17 Şubat 2009 Salı

HER ŞEY BÖYLE BAŞLAMIŞTI

HEDİYE = KİTAP



Ayrıca katılımcıların blog sahibi olması gereklidir.Hediye edilecek kitaplar yeni ya da okunmuş olabilir ( önemli olan kitabın hediye edilebilecek şekilde olması).Gönderilecek kitaplar sizin zevkinize uygun kitaplardan olursa hediyeleşme daha anlamlı olur. Mesela bir kitabı okudunuz, kitaptan çok keyif aldınız ve başkalarının da beğeneceğini düşünüyorsanız ya da kitap sizin için "işte benim kitabım" sınıfındaysa alıcı tarafından daha anlamlı bir hediye haline dönüşecektir. Mümkünse gönderilecek kitabın anlamını belirten ufak bir notuda kitaba iliştirin:) Son çıkan ve popüler kitaplar hediyeleşme sınıfına dahil olmasın diye düşündük. Çünkü o veya bu şekilde o kitaplar herkesin önüne çıkabiliyor ve okunmuş oluyor.Katılımlar Türkiye ile sınırlı malesef. Malum kargo :-)


Yorumlarınızı bekliyoruz arkadaşlar:)Kitapla beraber geçirililen güzel günler için biz buradayız:)

********


HEDİYE KİTAP ÇEKİLİŞ LİSTESİ

Kitap hediyeleşmemize katılan tüm blog sahiplerine teşekkür ederek çekiliş sonuçlarını açıklayalım. Öncelikle objektif bir çekiliş olması için size doğum gününüzü sorduk. Kendi aramızda gerçekleştirilecek bir çekiliş belki herkes için inandırıcı olmayacaktı. Bu nedenle bu yöntemi uygun gördük. Aşağıda vereceğimiz doğum günlerinin kronolojik olarak sıralandığı liste, çekilişimizin listesidir.

Bu listeye göre her katılımcı kendisine en yakın günde doğan (zincirleme sırayla) katılımcıya kitap hediyesini alacak.

1) 21 Ocak http://tigeraymen.blogspot.com/ /Aymen
2) 25 Ocak http://cikolatacikolata.blogspot.com//Çikolata Çikolata
3) 29 Ocak http://ordanburdanhayattan.blogspot.com/ /OrdanBurdanHayattan
4) 31 Ocak http://banadair-berrin.blogspot.com// Bana Dair- Berrin
5) 5 Şubat http://evvelzamanicinde.blogspot.com/ /Evvel Zaman İçinde
6) 21 Şubat http://sarhosbalikvetopalmarti.blogspot.com// Funda
7) 22 Şubat http://ucansupurge.blogspot.com// Kiyoki
8) 13 Mart http://zeynono-elif.blogspot.com/ / Elif ..den
9) 15 Mart http://kuzeyvedefter.blogspot.com/ / H. Y. Ergün
10) 17 Mart http://yusufzar.blogcu.com /Yusuf Türkoğlu
11) 6 Nisan http://ruyalargercekoldu.blogspot.com/ /Aysema
12)24 Nisan http://izmirdesanat.blogspot.com/ /Emrah Atik
13)30 Nisan http://gaybubetindecokkitapokudum.blogspot.com// Gülçin
14) 2 Mayıs http://nevam.blogspot.com/ / Neva'lı Günler
15) 6 Mayıs http://ayisigiyim-ben.blogspot.com// Mehtap
16) 15 Mayıs http://benimgizlibahcem.blogspot.com// Tabiat Ana
17) 18 Mayıs http://kitapkurdu76.blogspot.com/ / Kitap Kurdu
18) 3 Haziran http://primarima.blogspot.com/ / Prima Rima
19)3 Haziran http://www.gevezekalem.com// Geveze Kalem
20) 13 Haziran http://laleninbahcesi.blogspot.com/ / Lale'nin Bahçesi
21) 2 Temmuz http://zuzularannesi.blogspot.com/ / Banu Durgunlu
22)2 Eylül http://ruhdagi.blogspot.com// Ruh Dağı
23)16 Eylül http://seraptan.blogspot.com// Serap
24) 7 Ekim http://komplekssizelektra.blogspot.com// Elektra
25) 13 Ekim http://birdilimsohbet.blogspot.com/ / Zero
26) 24 Ekim http://www.kaybolmusmasumiyet.com// Halim Kılıç
27) 4 Kasım http://cinardan.blogspot.com/ / Çınar
28) 6 Kasım http://denizanasi.blogspot.com/ / Denizanası
29)20 Kasım http://sevgilikitaplarim.blogspot.com// Aslı Koyuncuoğlu
30)28 Kasım http://elifcee.blogspot.com// El*ff
31)26 Aralık http://nazpeki.blogspot.com// Nazpek

1. Kişi 2.'ye, 2. kişi 3'ye, 3. kişi 4.'ye.... ve son olarak 31. kişi 1. kişiye şeklinde liste oluşturulmuştur.Umarım herkes hediyeleşmeden ve çekilişten memnun kalır.
Hediyeleşecek kişiler mail yoluyla adres alışverişi yapacaklar. Böylece adres bir kişi tarafından bilinecek.
Aranın çok açılmaması gerektiğini ve hepimizin de bir an önce hediyelere kavuşmak istediğini düşünerek en geç 7 Şubat'a kadar hediyelerin posta ya da kargo yoluyla gönderilmesine karar verdik.Hediyeler alındıktan sonra blog sahipleri hediye hakkında bloğunda yazı ya da fotoğrafa yer verirse başlattığımız hediyeleşmenin başarılı olup olmadığını göreceğiz. Ve belki, bu da bu güzel hediyeleşmelerin devamını getirecek blog dünyasında.
Herkese teşekkür ediyorum.
Hadi bakalım sıra gönderilecek kitabı seçmede.
Kolay gelsin...


