Aralık 2010 Çarşamba

BİR KAR MASALI VE BLOG YAZARLARI



Susmak mı Söylemek mi?

Kaç kişiden benim gibi duymuşsunuzdur : " Bugün bir sahne gördüm komedi vallahi, olduğu gibi yaz. Moliere halt etmiş."
Ama yazmayız işte ; yutkunur geçeriz. İçimizde de nice Moliere'ler acılaşır kalır. Oysa ki bir başlasak ardı gelecek, söz sözü, göz gözü açacak, açıyor. Diyelim ki, sen iyi niyetli okuyucum, neden yazmıyorsun geçen gün kahvede söylediklerini ? Rahatın için susuyorsun desem değil, çünkü rahatını düşünsen başka türlü düşünür, yahut düşünmediklerini söylerdin.

Gel , yutkunma , yaz düşündüklerini !


Bu eski yazıyı bana anımsatan Blog Yazarı Üç Annenin övgüyü hak eden çalışması oldu. Birbirleriyle bloglar sayesinde tanışan üç anneden:

Biri çocuklar için MASAL yazmış.
Biri o masalı ÇİZGİLERİYLE süslemiş.
Biri de o masalı CANLANDIRMIŞ...

Tüm çocuklara "Yeni Yıl Armağanı" olarak sunmuşlar. "E Masal" hem de ücretsiz, hiç bir karşılık beklemeden...

"Bir Kar Masalı" umudun da masalı olmuş.

Yeni yıl "Mutluluk Yılı" olsun mu?

Çocukluğumuzda bir şarkı söylenirdi :

" Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. "

diye. Kimbilir nice uyanan , kabuğunu kıran düşünceler bu hal içinde kalmıştır.

Artık yeter, kabuğunu kıran düşünceler içimizde kalmasın...
Söyle be blog, söyleyin blogcular!

28 Aralık 2010 Salı

TİN TİN TİNİMİNİ HANIM


ANNEANE VE ELA

PARPALİ

FİRMİN

"Bu kitaptan birkaç ısırık alın.
Tadına doyamayacaksınız.



Entel fare Firmin on üç kardeşin sonuncusu olarak Boston'da bir kitapçının bodrumunda doğar. Kardeşleri arasında en minyonu olduğu için bir türlü anne sütü ememez ve açlığını gidermek için kitapları yemeye başlar. Kitapları yedikçe okumayı öğrenen Firmin, zamanla kitapçıdaki bütün kitapları okur ve sonra kendi kitabını yazmaya başlar. Bu aynı zamanda onun hayatıdır."


Ne görüyorsunuz?
Bir kitap, bir kartpostal ve kırmızı zarf değil mi?
Sadece bu kadar mı?


Bir gün Chuang Tzu uyuyakaldı ve rüyasında
mutlu bir şekilde uçan bir kelebek olduğunu gördü.
Bu kelebek kendisinin
Chuang Tzu'nun rüyası olduğunu bilmiyordu.
Sonrasında uyandı ve yine kendisiydi
ama artık rüyasında kelebek olduğunu gören
bir adam mı, yoksa insan olduğunu gören
bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu.
CHUANG TZU'NUN ÖĞRETİLERİ

"Acılarını bir günlükte toplasaydı,
sadece bir kelime yazardı: Kendim."
PHILIP ROTH


"Kitaplığımdan...
Umarım severek okursunuz."
Tülay-24 12 2010

Bu kitap sıradan bir kitap olamazdı. Paketi açtığım 'an'a tanıklık edebilseydiniz ne demek istediğimi anlardınız. Tülay, yani PARPALİ'miz tatlı bir sürpriz hazırlamıştı bana...

"Mutlu bir şekilde uçan" yürek görürseniz o benimkidir...

Parpali'yi BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY adlı blogundaki güzel yazılarından tanıdım. Sevdim, çok sevdim.

