2 Nisan 2009 Perşembe

SOKAKTA ALENEN ÖPÜŞTÜLER (Devamın devamı)


KOMİSER

(Sonuç -Çözüm Bölümü)
(Serim-Düğüm önceki iki kayıtta)


İyi okumalar...


..............


Komiser, delikanlıya:

- Sen bu kızı öptükten sonra bağrına basıp yüzünü yüzüne sürerek "- Sen benim karım değil canımsın !" dedin mi?

- Demedim.

- Demeli idin. Değil mi memur efendi?

- Bilmem efendim.

- Bilmelisin. Allah verdiği gün değerini bilmezsin, değerini bildiğin gün de Allah vermez! Gün gelir ki yalvarsan bu seni öpmez. Öpecek olsa yalvarırsın ki öpmesin! Bucak bucak kaçarsın! Hele haram tadı tatmışsan!.. Ne yapmalı erenler, bunu yazan da böyle yazmış. Değil mi memur efendi?

- Evet efendim.

- Güzel ama memur efendi, sen konuşurken niçin gözlerini kapıyor, iki yanına da sallanıyorsun? Söyleyeceğin sözleri ezberden mi okuyorsun?

Polis sustu. Komiser:

- Farkında değil misin?
dedi.

- Değilim efendim.

Komiser biraz düşündükten sonra:

- E, memur efendi, ne yapacağız şimdi bunları?
diye sordu.

Hafız Cemal, komiserin bu sorgusunu bekliyormuş. Sevindi. Gene gözlerini kapayıp iki yanına sallanarak:

- Efendim, mevcuden sevk eder, ikametgaha raptederiz.

- E, sonra?

- Sonra gider adliyeye...

- Kelepçe de vurur musunuz?

Polis sustu. Komiser gene sordu.

- İkisini de mi?
dedi.

- İkisini de.

- E, bu delikanlının ne suçu var? Issız bir yerde sarkıntılığa uğramış.

- Efendim o da öptü.

- Eee ne yapsın, o kadar da öcünü almasın mı?

Polis:

- Bilmem efendim.
dedi.


- Bilmezsin ama öğrenirsin. Bu adamlar kanlı mı, katil mi, hırsız mı? Bunlar kendi işlerinde güçlerinde aile adamları. Bunlar memleketin temeli. Biz gece gündüz bu sokakları bekliyoruz ki kimse bunları rahatsız etmesin! Ama karısı kocasını öpmüş. Yahut karısı değil de komşu kızı. Başını yarıp kolunu kırmamış ya! Sen iştihanı saklar, eğer bunları, günün birinde evlerine kavga ederek gider görürsen, çevir kerataları, tıkayım deliğe, arkalarından bir de zabıt: "Huzur-i umumiyi ihlal ettiler." Görsünler günlerini!.. Okuyanlar da "Aferin!" desinler.

Yoksa böyle genç karı koca, İstanbul'un ıssız bir bucağında, geceyarısında değil de Köprübaşı'nda, halkın da içinde öpüştüler diye mahkemeye yollanır mı? Ne bilirsin, başları darda kalmıştır.

Polisin gözü her yere bakar ama, istediğini görür. Polis dediğin ağır olur, vekarlı olur! Ya !.. Bunlar namuslu ana baba çocukları. Biz bunlardan özür dilemeliyiz. Sonra da bunları kapıdan bırakır, arkalarından da bakmazsın. Anladın mı?

Komiser bunları söyledi, ayağa kalktı, delikanlıya:

- Haydi oğlum, dedi, bak memur efendi sizi kapıdan bırakacak, arkanızdan da bakmayacak! Anladın mı? Rahatınıza bakın. Geceler hayırlı olsun !



( " Ulus " gazetesi, 23 Ocak 1949 )

Memduh Şevket Esendal



Öykü bitti sonunda. Umarım beğenmişsinizdir. Ben "Komiser" adlı bu öykünün yazılış tarihine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bu öykü, 1949 yılında yazılmış. Şimdi kaç yılındayız? 2009...

Kaç yıl geçmiş aradan ve biz nereden nereye gelmişiz?

Düşünmeye değmez mi?

14 yorum:

Parpali dedi ki...

Geçen sene, belediyeye ait bir kafede, elini eşinin omzuna atan bir beyi uyarmışlar; "Burada böyle oturamazsınız" diye. Özellikle öykünün tarihine baktım ben. Hâlâ aynı yerdeyiz ne yazık.

uykusuz dedi ki...