(Not:Eğer iletişim sağlayamadığınız kişiler olursa bizimle irtibata geçebilirsiniz)



**************

Evet, kitaplarla dostluğumuz zaten vardı da, kitap dostlarıyla buluşmamız Sevgili Serap'tan gelen bir davetle başladı. Evvel Zaman İçinde ile Serap'ın başlattığı bu güzel etkinlik başarıyla sürüyor. Ben biraz gecikmeyle bugüne ulaştım. Sevgili Emrah Atik'in paketi postada, yakında eline geçer. Sevgili Yusuf Türkoğlu'nun benim için aldığı kitap şu anda elimde...

Teşekkürler bu etkinliği başlatanlara, bu etkinliğe katılanlara ve tüm kitap dostlarına gitsin. Sevgilerimle...

16 Şubat 2009 Pazartesi

BLOGLAR VE DOSTLUK ÜZERİNE


İstanbul'dan dönerken getirdiğim 5-6 kitap var elimde, okunmayı bekleyen. Bugün bir hafta oldu başlayamadım. Onların yerine daha önce pek çok kez okuduğum kitap baktım yine elimde... Çoğunuz okumuşsunuzdur, tam bir el altı kitabı... Okumayanlara öneriyorum Engin Geçtan'ın "İnsan Olmak"ını ...

Arka kapaktan: " Psikanalitik düşünce ile varoluş psikiyatrisini uzlaştırma denemesi olarak nitelendirilebilecek bir kitap"


Bloglarda gezinirken bir tartışmaya tanık oldum. Bloglar eleştiriliyordu. Sıradanlaştığından söz ediliyordu pek çok blogun. Eleştirilmesin demiyorum, eleştirilmeli de... Ancak başarılı bulunanlardan da ad verilerek bahsedilse herkes okusa güzel olmaz mı?

Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum, ama ben okuduğum bloglardan , en kişiselinden bile, çok şey öğreniyorum. Hepsinde sımsıcak insan yüreğinin mutluluklarını, mutsuzluklarını, hüzünlerini,sevinçlerini, yaşanmışlıklarını, arayışlarını okuyorum. Bundan da şikayetim yok. Şunu da ekledikten sonra sözü Engin Geçtan'a bırakacağım. Güzelin daha güzeli, iyinin daha iyisi vardır; ulaşmak üzere çaba göstermeliyiz. Ancak önce İnsan Olmak" demeliyiz.
Ve okur-yazar sayısının giderek azaldığı ülkemizde yazma çabasında olanların üzerine titrememiz gerekir desem...


Şimdi Engin Geçtan ve İnsan Olmak:

"Kimi insan entelektüel bir üstünlük geliştirip her şeyin irade ve mantık gücüyle çözümlenebileceğine kendini inandırmaya çalışır, ama duygusal yaşamında da ya yalnızdır ya da başarısız. Görkeme ulaşma çabası insanın yaşam alanını da daraltır. Yaşamı kendisini üstün hissedebileceği durumlarla sınırlandırdığından yeni deneyimlere ve değişik yaşantılara kapalıdır. Kaldı ki sürekli görkem ya da kusursuzluk bir ütopyadır...


Üstün olmak "zorunda" olan kişi bir varoluş savaşı vermektedir. Bu nedenle yalnız kendisiyle ilgilidir ve asıl sorun da buradan kaynaklanır. Dostluk ve yardımseverlik toplumsal insan türünün kalıtsal bir parçasıdır.

Benmerkezcilik kusurlu bir davranıştır. Diğer insanların gerçeklerini anlayabilmak için dürüst bir çaba göstermeyen ve yalnızca almak için veren ya da verir görünen bir insan, suçluluk ve değersizlik duygularından kurtulamaz.

Acı da verse hoşlanmadığımız kendimizle yüzleşebilmeli ve bu yüzden asla kendimizi lanetlememeliyiz. Kendini lanetlemek ya da kendine acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller. Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir. Güçsüzlüğümüzü yaşayabilecek yürekliliği gösterdiğimiz bir anda biri bizi küçümserse, bu onun sorunudur. Aslında için için aynı yürekliliği gösterebilmiş olmayı o da ister, ama abartılmış gururunun tutsağı olduğu için bunu göze alamaz. Bazı insanlar, kendimizi dürüstçe yaşadığımız zaman, diğerlerinin bu " açık "tan yararlanarak bizi devirmeye çalışacakları görüşünü savunurlar.

OYSA BİR İNSAN ANCAK KENDİ İÇİNDE DEVRİKSE BAŞKALARI TARAFINDAN DEVRİLEBİLİR."

14 Şubat 2009 Cumartesi

SENİN KOKUNDAN UZAK



Rüzgarlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.

Benim güzelim,
benim ceylan bakışlım,
benim kafamın ateşi,
yüreğimdeki.

Mümkün mü şu anda rüzgar olmak, kuş olmak?

Hayır, güzelim,
hayır, ceylan bakışlım,
hayır, kafamın ateşi, hayır,
hayır, yüreğimdeki.


Şu anda mümkün ve güzel olan tek bir şey vardır:

Yanarak sevmek seni.





(Dizeler A. Kadir'in Dağ Başında şiirinden alıntıdır.)





SENİ (sizleri de) ÇOK SEVİYORUM...