Ve 18 Aralık 2008 tarihinde İstanbul'da buluştuk. Bu kez daha da çok sevdim onu. Pırıl pırıl masmavi gözleriyle bakan bir genç kız vardı karşımda, ama yaşıyla kıyaslanamayacak kadar da olgun bir arkadaş, bir dost...
O buluşmaya Ela da tanıklık etti, biz onu göremedik, ama eminim Ela, Özgür Annesinin karnından bizi gülümseyerek dinlemiştir. İki yıl geçmiş aradan...

Sevgili Parpali,
31 Ocak'ta İstanbul'da olacağım, Ela'nın doğum gününü kutlayacağız yeni yılla birlikte...
Acaba diyorum, 2011'in ilk haftasında bir buluşma daha düzenleyebilir miyiz İstanbul'da ? Başka dostlarımız da katılsa, ne güzel olurdu değil mi?

Seni seviyorum. Her şey için teşekkürler...
Kitabı bugün(dün oldu) geç saatte aldım. En kısa sürede okuyacağım.
Sevgilerimle...

EK: Yeni Yılın İlk haftasında, mesela 4-5-6 Ocak gibi buluşmak istesek bize katılmak isteyen olur mu ki?

27 Aralık 2010 Pazartesi

SIĞINAK



Yaşadığınız şehirde hiç sığınak var mı, ya da yaşanabilir durumda mı? Bu soru da nereden çıktı diyebilirsiniz, ama konu önemli.

Hürriyet gazetesinin haberine göre devlet büyüklerimiz için sığınak yapılıyormuş. Savaş halinde devletin zirvesi: nükleer,biyolojik, kimyasal silahlardan korunmak için Ankara'da büyük bir sığınak yaptırıyormuş, 300 kişi günlerce o sığınakta yaşayabilecekmiş.

Yok yok yaptırmasınlar demiyorum. Hiç öyle şey olur mu?

Ama, biz de insanız, bizim durumumuz ne olacak endişesiyle yazıyorum.

Bir zamanlar Sivil Savunma kursuna katılmıştım; bize ABD'deki sığınakları videoda göstererek acil durumda yapmamız gerekenleri anlatıyorlardı. Sivil savunma görevlisine: Zonguldak'ta sığınak var mı, varsa nerede, onları gezsek daha iyi olmaz mı gibi münasebetsiz sorular sormuştum. Aldığım cevapla da ürkmüştüm. Buradaki sığınağa girerseniz anında ölürsünüz, fareler cirit atıyor! demişti.

Herkese bir görev veriyorum. Biliyorsanız söyleyin, bilmiyorsanız araştırın. Yaşadığınız yerde sığınak var mı? Varsa nerede? Bir saldırı anında ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Sevgilerimle...

26 Aralık 2010 Pazar

TRAFİK CEZALARI VE BEN



Uzun bir aradan sonra tekrar araba kullanmaya başladım. İstiyordum, ama bir yandan da hep erteliyordum. Dün plansız çıktık evden. Dolaşacaktık. Zonguldak-Ankara yolunda giderken eşim: "Araba kullanmak ister misin?" diye sorunca "Evet" diyiverdim. Durdurdu arabayı: "hadi!" dedi. Ben başladım kem küm etmeye: "Şöyle tenha bir yer bulsak..." "Trafik yoğun değil,ehliyetin yanında mı?

Geçtim direksiyona... Araba kendi kendine gidiyor neredeyse. Eskiden en çok vites değiştirirken zorlanıyordum, otomatik olunca bu sorun yoktu. Gaz, pedal işi çözüyordu. Yeter ki yolda benden başka kimse olmasın! Aynadan arkadaki arabanın farlarını gördüğüm anda araba biraz geziyordu yolda ,ama olsun gidiyorduk işte. Mucize gibi bir şeydi benim için.