:) çok güzeldi.
Sene 2006 şimdi eşim olan yabancı arkadaşımla beyoğlunda konsolosluğa gidiyoruz evlilik kağıdı için. Hanım sarışın mavi gözler, magandalar durur mu. Gözlerin içine bakıyor hanımın. Bakmasın da utansın diye dik dik yüzüne bakıyorum, sanki bir meydan okuma algılıyor kıro, ters ters bakarak , omuzlarını gererek sürtünerek geçiyor. Meydana varıyoruz taksi çeviricez.
Ben insanları anında tahlil ederim. Karşıdan bir taksi geliyor, el kaldırmadım, adamın gözü benim hanımda.
İnadına durduruyorum ve başlıyorum söze ( gözlerine baka baka)
Yahu diyorum nekadar öküz doldu bu memleket, hanımla gezemiyoruz, içine düşecekler kızın.
Bekliyorum ki bişi söylesin zaten dolmuşum.
Taksici " abi kusura bakma ben de baktım ama o kadar güzel bir çiftsiniz ki "
ne demişler tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.
Yıl 2000, Seinne nehri üstünde tekneyle geziye çıkıyorum, yavaş yavaş ilerlerken 100 mt uzakta kıyıda bir ağacın gölgesinde 40-45 yaşlarında bir çift tatlı tatlı öpüşüyor.
Öküzüm ya gözlerimi bakmışım huşu içerisinde izliyorum. Benimki art niyetten değil, romantizme şapka çıkarıyorum.
Çift beni farkediyor ve ikisi birden el sallıyorlar, kültür işte budur.

DemotikE dedi ki...

İster inanın, ister inanmayın.
Bizler İstanbul'da bu kültürü 40 yıl önce yaşadık.
Kimse kimsenin namusuna yan gözle bakmaz, saçma sapan uygulamalar da olmazdı.
Çocuklarım bile inanamıyor ama plakasız bisikletlere ceza kesilir ve ceza uygulanırdı.
Otobüşler ve şehir hatları gemileri her sabah temizlikten geçer, oturulan ve tutulan yerler çamaşırsuyu ile paklanırdı.
Beyazıt'taki İstanbul Üniversitesi'nin bahçesi ve Beyazıt kulesi gezi, eğlence ve dinlenme alanlarımızdı. Üniversitelilerle birlikte piknik yapar. Yakında olanlar (örneğin biz) sabah çayını burada içerdik.
Gece çok geç saatlerde yada sabaha karşı dışarıda olanlar (kadın ve kızlarda dahil) asla rahatsızlık duymadan yaşardık.
İlk gecekondu Zeyinburnu'na konduğunda (Şabanağa ve Kazlıçeşme bostan bölgeleri) bu kültür yitirilmeye başlandı.
Dostça kalın.

Prima Rima dedi ki...

Teşekkürler uzun olması sıkıcı olmaz öğretmenim, öyküyü zevkle okuduk bizimle paylaşmanız ne hoş üşenmeden yazmanız ne hoş.Memduh Şevket güzel yazmış...düşünmeyedeğmez olurmu hiç?

zihni dedi ki...

Düşünmeye değmez mi?

"iman"ın yansımaları, "düşünme"nin sırtına saplmışsa hançerini, günümüzde bireyin özgürlüğü tabi ki kan kaybedecek gün geçtikçe.
nefret kapasitesi ve kavgacılık övünç kimliği olmuş! Öpüşmek ve sevmek böyle değil...
Çok çarpıcı bir konu seçilmiş ve yorumcular da bir o kadar dokundurmuş...:)

aysema dedi ki...

Sevgili Parpali,

Aynı yerde olsak yine de iyi. Durum İst.'da öyleyse, Anadolu'nun ücra köşelerini düşünmek bile istemiyorum. Anne-babasının yanında kendi çocuklarını sevemeyenler var.

Sevgiler...

aysema dedi ki...

Uykusuz, yaşadığınız olaylar durumu özetliyor.
Ne yazık ki başkalarının eşine, kızına bakanlar; kendininkilere bakılmasını namus cinayetlerine taşıyorlar. Zaten kadınları saklamak istemelerinin kökeninde herkesi kendileri gibi güvenilmez bulmaları yatıyor sanırım.

Yabancı kadın, konusunda önyargıları çok kötü olduğu için bakışlar daha da fütursuzlaşıyor sanırım.

Taksici uyanıkmış.

Teşekkürler...

aysema dedi ki...

Demotike, söylediklerinize tamamen katılıyorum.

Şimdilerde sürekli kurallar konuyor, yasaklar getiriliyor. Ehliyet şöyle alınacak, yok kurslar kalkacak, şu yasak, bu yasak! Kimse tepki göstermiyor en olmazına, çünkü uyulmayacağını ya da esnetileceğini biliyor. Kurallar kimilerine uygulanıyor, kimilerine uygulanmıyor.