AŞK GİBİ

http://img523.imageshack.us/img523/6160/kirazdl3.jpg




Dündükten sonra bugün ilk kez evden çıktım. Birkaç adım atmıştım ki aaaa! bu da ne? Bahçemizdeki erik ağaçları yine zamanı şaşırmış, erkenden çiçek açmış. Ne kadar da masum, bir o kadar da güzel... Hem sevindim hem de içten içe endişelendim. Henüz şubat ortasına bile gelmedik sabırsız ağaçlar...

Yağmur çiseleyerek yağıyordu, şemsiyem yanımda olmasına karşın açmadan yürümeye başladım. Severim yağmurda ıslanmayı. Saçım bozulur diye bir endişem de yoktu. Kuaföre gidiyordum nasılsa...

Sokağın başına gelmeden baktım bahar dalları yanakları pembeleşmiş utangaç çocuklar gibi bana gülümseyerek kucak açmamış mı? Ohhh ne güzel bir gün bu! İyi ki evden çıkmışım. İçim açıldı, yenilendim. İçimden : " Yine yeşillendi fındık dalları" ezgileri geçti bir ara.

Yürümeye karar verdim. Bence yetişme telaşı yoksa yürümeliyiz. Yürümeliyiz, çünkü yürürken yaşamı daha çok kucaklıyoruz. Yaşadığımızın farkına varıyoruz. İnsanlarla karşılaşıyoruz. Selam verip selam alıyoruz. Arabada böyle bir şansımız olmuyor pek. Çok çok bizi sollayan, trafik kurallarını hiçe sayan şoför koltuğuna oturmuş kişilere kızgın kızgın bakıp öfkeyle söyleniyoruz.

Belediye otobüsleri biraz daha insanlarla iç içe, ama orada da insan sıcaklığını yakalamamız çok güç...

Hiç unutmam, belediye otobüsünün içindeydim. Otobüs tıklım tıklım doluydu ve Boğaziçi köprüsünden geçiyorduk. Benim gözlerim faltaşı gibi açılmış, boğazın hiçbir güzelliğini kaçırmamak, o güzel manzarayı tüm benliğimle hissederek gözlerimle içmek için büyük bir çabanın içine girmişken bir anda kendimi kalabalığın içinde yapayalnız hissediverdim. Baktım kimsenin manzaraya baktığı yoktu. Çoğu işten çıkmış evine dönüyordu ve mışıl mışıl uyuyordu. Yorgundu, bıkkındı, tüm gün kimbilir nelerle uğraşmıştı. Yaşamaya zaman kalmamıştı...

Yağmurla inatlaşarak yürüdüm yürüdüm. O, giderek şiddetini artırdı, ben şemsiyeyi açmamakta direndim.

Saçım boyanmış, kesilip düzeltilmiş, fönlenmiş olarak kuaförden çıktığımda yağmurun işi azıttığını gördüm. Artık yağmur yağıyor, seller akıyor, bakımlı saçlarım ıslanıyordu. Mecburen şemsiyemi açtım, dolmuşa da bindim. Hava epeyce soğumuştu...

Baktım bahar dalı da, çiçek açmış erik ağacı da ıslanmış kedi gibi bakıyor bana! Üşüyorlar, çok üşüyorlar... Alıp eve getirip kaloriferin yanında ısıtıp tekrar koyabilseydim keşke yerine.

Ama bazı şeylerin telafisi yok ne yazık ki? Her şey mevsiminde olursa yaşama şansı artıyor değil mi?

Aşk gibi...






Not: Resmi bu adresten aldım, teşekkürlerimle.
http://www.neylersin.net/forum/armut-erik-kiraz-agac-cicekleri-t-3432.html

13 Şubat 2009 Cuma

ISSIZ ADAM ve ULAK


"Issız Adam"ı sonunda izleyebildim. Çok merak ediyordum, ancak umduğumu bulamadım açıkça söyleyeyim...

Bir kere bu filmde baş kahraman olan Alper, yanlış olarak Issız Adam olarak nitelendirilmiş. Bence asıl ıssız olan kadın kahramanımız olan Ada... 
Neden mi ?   Nedeni çok basit. 


Alper'i izliyorum. Annesi var ve oğluyla oldukça ilgili...  Lokantada çalışan insanlar var.  Sürpriz doğum gününe kadar patronlarıyla ilgileniyorlar. Gözleri üstünde.  Diğer günübirlik de olsa ilişkileri var. Bolca parası var, evini temizleyen bir kadın var.  Tek sorunu, kendisinin umursamadığı aşırı bencilliği...


Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin lütfen, yurdum erkeklerinin kaçı onun yerinde olmak istemez ki?  Zaten olanak bulabilenlerin bir çoğu böyle yaşıyor. Bazıları bir farkla, çevre baskısını önlemek, görünüşü kurtarmak için evleniyor. Eşinin çalışmasını istemiyor, başını kapattırıyor, uslu uslu evinde çocuklarını büyütmesini istiyor. Kendisi de yurt içinde mi yurt dışında mı olur artık, gönlünü eğlendiriyor. Elinin kiri, yıkayınca aklanıp paklanıyor.


Olanağı olmayanlar da gizli gizli iç geçiriyor...  Yanlış anlaşılmasın, hepsi böyle demiyorum. İyi ki de hepsi böyle değil, ama azımsanmayacak kadar çok sayıda Alper gibi yaşamak isteyen yok mu?  Alper'e acıyan erkek oldu mu acaba merak ediyorum doğrusu... Kadınlardan acıyan olmuştur mutlaka, ama ben hiç acımadım.