Yüzüncü Yıl Tatil Köyü'nün yakınındaki ışıklardan sola dönüş yaptım, park durumundaki pkapın yanında durdum. Kırmızı ışık yanıyordu çünkü. Kendi kendime "aferin sana!" dedim içimden. Ve Çaycuma'ya kadar böylece gittik. Baktım trafik iyice sıkışmış sağa yanaştım, kemerimi çözdüm ve en iyi yaptığıma inandığım muavin koltuğuma geçtim.
Filyos, Türkali,Muslu, Kilimli'yi de geçerek eve geldik. Haa, bir de sanırım Türkali'den balık aldık. İstavriti dolaba attık, kefali ızgarada pişirdik. Tazeydi, ama çok yağlıydı, pek sevmesek de yedik.

Ehliyetimi alalı ne kadar oldu diye düşünürken bakmak istedim; aaaa! ehliyetim çantamda değildi. Kartlarımı koyduğum cüzdanı ne zaman çantamdan çıkarmışım bilemedim. Her zaman çantamdaydı oysa ki... Birazdan arayacağım, sanırım 1986 yılında almıştım ehliyetimi.

Yani efendim ben ehliyetsiz araba kullanmışım. Suçumun cezası ne diye düşünürken de 1 Ocak 2011 'den sonra ağır cezalar geleceğini hatırladım. Neyse ki yol boyunca trafik polisi hiç yoktu. Suç varsa ceza da olmalı, ama son yapılan zamların para toplamayı amaçladığı gibi kuşku da taşımıyor değilim. Sorun çözme diyince nedense en kolay olan seçiliyor. İşe temelden başlamak gerekmez mi?

Ehliyet almak zorlaştırılmalı bence... İnsanlar kendi alanlarında üniversite bitiriyor da onlarda YETERLİK aranıyor, sınavlar yapılıyor. Ehliyette ise arabayı kullanmak yetiyor. Oysa en azından geçici bir belge verilmeli, daha sonra şehir trafiğinde bir kez daha test edilmeli sürücüler diye düşünüyorum. Ayrıca ciddi doktor raporları aranmalı.Bir de yol hataları düzeltilmeli değil mi ama?

İnsanların şehir içindeki trafik çilesi için çözüm üreten var mı? Tırlar, kamyonlar trafiği felç etmiyor mu? Raylı sistem aklınıza hiç gelmiyor mu? Ya deniz taşımacılığı?

Cezalardan sonra trafik polislerinin denetlenmesi de şart. Çünkü "Kimisi bir çorba parasına fit olabiliyor!" diye yapılan dedikoduları duymayan var mı?

Yandaş bir kanalın: "Hiçbir medeni insanın karşı çıkamayacağı cezalar getiriliyor trafikte !" diye duyurduğu yeni cezalar işte şunlarmış:

"Yeni yıla sayılı günler kala trafik cezalarına 7,7 oranında zam yapıldı. 1 Ocak 2011'den itibaren en düşük trafik cezası 3 TL, en yüksek ceza ise 15 bin 640 TL olacak.

Kırmızı ışıkta geçenler 140 TL ceza verecek. Alkollü araç kullananlar ilk kez yakalanmaları durumunda 590 TL, 2. defada 739 TL, 3 ve üçten sonra ise bin 185 lira ceza ödeyecekler.

Hız sınırlarını yüzde 10'dan yüzde 30'a kadar aşanlara 140, yüzde 30'dan fazla aşanlara da 290 lira ceza verilecek. Uyuşturucu alarak araç kullananlar bin 185 lira ceza verecek.

Toplu taşım araçlarında sigara içenlere de 75 TL ceza uygulanacak. Araç kullanırken sürücü belgesini yanında bulundurmamanın cezası 140, ehliyetsiz araç kullanmak 290 TL ve 1-2 ay, tekrarında ise 2-3 ay hapis cezası olarak belirlendi.

Kamyon, otobüs ve çekicilerde takograf, taksilerde ise taksimetre kullanmayanların cezası 290 TL. Seyir halinde cep veya araç telefonu ile benzer haberleşme cihazlarını kullanmak gibi trafik kurallarını ihlal eden sürücülere 66 TL ceza kesilecek.

Taşıt yolunda yürüyen, işaretlere uymayanlara 66 TL ceza kesilecek.