Doğru, dürüst insanlar "kelaynak" diye nitelendiriliyor. Çoğunluk adi suçlardan ceza alanlarla gurur duyuyor. Düşünenler değersiz bulunuyor.

Bisiklet ehliyetini ben de anımsıyorum, çocuklarınız inansınlar.

Teşekkür ederim yorum için.

aysema dedi ki...

Prima Rima,
Beğenmene sevindim. Sevgiler...

aysema dedi ki...

Zihni,

Gençleri karakola getiren polisin geçmişi de çok güzel verilmiş bu öyküde:

"Polis: Susurluklu Hafız Cemal Efendi. Kırk yaşlarında kadar, orta boylu, irice kafalı, bir yanına biraz eğri duran bir adam. Hafız olduğu da yüzünden belli!(ezberci) Anası bunu pek genç yaşlarında evlendirip Kirmastı'dan bir müezzinin kızını almıştı.(anası almış,eşini bile kendisi seçememiş.)
Kız, ancak yirmi gün kadar Hafız ile kaldıktan sonra babasının evine kaçtı, sonra da başka birine vardı. Bu hafız da bir daha evlenmek istemedi. Şimdi karakolda yatıp kalkıyor, bir odası bile yok." (Kızgınlığının gerçek nedeni buradan kaynaklanmış olmasın...)

Günümüzdeki örneklerde de bu takıntılar var galiba.

Örneğin H. Üzmez de televizyonlarda kendisini din ve ahlak abidesi gibi sunuyordu. Sonraki zavallılığını gördük değil mi?

İnsan sürekli aynı şeyleri söylüyorsa, orada bir sorunu var diye bakmak gerekiyor.

Teşekkürler...

laleninbahcesi.blogspot.com dedi ki...

Aysemacım benim genç kızlık dönemim çok daha rahattı kızlarımınkinden. Hem de Mini eteklerin en moda olduğu dönemlerdi, gece yarıları gelirdik eve. Oooo çok uzak o günler şimdi ve gittikçe de uzaklaşıyor.

aysema dedi ki...

Sevgili Lale,

Çok haklısın, benim giydiğim mini etekleri kızlarımın giymesi çok güç bu ortamda. Hatta annemin resimlerine bakıyorum, annemin üvey annesininkilere de... Çok daha farklıydı bugünden.Resimleri bulup yayınlarım bir ara...
Sevgiler...

DemotikE dedi ki...

Sayın Aysema;
"Zaten kadınları saklamak istemelerinin kökeninde herkesi kendileri gibi güvenilmez bulmaları yatıyor sanırım."
demişsiniz.
Tamamen katılıyor ve ekliyorum..
Güvenilmezliktende öte müslüman geçiniyorlar ama tüm dinen yasaklanmış olan pek çok şeyi yapabiliyorlar. Gerçekte ahlak değerlerine sahip olmadıkları halde bu görüntüyü vermeye çalışıyorlar. Evet...
Kendileri ahlaksız oldukları ve bilhassa milletin ırz ve namusuna el ve dil uzatabildikleri için, kadın ve kızlarını saklamaya çalışıyorlar. Ayrıca; bunu diğer bir nedeni "baskı atında tutup sömürebilmek"...
......
Etek konusuna gelince;
Şahsen üzülüyorum. Kadını ve genç kızı gerçek kimliği ile tanımlayan ve tamamlayan (aksesuar değildir) giysi, şimdilerde yok edildi.
Duygularınızı bilemem ama sokakta pantolon giyen (yaşı ne olursa olsun) bayanları gördüğümde içim sızlıyor.
Pantolon bayanlarca ilk kullanılmaya başlandığında (köylerdeki pijama ve şalvarlar istisna) sadece güncel bir fantezi idi.
Avrupa'da bu halen de böyledir.
Avrupalı kadın pantolonu fantezi ve kıyafette arada bir değişiklik olsun diye kullanmaktadır.
Ciddi ülkelerde, subay kadınların bile resepsiyon ve özel tören kıyafetleri etek şeklinde düzenlenmektedir.
Dostça kalın.

aysema dedi ki...

Sevgili Demotike,

Aslında sorunun kökeni "insan" olabilmekte gizli. Din konusu iki de bir ortaya atılacak, bir konu değil. Herkesin inancı kendini ilgilendirir, başkasını değil. Her konuyu dine bağlamak da yeni moda oldu.

Pantolon giymek oldukça rahat ve kullanışlı.

Dostlukla...