Gelelim Ada'ya...  Evet  ıssız olan  Ada. Siz Ada'nın yanında sessizce oturan arkadaşı Sinem'den  başkasını gördünüz mü?  Haa bir de Alper'in annesi var.  Ada ve Alper nasıl oldu da biraraya geldi anlayamadım. Jet hızıyla gelişti her şey ve aynı hızla da bitti.  Adını sevgi mi koyacağız bu ilişkinin?  Hadi canım sen de!  Buna sevgi diyip de ağlayanlara acırım şimdi ben!  "Desene ki güzelim, sen hiç yaşamamışsın!" Desene ki kardeşim sen hiç sevememişsin. Bunun adına her şey diyebilirsin de "sevgi" deme lütfen!  Çünkü sevgi bu değil. Hiç olmazsa "Selvi Boylum Al Yazmalım" ı bir kez daha izle derim ben, ondan sonra ne diyeceksen de...

Ada'dan söz ediyorduk.  Ada geceyi bir anda Alper'in evinde geçiriyor. Hadi oldu bir hata diyelim.  Peki Ada'cım sabah sabah kalkıp evi toparlamana ne diyelim. Ne de çabuk  sahiplendin her şeyi be kızım.Adamın temizlikçisi var. Bi dur, düşün. Simit fırınının önündeki masada çayla bir simit yedikten sonra sadece kendi oturduğu masayı değil, diğer masaları da toparlamaya çalışan yaşlı teyzeyi getirdin aklıma.. Onun gibi evi toparlama moduna girmenin anlamı yok. Hadi bunu da geçelim, alışkanlık, hepimizde var biraz, lokantada bile tabakları boşaltıp iç içe koymaya çalışıyoruz... Bu da biz kadınların işgüzarlığı mı nedir? 



Alper'in annesi geliyor, Alper işini gücünü bırakmıyor da sen neden bırakıyorsun be kızım. Sen önem vermezsen kimse önemsemez seni de işini de. Üstelik sen işinde de yalnızsın. Onun elemanları var. Neyse bu da yetmiyor; yeni tanıdığın adamın, ilk kez gördüğün annesini alışverişe götürmek, yetmezmiş gibi annesiyle düğüne gitmek de gerekli miydi ? Kendi annen için yapar mıydın bunu? 


Ve ayrılık sahnesi...  En etkileyici sahne!  Çünkü Alper gibi bir adamdan bile beklemeyeceğimiz benclliğin doruğa çıktığı bir an. İnsan karşısındakinin fedakarlıklarına karşın bir gün sabreder hiç olmazsa. Alper bunu bile yapamıyor, bencillik dibe vuruyor. Ehh  biraz da Ada'nın çok çabuk sahiplenmesi yaşam alanını daraltmış olabilir Alper'in.  Yine de bir izleyici olarak dolmaların Alperin başına savrulmayışına üzülmüyor değiliz, ya da hiç olmazsa giderken eve götürseydi Adacık, evde yerdi; hevesi boğazında kalmazdı diye düşünüyoruz...


Ada  bütün bunlardan sonra Alper'in annesiyle gizli gizli ilişkisini sürdürüyor, neden?  Seviyor da ondan mı?  Yok canım!  Seven insan, başkasıyla neden evlensin ki?  İşi var, özgürce yaşıyor. Mahalle baskısı yok, aile ilişkileri zayıf. Alper'in annesiyle sık sık haberleşiyor. Sonra da gidip bir başkasıyla evleniyor, çocuğu oluyor, Alper'i seviyor.  Nereden anladık?  Yıllar sonra karşılaşınca üzülüyorlar! Alper de çok seviyormuş meğer!  Nasıl sevmekse bu! Anlayan varsa anlatsın. Ben anlayamadım da...


Herkes gibi müzikleri ben de çok beğendim. İzleyicileri efsunlayan müziğin gücüy  müydü yoksa, ne dersiniz?







Çağan Irmak'ın filmlerini genelde beğenerek izliyorum, ama bunu pek sevemedim. Belki de çok abartıldığı içindir kim bilir?  


"ULAK"  da bir Çağan Irmak filmi ve Ulak'ı  çok beğenerek izledim. Hatta bir kez daha izlemek istiyorum. İzlemeyenlere öneriyorum.  Masal tadında; ama masal değil. Çok şey anlatan güzel bir film Ulak...




Bu arada sevmeyi bilenlerin, sevgiye değer verenlerin, her şeye rağmen gerçek sevgiyi arayanların, seni seviyorum, diyebilenlerin "Sevgililer Günü" sürekli  günlere dönüşsün. Her günleri Sevgililer Günü gibi özel ve güzel geçsin efendim... Herkes sevdiğine tez zamanda kavuşsun,  ayrılıklar yaşanmasın.

Sevgiyi de dostluğu da bölüşen insanlarımızın sayısı her geçen gün artsın, azalmasın... 


 


12 Şubat 2009 Perşembe

ÖDÜLLENDİRİLDİM


Sevgili Pandora beni ödüllendirmiş. Severek okuduğu bloglar arasında beni de saymış. Çok mutlu oldum. Kendisine tüm içtenliğimle teşekkür ederim...

Ancak bu ödülü alanların uyması gereken kurallar varmış. Bunlar:

1) Ödülü veren bloga link verilecekmiş.

2) Beğenip ödüllendireceğin 7 blogu şeçip onların da linkini verecekmişsin.
3)Ve o bloglara gidip ödüllendirildiği müjdesini verecekmişsin...


Ödül almak çok güzel, onur duydum. Tekrar tekrar teşekkür ediyorum Sevgili Pandora'ya... Ödül vermek çok daha güzel...