Cezalar uygulanabilir olmalıdır, caydırıcı olmalıdır. Ancak parası olan için bu cezaların etkisi olacağını hiç düşünmüyorum ben. Parayı veren düdüğü çalacak yine...

Kazasız belasız bir yıl olsun 2011... Kurallara uyalım, uymayanları uyaralım, bunu cezalar ağır diye değil, insanlık adına yapalım...


24 Aralık 2010 Cuma

BİR TATLI HUZUR



Dün gece "Genç Bakış" ta Şener Şen'in gençlerle buluşmasını izledim. Bazı insanlar şanslı sevgiden yana, Şener Şen de onlardan biri... Genç-yaşlı herkesin sevgilisi olmak kolay mı?

Hemen hemen tüm filmlerini izledim. Hatta bazılarını birkaç kez aynı tadı alarak izlemişimdir. Züğürt Ağa, Çıplak Vatandaş, Gönül Yarası, Eşkiya, Namuslu, Muhsin Bey ve unutulmaz dizisi İkinci Bahar ilk anda aklıma gelenleri...

****

Genelde alış verişi pek sevmem, söylemiş miydim? Ama söz konusu Ela olunca durum değişiyor. Yeni yıl, aynı zamanda Ela Yağmur'umuzun da doğum günü. Yani kutlamalar sadece gelen yılı karşılamakla sınırlı değil, canımın canının; bebeğimin bebeğinin dünyaya gelişinin ikinci yılı da... Çifte kutlama yapacağız ikinci kez...

Önce Devran Amca'ya uğradım. Tek tek oyuncaklara baktım. Geçmişe kısa bir yolculuk yaptım. Bisikletleri inceledim sonra. Şöyle pedallı olanlarını... Evde çalışsın biraz, yazlığa gelince bisiklet çetesinin arasına katılacak yaşa geldi değil mi ama? Artık iki yaşında bir abla o... "Eya abla oldu" diyor kendisi, abla salıncaklarına bindikten sonra... Neyse şimdilik ön inceleme yapmış oldum. Pek beğenemedim, sonra yine bakacağım.
Çocuk giysileri satan mağazaları dolaştım, almadım bir şey, o kadar çok ki giysileri; çabuk da büyüyor bu minikler. Sadece çamaşır aldım birkaç tane... Askılı fanilaları onun üstünde düşündüm bir an gülümsedim kendi kendime... Her yer kırmızı çamaşırlarla dopdolu. Bir tane de Eloşa kırmızısından aldım.
Bir iki mağaza dolaştım,ama beğenebileceğim bir şey bulamadım.

Belediye Sineması'nın önünden geçerken Av Mevsimi'nin afişi gözüme çarptı. Saate baktım 16.15... Ani bir kararla eşimi aradım, ben sinemaya gidiyorum, akşam çıkışta buluşalım mı? 16.30'da film başladı. İyi ki gitmişim. Eleştirilecek yanları olsa da film güzeldi. Av Mevsimi, ismiyle bile çok şeyi çağrıştırdı bana. Avlar, avcılar her yerde... Bir de testere var ki...
Neyse daha fazlasını söylemeyeceğim, izlemeyenler için.Ancak şunu da eklemeliyim. Tüm oyuncular çok başarılıydı. İlk kez Cem Yılmaz'ı oyuncu olarak beğendim, söylediği türküyü de...

****

Film çıkışı baktım eşim bekliyor, yirmi dakika olmuş geleli. Ayaklarımız bizi Düş Molası'na götürdü bir kez daha.

Karides güveç denediniz mi hiç? Bence denemeye değer...

Mezgiti biliyorsunuz zaten...

****

Ve bir hoşluk, Sevgili Karacaoğlan'ım(Feride) göndermiş, paylaşmak istedim. İyi seyirler:

ZARFI AÇMAK İÇİN PULU TIKLAYIN
SONRA EN BÜYÜK KARTOPUNU TIKLAYIN
KARTOPLARINI ÜST ÜSTE KOYUN
YAPTIĞINIZ KARDAN ADAMA TIKLAYIN

VE SEYREDİN...