Ödül vermek GÜZEL de seçim yapmak çok zor! Siteme eklediğim tüm blogları okumayı seviyorum. Hepsi birbirinden değerli benim için... Ayrıca izlediğim blogları da seviyorum. İlk fırsatta onları da sevdiklerimin arasına almayı düşünüyorum. İlk fırsatta yapacağım bunu... Ve tümünü ödüllendiriyorum buradan...


İYİ Kİ VARSINIZ, İYİ Kİ YAZIYORSUNUZ, İYİ Kİ OKUYORUM HEPİNİZİ...


Hepinizde ayrı bir tat, ayrı bir koku ve aynı insan yüreği var... Ben o yürekleri çok seviyorum!




MİM - ÇOCUKTUM UFACIKTIM




Sevgili Rüyayla 5 Şubat 2009 Tarihinde beni mimlemişti. Yazamadım bir türlü.

Çocukluğum : Hem çok uzak, dem de o kadar yakın ki... Hele yaşadığım şu son aylarda! Yakın, çünkü torunumla ilgilenirken gidip gidip geldim o günlere. Sadece o günlere olsa yine iyi! İçine çok daha yoğun olarak çocuklarımın doğumu, çocukluğu, büyümesi de eklenince karmakarışık oldum tam anlamıyla...

Üç kuşak çocukluk...


Yeni kuşak Yağmurcuk... Çocukluğu nasıl geçecek acaba? Hangi oyunları oynayacak bilemiyorum. Sağ olursam sokakta, parkta, çimenlerde, deniz kenarında oynamasına yardımcı olacağım. Evcilik oynayacağım onunla. Boyama kitapları, resim defterleri, yap-bozlar, masal kitaplarıyla tanıştıracağım onu. Anne -babası da yapacak ama ben işi sağlama alayım diye yazıyorum buraya. Çünkü yetişeceği ev, bilgisayar cenneti. Gözünü açtı, bilgisayarla tanıştı. Sadece bilsayar olsun istemiyorum çocukluğunda... Çocukluğunu çocuk gibi yaşasın Yağmur'um...



İkinci kuşak çocuklarım:


1)



2)

İkisi de çocukluklarını da gençliklerini de doya doya yaşadılar diye düşünüyorum... Yağmur için düşündüklerimi onlara da uyguladım ve başarılı sonuçlar aldım. Mutluyum, gururluyum bu konuda...



Ve üçüncü kuşak: Ben...

Sabahtan bu yana tüm albümleri açtım, çekmeceler dolusu fotografları salonun ortasına döktüm. Çocukluğumu aradım fotografların arasında. İnanır mısınız o kadar azdı ki!.. Ben bile şaşırdım. Aile fotografları, okul fotografları vardı, çocuk olarak ben yoktum, yalnız olarak, iyi mi?

Bulduklarımdan bir iki örnek seçtim. İşte buyrun...



Aile resimlerinden...




Topluluk fotografı ilkokul 5. sınıftan mezun olunurken çekilmişti. Henüz ilköğretim sekiz yıla çıkmamıştı. O günü dün gibi canlı anımsıyorum. Ön sırada oturuyorum,sağ yanımdaki çocuk yanılmıyorsam Sevgili Ayten Öğretmen'imin yeğeniydi...

Neyse bizim çocukluğumuz çoğunlukla sokakta geçti. Ne güzel günlerdi onlar! Gece geç saatlere kadar mahalledeki arkadaşlarımızla oynardık. Yakan top, istop, ip atlama, kiremit devirme, çember çevirme (holilop muydu adı kızların beline takarak çevirdiği çemberin adı? Erkeklerin ki başkaydı, onlar sanırım sürükleyerek götürürlerdi telden yapılmış çemberleri. Kızlarınki plastiktendi .)

En mutlu zamanlarımız mahallemizdeki liseli abla ve abilerin bizimle oynadığı saklambaç oyunuydu. "Önüm arkam sağım solum sobeee!" derken ebe olan kişi, biz çoktan saklanmış olurduk bir kuytu köşeye...

Evlerimiz bahçe içindeydi. İlk çocukluğum Erzincan'da Atatürk Mahallesinin 132. caddesindeki kurma evlerde geçti. 1939 Büyük Erzincan Depreminden sonra , depreme dayanıklı, tek katlı , bahçe ortasında yapılmış evler... Çocuklar için bulunmaz bir mekan!

Kedimiz ve köpeklerimiz vardı. Onları severek birlikte büyüdük. Bahçede arkadaşlarımızla toplanıp "Güzellik mi Çirkinlik mi? " oynardık. Ebe olan kişi "güzellik" derse, güzel görünmek için elimizden geleni yapardık. "Çirkinlik" derse en korkunç görüntüler sergilemek için yarışırdık. Çünkü en az güzelleşebilen ya da en az çirkinleşebilen ebe olurdu, yarışmayı kazanamazdı.

Tabancalarımız vardı, ama bunlar su tabancalarıydı. "Hırsız-Polis"çilik oynardık. Suçluları yakalar, cezalandırırdık. Cezalar; şarkı söyletmek, horoz gibi öttürmek, kedi gibi miyavlatmak olurdu.

Meyveli ağacı olan bahçelerden meyve aşırırdık. Komşu teyzelerimizi kızdırırdık, annemizi kızdırırdık. Severlerdi, ama kızarlardı da!

Yaramazlık yaptığımızda dayak da yerdik annemizden. Bir gün komşumuzun bahçesindeki havuzda yıkandık diye (yüzdüm diyemeyeceğim, sanırım küçük bir havuzdu ve bahçeyi sulamak amacıyla yapılmıştı.) annemin çok kızdığını anımsıyorum. Kızgınlığı yanımızda erkek çocukların da oluşunaydı sanırım. Yanılmıyorsam 6-7 yaşlarındaydık o zaman. Elbiselerimizle girip oynamıştık hep birlikte... Çok eğlendiğim bir günde dayak yemiştim annemden. Daha sonra yaramazlık yapınca babamın eve gelişini bekler olmuştum. Saat 17.00 gibi babam eve gelirdi ve ben onu karşılamaya giderdim. Yolda babamla yarış yapardık koşarak. Onu geçmek beni sevindirirdi. Eve birlikte girince annemin kızgınlığı da geçmiş olurdu. Yalnız eve girmeden mutlaka bahçedeki suyla elimizi, yüzümüzü, ayaklarımızı yıkardık. Başka türlü eve girme şansımız olmazdı...

Televizyon yoktu, bilgisayar yoktu, telefon yoktu evde... Ancak ben telefonla yine de ilkokulda tanıştım.
Atatürk İlkokuluna gidiyordum. Bu okul, o dönemde Erzincan'ın en iyi okullarındandı. Ve tüm üstdüzey görevde olanların çocukları da bu okula gidiyordu.Benim babam Karayollarında işçiydi. Benim gibi olan arkadaşlarım da vardı, ayrım yapılmazdı. Jandarma Komutanının kızı yakın arkadaşımdı. Birbirimizin evine gidip gelirdik. Faytonla okuldan alırlardı bizi, güya ders çalışmak için giderdik onlara, ama en büyük oyuncağımız evlerindeki telefondu. Ve o telefonla Erzincan Valisinin oğlu sınıf arkadaşımızdı(Şahap Gazezoğlu)
,onu arardık başka isimle. Aklımızca işletmeye çalışırdık ve her seferinde de santraldeki görevliye yakalanırdık. Arkadaşıma "Babana şikayet edeceğim!" diyince telefonu kapatıp nasıl tanıdığına akıl sır erdiremezdik. Bir dahaki buluşmamızda yine aynı şekilde yakalanırdık. Vazgeçmezdik. Bildiğimiz tek numara oydu... "Semih Süldür, Paldur Küldür!" diye kızdırdığımız Başhekimin oğlunun numarasını bilseydik onu da işletmeyi düşünmüştük...

Radyo, çok önemliydi. Ajanslar dikkatle dinlenirdi, Yassı Ada duruşmalarında sesimizi çıkarmadan oturtulurduk. Büyükler dinlerdi. Radyosu olmayan komşular da bize gelirdi haberleri dinlemek için.
Arkası Yarın, radyo tiyatroları önemliydi. Bir de müzik doğal olarak dinlenirdi.

O dönemde, sinemaya çok gidilirdi. Gündüz bayanlar giderdi. Biz de saat 15.30'da okuldan çıkınca sinemaya giderdik, kapılar açık olurdu, filmlerin sonunu izler, annemizle birlikte eve dönerdik. Konserler de aynı şekilde okul çıkışı yarım da olsa dinlenirdi. Akşamları ailecek giderdik sinemaya. Köpeğimiz bize eşlik ederdi. Çıkışta da onca kalabalığın arasında bizi bulurdu...

Bizim çocukluğumuzda büyüklerin sözü çok geçerdi. Sadece sözü mü? Bir bakışla annemizin ne istediğini hemen anlardık. "Sen sus, gözlerin konuşsun!" örneği nasıl da konuşturmayı bilirlerdi gözlerini. Bir kez ben de çocuklarımın üzerinde denemek istemiştim de göz işaretini, dünya aleme duyurmuşlardı çocuklarım: "Anne n'oldu, niye öyle gözünü kırptın, niçin baktın bana öyle?!" diye soru yağmuruna tutmuşlardı beni. Bir daha mı tövbeler olsun, zamane çocukları bunlar...

Bizim kuşak şanslı mı şanssız mı bilmiyorum. Bildiğim ana-babanın sözünün geçtiği çağda çocuk; çocukların sözünün geçtiği dönemde ana-baba olduk. Şikayetçi miyim? Hayır, hiç değilim...

Ne çok söyleyecek sözüm varmış, bir kısmını paylaşabildim sizlerle... Ne yazdığımın farkında da değilim. Durup düşünmeden yazdım yazdım yazdım...

Çok teşekkürler RÜYAYLA'M... Beni çooookkk uzaklara taşıdın! Mutlandım, hüzünlendim, dağıldım, toparlandım ve sonunda yazıyı tamamladım. Bitti mi?
Biter mi? Kimbilir daha neler neler var unutulan, gün ışığına çıkmayı bekleyen...

Şimdi mimleme sırası bende... Acaba bu mimi kimler yazmadı ki? Yazmayan herkese mimliyorum. Lütfen yazın, çok güzel bir mim.





Bu yazıyı okuyan ve "çocukluğum" mimini yazmayan blogerler mimlendiniz, haberiniz olsun... Hadi bakalım bekliyorum... Kolay gelsin...


11 Şubat 2009 Çarşamba

ZONGULDAK'TA MADEN KAZASINDA ÖLDÜLER


DİLEK: ZONGULDAK ZONGULDAK VURUR YÜREĞİM
Yukarıda link verdiğim yazıyı 3 Kasım 2008 tarihinde yazmışım. "Zonguldak Zonguldak Vurur Yüreğim" yazının başlığı... Şimdi neden mi hatırladım bu yazımı?