CHRİSTMAS CARD

23 Aralık 2010 Perşembe

AŞK GİBİ BİR ŞEY OLDU BEKLEMEK



ne çok mektup getirirdi postacı
kimi yurt içindendi, kimi dışından
ne çok dergi, ne çok kitap, ne çok gazete
renk renkti pulları hepsinin de
ben mi çok severmişim dostlarımı o zamanlar
yoksa onlar mı beni

aşk gibi bir şey oldu beklemek...



Vedalar beni hep etkilemiştir. Hala da etkiliyor. 2010 yılına güle güle demeye hazırlandığımız şu günlerde daha duygusal mıyım neyim? Yanlış anlamayın lütfen, 2010 yılı çok iyi geçti demek istemiyorum.

Toplum olarak hop oturup hop kalktığımız bir yıldı 2010...

Şimdi 2011'i bekliyoruz. Eski yılın götürdüklerini biliyoruz da yeni yılın ne getireceğini bilmiyoruz. Ama gelenin gideni aratmasından da korkuyoruz. En azından ben korkuyorum.



yıllar var ki yoksunum o dost mektuplarından
sanki savaş, sanki deprem
bir anda hepsi birden göçüp gitmişler sanki

ne çok selam getirirdi postacı bir zamanlar
aşk gibi bir şey oldu selam beklemek şimdi




Not: Şiir H.H.Korkmazgil'in (Bir Zamanlar)

21 Aralık 2010 Salı

BENCE DE



insanlar ne dilleriyle ayrılırlar birbirlerinden
ne de renkleriyle inançlarıyla
türkülerde toroslarca yükselen o kanlı sınır
insanların birbirine kulluğu köleliğidir



Hasan Hüseyin Korkmazgil böyle demiş, ne güzel demiş!
İnsanın insana köleleğini yok edebilir misiniz? Önce bunu halledin, sonrası kendiliğinden gelir. Ama işinize gelmez ki...


20 Aralık 2010 Pazartesi

SİNAĞRİT BABA



Sinağrit baba kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, cıvalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu.
Oltalar gitgide çoğalıyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı.

Gözleri büyümüş bir halde yukarıya çıkarlarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıki dünyayı görmeğe bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit babaya büyüyen gözlerle "Bizi kurtar şu lanetlemeden!" der gibi bakıyorlardı.

Sinağrit baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu mu idi, tamamdı. Ama hiç birini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu.

Sinağrit baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu, ama bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun bir kişinin aklı ile hiç bir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir.

Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresinin koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman bu hareketin bir netice ve faydası olabilirdi. Yoksa gidip Sinağrit baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeği?

*****
Sinağrit baba akdenizde yaşayan bir balıktır. Sait Faik Abasıyanık'ın aynı adı taşıyan öyküsünün kahramanıdır. Ona "baba" demesi görmüş geçirmiş, deneyimli, yaşlı biri olarak tanımlıyor olmasındandır. Yazar bir balığı anlatıyor görünüşte, ama aslında bizi, insanları anlatıyor "Sinağrit Baba" öyküsünde. Okumadınızsa okumanızı öneririm. Şiir gibi anlatıyor yine usta. Hiçbir şey söylemiyor gibi görünerek ne çok şey anlatıyor.

Alıntıladığım bölümde: "Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresinin koşup o yakamozu yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman bu hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi." diyor. Kurtuluşu halkın ortak aklında, güç birliğinde buluyor.
Sait Faik, "Bir kişinin aklıyla hiçbir şeyin halledilemeyeceğini söylüyor.

Ya siz? Siz ne diyorsunuz?

Yazımı onun çok bilinen, sevdiğim bir başka öyküsündeki kısa alıntıyla bitiriyorum.

"Nereden gelirse gelsin, dağlardan,kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları...

- Hişt hişt...
- Hişt hişt...
- Hişt hişt...


KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...