O sıra maden ocaklarında çalıştırılacak işçilerin sınavı yapılıyordu. Kazananlar mutlu, diğerleri mutsuz olacak diye yazdıktan sonra eklemişim:

"Dilerim olmaz, ama bu durum ocaktaki bir iş kazasıyla tersine dönmez!!!!

Ve ne yazık ki dileğim gerçekleşmedi. Madendeki kazada sınavı kazanıp ocak ayında işe başlayan iki madenci iş kazasında yaşama veda ett! Güle oynaya girdikleri maden ocağından,
"Al bayraklı cenazeler" olarak geri döndüler...

Aşağıdaki o yazımdan bir bölüm sadece...

Yalnız olayın bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Üç bin kişinin, madende kazmacı olarak alınacağı bu sınava, kaç kişi başvurmuş dersiniz? Otuz yedi bin yüz doksan altı kişi. Otuz yaşın altında bu kadar kişi. Otuz yaşını geçenler başvuramıyor.Ayrıca Zonguldak nüfusuna kayıtlı olmak ya da Zonguldak'ta oturma koşulu var başvurabilmek için. Bir de sınırlama olmasaydı kimbilir kaç kişi olacaktılar? İnanılır gibi değil! Ve içlerinde üniversite mezunları da var.

Adayların avuçlarına bakılacak, kocaman direkler taşıttırılacak, kazma-kürek-balta kullanmalarına bakılacak, boy-kilo orantısı alınacak. Kısaca fiziksel güçleri sınanacak. Buradan başarıyla geçenler arasından çekilecek kurra ile üç bin kişi maden ocağında kazmacı olmaya hak kazanacak. Bunlar mutlu, sınavı kazanamayan otuz dört bin yüz doksan altı kişi mutsuz olacak. Dilerim olmaz, ama bu durum, ocaktaki bir iş kazasıyla tersine de dönebilir ne yazık ki...


Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul yetim

10 Şubat 2009 Salı

YOKTU YOOOOKKK

Gece yarısı ağlama sesiyle uyandım. Yatağımdan fırladım. Her yer karanlık, göz gözü görmüyor, zifiri karanlık...

Gözlerim yarı aralık, bir yerlere çarpa çarpa koştum! O odaya baktım, bu odaya baktım, şu odaya baktım; yoktu yookk! Oda aynı oda değildi, neresi burası, ben kimin, ağlayan kim? Dinledim, dinledim, bir daha dinledim... Ağlayan da yoktu yookk!

Yattım, hemen uyumuşum. Bir iki saat geçti geçmedi, yine aynı ses! Ağlıyor, çok ağlıyor! Gözlerimi açamıyorum, ağlama sesi şiddetleniyor!

Piş piş piiişşşş, diyorum, susmuyor! Eeee eeeee nesi var, benim yavrumun uykusu var; uyusunda büyüsün, tıpış tıpış yürüsün, okullara gitsin ninni ninnniiiii! Hayır etkisi yok! E eeee e Allah uykularını ver Allah! diyorum, susmuyor... Dandini dandini danalı bebek, benim de kızım kınalı bebek, faydasız...

Çayırda buldum seni, kendime aldım seni, ellere vermem seni diye avazım çıktığı kadar bağırarak söylüyorum; duymuyor.

Birde de gel, ikide de gel, üçte de gel; dörtte de bineriz faytona, beşte de gideriz attaya... Yok yok susmuyor, susturamazsın beni, diye direniyor!

Çıt çıt çıt çıt çedene de, sar bedeni bedene; dünya dolu yar olsa da alacağın bi dene, bi dene, bir taneeee...

Sustu... Ses gelmiyor artık...

Ben uyandım. Evimdeyim, kendi yatağımdayım. Yağmur Bebek İstanbul'da dünyalar tatlısı anne-babasının kollarında mışıl mışıl uyuyordur umarım.

Peki yastığım neden ıslak?

4 Şubat 2009 Çarşamba

MEDİKAL PARK HASTANE Mİ?


Ara ara ağrıyan dişim 29 Ocak 2009 Perşembe günü dayanılmaz bir hal alınca diş doktoruna gitmeye karar verdim. Saat 19.00-19.30 sıraları olduğu için internetten uygun hastane ararken Medical Park Hastanesine rastladım. Daha önce gelip geçerken de gözüme çarpıyordu kocaman yazısı. Baktık diş kliniği de varmış ve telofon ettiğimizde 24 saat hizmet verdiklerini öğrenince 'ohh nihayet kurtulacağım!' diye düşünüp sevinmiştim.

Sevinmiştim, ama sevincim kursağımda kaldı. Göztepe'deki hastanenin diş bölümüne gittik damadımla. Hemen girişteki bölümde suratsız mı suratsız gençten bir adam oturuyordu. Yaklaştık, biraz bekledik. Adamın tındığı yok! Diş için gelmiştik, diyince yüzümüze bakmadan :

"Muayene ücreti 25; film çekilirse 50 daha alıyoruz(!) dedi sert sert.

" Emekli sandığıyla anlaşmanız var mı ?" dedim.

Kısa ve net :

"Yok!" dedi, aynı sertlikle...

Bu arada ben her şeye razıyım, yeter ki dayanılmaz bu ağrıdan kurtulayım.
"Getir ben çekeyim." dese olur diyeceğim bu sevimsiz adama... Anlayın halimi!

"İçeri geçin!" diye buyurunca gösterdiği odaya girdik. Genç bir bayan doktor(ya da öğrenci ,hemşire de olabilir) geldi, dişçi koltuğuna oturmamı söyledi. Ardından da "Neyiniz var?" sorusunu yöneltti. Ağrıyı tanımlamamı istedi. Ben de çok şiddetli olduğunu, sağ üst köşedeki dişimin ağrıdığını, başıma ve kulağıma da ağrının vurduğunu anlattım acınası halimle. Doktor ne dese beğenirsiniz?

"Hiç böyle ağrı duymamıştım. Sizi filme göndereceğim!"

"Gönder gönder, yeter ki ağrım biraz dinsin!" modundayım ben. Zaten girişte bunun kaçınılmaz olduğunu sinirli, garip görevli bize hissettirmişti. Hazırdık yani.

Bir üst kata çıktık. Beni bir odaya aldı oradaki görevli. Üstüme kurşun geçirmez olduğunu söylediği bir gömlek giydirdi. Çenemi aletin uygun yerine yerleştirdi ve odadan çıktı. Alet etrafımda dönerek dişlerimin filmini çekti. İyi oldu bu, diye düşünürken görevli içeri girdi. Filmi alarak aşağı indik. Aynı bayanın yanına gittik:

"Sizi uzmana yönlendireceğim!" dedi.
"Peki." dedim.
"Ama bu saatte uzman olmaz!" dedi.
"Ne zaman olur?" dedim.
"Cumartesi 16.00'da dedi.

Ve başka hiçbir şey yapılmadan döndük eve geldik. Ağrı, aynı ağrı. Gitmeden aralıklı iki parol içmiştim, bu kez, evde iyi ki varmış, apranaks içtim de biraz rahatladım...

Cumartesi günü saat 16.00'da tekrar gittik hastaneye.

"Uzman sizi bekliyor!" dediler. Uzmanın odasına gidince, biraz hayal kırıklığı olmadı değil, ama içimden: "Akıl yaşta değil, baştadır" atasözünün geçmesine ses çıkarmadım da devamına izin vermedim (Aklı başa yaş getirir!)...

Neyse çok genç uzmana da ağrıyı anlattım istek üzerine. Sağ üst çenede 17. diş olabilir dedi. Kanal tedavisi 500, diş eti tedavisi 800 lira, uzun bir tedavi dedikten sonra uzun uzun; kalpten, böbreklerden, ciğerlerden ve sigaradan bahsetti de dişten bir daha sözetmedi.

"Öğrencim olsaydı, konu dışına çıktığı için, benden zayıf not alırdı kompozisyondan. Ama öğrencim değildi ve diş hariç her konuda benim kadar bilgisi vardı. Hastaneden dişimle ilgili film çekmek dışında hiçbir şey yapılmadan çıktık. Eve gelince bir apranaks daha içtim. Parası olan herkes her hastaneye gidebilir, tezimi güçlendirmiş oldum. Parası olmayanlar için yapacak pek bir şey yoktu zaten. Parası olanlar da müşteriydi ticarethane, pardon hastahane için...

Bense bu konuda nereye başvurabilirim arayışı içindeyim hala. Önerilere sonuna kadar açık, bekliyorum. Sizin hiç dişiniz ağrımadı mı?

2 Şubat 2009 Pazartesi

BİR GÜN ÖDER HESABI (Yediden Yetmiş Yediye Yaz Dostum-MİMİ)


Sevgili arkadaşım beni mimlemiş, çok teşekkür ederim. Ancak hem onun yazısını hen de Günceran'ın yazısını okuyunca, bu konuda ne yazarsam yazayım, onlarınki kadar güzel olamaz, duygusuna kapıldım. O nedenle de kısa yazacağım...

Barış Manço'yu ilk kez bir kartpostalda görmüştüm. Upuzun saçları ve elindeki gitarI dikkatimi çekmişti. Ve caddenin ortasında oturuyordu. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres yazıyordu yanılmıyorsam kartın üstünde... Ben ilk gençlik yıllarımı yaşıyordum o sıralar... Ve " Dağlar Dağlar" dilimize düşmüştü:



"Dağlar dağlar yol ver geçem; sevdiğimi son kez olsun yakından görem!"

Kimbilir o sıralar neler çağrıştırıyordu bu şarkı benim yaştakilere!

Sonra "Adam Olacak Çocuk" lu yıllar... Her pazar ailecek televizyonun karşısında oturmalarımız, küçük kızımın: " Ben de, ben de katılmak istiyorum!" tutturmaları ve yazdığımız başvuru mektuplarının yanıtsız kalışı. Her hafta, belki bu sefer, bekleyişlerinin hüsranla sunuçlanışı! Küçük kızımıza çaresizce bahaneler uyduruşumuz! Binlerce ailenin yaptığı gibi...

"Sen gülünce güller açar gülpembe..."
"Domates biber patlıcan..."
"Arkadaşım eşek..."
"Bugün bayram,erken kalkın çocuklar..."
"Kol düğmeleri..."

Ve diğerleri ... Hepsi o dönemde zevkle dinlediğimiz, çocuklarımızın sevdiği şarkıları...

Ancak bugün düşündüğümde benim için en önemli şarkısı:

"Sarı çizmeli Memed Ağa bir gün öder hesabı. Yaz dostum..."

Ne dersiniz? Sarı çizmeli, ya da çizmesiz tüm ağalar bir gün öder mi hesabı?

Barış Manço'ya saygılarımla. Unutmadık, unutamadık, unutmayacağız... Eserleriyle yaşayacak tüm gerçek sanatçılar gibi...

Şimdi kimleri mimlesem acaba?

En iyisi "Yediden yetmiş yediye " herkesi mimlemek istiyorum.

Barış Manço sizin için ne ifade ediyor ?
Lütfen yaz dostum...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...